pinokyo'yu evlatlık aldığını hayal eden bir kadının
içsel yakarışları.
.....
soğuk, sarımsı bir
anfide oturmuş, o'nu seyre dalmıştım;
ne güzel gözleri vardı..
"
rüyada daha
buğuludurlar, ondandır herhalde." dedi, camiye hiç girmeyen
şeytan..
"yok yok.." diyebildim..
"o gerçek.. en az
cennetkadar gerçek gözleri.. hem sana ne bunlardan? sen bir şeytansın!.. " dedim;
gitti..
gidişine sevinip şeytanın, güldüm.. o da güldü!..
"gülünce daha güzel gözleri.." dedim, içimden..
"tabii" dedi,
nizamiye kapısında nöbet bekleyen
onbaşı.. "sevdin mi bir kere, gülün
dikenleri batmaz! "
"yok valla billa, gülüşü kan çiçeği gibi. hem ben hiç yalan söylemem ki" dedim,
derin bir
sessizlik oldu..
sanki
kötü şeyler olmuş veya olmalıydı...
birden...
bir dağ sessizliği içinde, tahta kokuları arasından bir
çocuk çıktı !..
ne kemik bir çocuktu!.. burnu kendi boyundan daha uzundu.. dönüp bana baktı, altında kalmayıp; ben de o'na baktım..
buğusuzdu bakışları, güzel değildi.
ama
garip bir sıcaklığı vardı
gölgesinin.
onunla
ortak bir yanımız olmalıydı..
zaten onun için sordum "
adın ne?" diye.
"tin-tin" miş adı. adını söyleyince burnu bir kat daha uzadı.
güldüm bu çocuğun
kemikliğine, sonra utandım çocukça
dalgacılığımdan...
titriyordu...
gücünün
ölümcül noktasındaydı, belliydi... ilkinden daha güzel bir
bakışla:
"
anne.."
diyebildi sadece. sormak isterdim görseydim bir daha:
"
baba" sını..