sabaha karşı mitokondride 38 atp üreten zincir yada 10 basamaklı fotosentez tepkimesi yazabilecek durumdayken 70'lerden kalma bir şarkının tahrip derecelerini incelerken kendisini bulduğum naif yazar.
bundan sonra sözlükte ve zirvelerde himayemde olduğunu ilan ettiğim yazardır. efendidir, "ama niye beni himaye ediyorsun ki?" bile dememiş, taşkınlığımı alkole vermiştir. bu ve benzeri sebeplerden ve fakat buna bağlı ancak bundan bağımsız olarak severim. himayemdedir demiş miydim?*
doktorolacak bu.
kendisi ağrıve ağırlıkkelimelerini ayırt edememekle birlikte anlayışı kıttır kanımca.
"sinüslerim kaşınıyor ve ağırlık var" diyoruz adama, adam bize "sinüslerde ağrı varsabik bik bik" diyor. nasıl güveneceğiz biz böyle doktorlara. bunun gibiler yüzünden yanlış teşhisler konuyor, sürünüyoruz, sonra da utanmadan bunları dile getiren mağdur vatandaşa "zor hasta" diyor.
yakında doktorluktan hücreler şeklindeki parçacıklara geçiş yapacak. nasıl mı? sayemde *
hasta fakat hapşuruğu benden utanan yazar.
selpak destek ünitesine bağlı olduğu ve sesi telefonun diğer ucundan geliyormuş gibi konuştuğu bugünlerde, bütün engin tıp bilgisini bir tarafa bırakıp elceğizlerimle hazırladığım bir fincan "karanfilli tarçınlı çay" ile tedavi sürecini tamamlayacağımdır.
dmitri sergeyiç lopuhov nasıl bir insandır peki?
çervişevski'ye göre kafasının içi ağzına kadar tıp kitaplarıyla dolu, genelde sessiz, kimi zaman oldukça soğuk tavırlara sahip bir gençtir. çervişevski eğer dmitri sergeyiç ile daha fazla zaman geçirebilseydi aslında onun kitaplara kafayı sandığı kadar çok takmadığını, suskunluğunun fırtına öncesi sessizlik olduğunu ve keyfi yerindeyken saatlerce sohbet edebildiğini, soğuk değil ancak çekingen hatta biraz utangaç olduğunu anlayacaktı. kuşkusuz bu yönleriyle yarattığı kahramanın selenosistein'e bu derece benziyor oluşuna da şaşıracaktı.
çervişevski'nin bu detayları kaçırmış olması olağan karşılanabilir zira çernişevski ne dmitri sergeyiç'e vera pavlovna kadar, ne de selenosistein'e splendid kadar yakın olmamıştır.
yine de ferasetli okurları olarak çernişevski'yi saygıyla anıyoruz.
not: bu tespitler nasıl yapmalı'nın sadece birinci cildindeki olay örgüsü dikkate alınarak yapılmıştır.
uğşalamak istediğim yöresel yazar. uğşalamak kelimesini cümle içinde kullanmaktan ötürü tarifsiz bir bahtiyarlık yaşıyorum.
montunun cepleri yerine içinde dünyayı taşıdığı iki büyük kara delik vardır. her boy kitaptan tornavida takımına* kadar geniş bir malzeme birikimine sahiptir. bugün freud çıktı cebinden, o derece. az daha küçülsem cebine gireceğime inanıyorum.
periyodik aralıklara gördüğüm bir kabus sebebiyle çığlık atarak uyandığımda kendisini karşımda benden daha yüksek bir desibel ile çığlık atarken bulduğum yazar.
daha beter korktum. şaşırdım. biran aynı kabusu gördük sanıp ziyadesiyle tırstım. "iyi saate olsunlar" dedim. rüyalarıma girmek isterken sonunda kabuslarıma ortak olmuştur böyle. kızılmaz ama bugün ona. yüzü gülsün, hakkıdır. çok tasalı zamanlara keyif, siyah saçlara beyaz teller, porsiyonlara artık yemekler katarak su gibi geçmiştir zaman yanında. ritüeller güzelleşmiştir. doğum günü de bir ritüel. o yüzden onu kutlamak da güzelleşti kendiliğinden.
saat 00:00 itibariyle başlayan ömrünün en güzel doğumgününü kutlamış yazardır. ben onun yalancısıyım. küçük bir şair "bazı doğum günleri kötü geçer.." demişti. demek ki herşey şairin rüyasıymıştı!
sohbetini ve varlığını özlediğim yazar. biliyorum kendine bile ayırabileceği vakti yokken sevdiklerine vakit ayırabilmesi zordur insanların ama yine de insan kendini bu kadar özlettirmez ki canım. bir de üstelik doğum gününde bile yanında olamadığım için "benim gibi arkadaş da olmaz olsun" dedirtmiştir bana. zor geçen günlerin ardından bir yaşına daha girdi, umarım bu yaşı ona sağlık ve huzur, biraz da boş vakit getirir. aşk mı? dilememe gerek yok, yeni yaşına sırılsıklam aşık girdi zaten. nice mutlu yıllara.