yazıları vatan gazetesi'nin orta sayfasında yayınlanan memleketin en iyi yazarı. kendi ile dalga geçmesi, bildiklerini bakan ben bunları biliyorum diye insanın gözüne sokmaması aksine hiç birşey bilmiyormuş gibi davranması(bkz. sokrates), delikanlığılın ayakta kalan son kalesi olması ile gönlümüze taht kurmuştur. 160 üstü iq ya sahip oduğunu düşündüğüm yazarın entellektüel geçinenlere*** değdirmesien sevdiğim özelliğidir.
şehmus okur'dan eski yazı dersşeri, almış muhterem entellektüel. son zamanlarda hazırladığı yazı dizileriyle tarihçi kişiliğiyle ortaya çıkmıştır. sonsuz saygılarımla...
kendisi bir ayar üstadıdır. verdiği ayarlar ile toplumu kalibre etme yolunda yiğit bir cengaver gibi mağrur adımlarla yürümektedir.
yazıları yapı olarak birbirine genelde çok benzer. başlık genelde iki dizelik bir manidir. bu konudaki yaratıcılığı takdire şayandır.yazının girişi "ya aklıma böyle bişey geldi" ya da "böyle böyle bi olay varmış" şeklindedir. ilgi çekici bir girizgah olup aslında konuyla doğrudan da alakalı değildir.
ikinci bölüm ki yazının 1/5inden 3/4'üne kadar olan bölümdür çoklukla geyik muhabbet kısmıdır. çok eğlencelidir. burada az miktarda da olsa ayar bulunmakta ama genelde ana mesele ile alakalı değil dğer kişi ya da kurumlara verilen küçük önemsiz ayarlardır. yazının bu bölümünde okuyucuyu iyice gülümsetip eğlendiren yazar aslında bu bölümde okuyucunun ayar giriş yollarındaki olası tıkanıklığı açmaktadır.
üçüncü ve son bölüme gelindiğinde (son çeyrek) yazar ayarı basar. ama öyle direk ve kaba bir ayar değildir bu. gayet ince bir ayar verir ve anlayan okuyucunun dumurla karışık saygı duruşu esnasında noktasını koyar. toplumun adeta kaba ayar düğmesinden ince ayarını yapmaktadır.
misal 8 mayıs 2005 tarihli vatan gazetesindeki yazısında türk erkeğinin cinsellik ile ilgili tatmin ve bilgi edinme yollarına değindiği yazısında son çeyrekte rtük'e ayarı verirken son iki satırda ayrıca iş bankası'na da ince bir ayar vererek ikili kombo yapmıştır ve beni vapurda şekilden şekile sokmuştur...
abimize sonsuz hürmetlerimi bir kez daha sunarım buradan.
sevimli kişilik, eski sabah yazarı (şimdinin vatan yazarı), ve na'ber selattin duman repliğiyle kafamıza kazınmış insan.
bir reklam vardı(galiba demirdöküm), selattin duman vapurda gazete okur* kahramanımız da gelir ve na'ber selattin duman derdi. her güzel reklamda olduğu gibi herkesin ağzına takılmıştı o zamanlarda. ne günlerdi...
yazılarını okumayı bırakıp incelemeye başladığım uslubunu, kalıplarını özümsemeye çabaladığım, özendiğim kişi. ha bu sözlükte onun gibi yazmıyorsam çabalarımın başarısızlığından değil sözlüğün oylama fasilitesini bozmamak içndir.
sayesinde trabzonda hala sabah gazetesi satılmayan yazar(3 5 satılıyo olabilir şu sıralar). yazarımız taşşakcı üslübuyla trabzonda bir köyün nasıl aids olduğundan bahsederken, nataşadan virus kapan vatandaşımızın köyün diğer hatunlarıyla yatarak koca köyü hasta ettiğini hikaye etmeye çalışmış, baltayı taşın göbek yerine vurmuştur. ama serinkanlı yazar, "mütevazi bir saray, öncephe duvarı 5km" tarzı cümlelerle olayı bitirir
yazılarına,üslubuna hayran olduğum,sanki çok yakından tanıdığım bir insanmış gibi hissettiğim,yazıları artık tam sayfa olsun yetmesin hergün beni telefonla arasın muhabbet edelim o da yetmesin gelsin buraya taşınsın benim manevi babam olsun dediğim vatan gazetesi yazarı.
vatan gazetesi'nin usta kalemi. son iki gündür yazdığı yazılara yer yer güldüren, ustalağını bir kez daha takdir ettiren yazar. uzun zamandır bu kadar keyif alarak köşe yazısı okumamıştım. buyrun siz de okuyun...
hani insan bir şey söyler... küfretmez ama o kadar ağır oturur laflar yerine. işte duman, aynen öyle yazmakta eğlenceli üslubu ile de kendine bağlamaktadır. takip edilesidir.
bülent ersoy hakkında askerliğini yapmış ,sünnet olmuş, yegane assolistimiz tanımını yapmış güzide yazar, okul arkadaşım ,zeki insan (bkz: afyon lisesi)
sabah'ta yazdığı dönemden beri takip ettiğim, vatan gazetesi'ni başlıca okuma sebebim olan yazar. müthiş bir mizah yeteneğinin yanında derin bir tarih bilgisi ve genel kültüre sahiptir. yazılarında kendine has esprileri ve hikayeleriyle gülmekten yerlere yatırabildiği gibi kafasını kızdırırlarsa hedefini hem kabalaşmayan hem de tüm tepkisini sonuna kadar yansıtan bir üslupla itin götüne sokup çıkarabilir. mesleği gereği gayet lüks ortamlara girip çıkmasına, sık sık yurt içi ve yurt dışında en kalburüstü ortamlarda bulunmasına rağmen oralarda yaşadıkları ve gördüklerini "sokaktaki adam"ın açısından yorumlayıp köşesinde anlatması yazılarının bir başka eğlenceli yönüdür. gittiği bir davette verilen yemeği "bilmemne sosunda marine edilmiş somon balığı yazısına aldanıp heveslendik. sonra tepsi ayarında bir tabakta gelen içi lokmalık balık eti ve yanına iliştirilmiş bir tutam maydanozu görünce özümün yaşadığı hayal kırıklığını anlatamam. balığı iki hamlede bitirdikten sonra açlığımı bastırmak için maydanozu da yesem sosyeteye rezil olur muyum diye çok düşündüm" benzeri ifadelerle anlatıp o lüks hayatla inceden dalgasını geçmişliği vardır.
bir keresinde istiklal caddesi'nde karşılaşıp gayri ihtiyari "aaa selahattin duman! naber abi?" demişliğim vardır. benim bu ayarsız çıkışıma karşın hiç bozmadan kibarca gülümseyip teşekkür ederek tahminimce çiçek pasajı'nda sofrasını kurmak üzere caddeden aşağı devam etmiştir. kral adamdır. severek takip ediyoruz.
yazılarıyla bugün tanıştığım amacının ne olduğunu tam çıkamadığım yazar. ama sanırım evde kalmış kızlarla sorunu var ! değişik bir misyon üstlenmiş, üstüne ilginç uslubunü eklemiş, kendini okutturmayı hatta üstüne bişeyler yazdırtmayı beceren değişik bir köşe yazarı
nebil özgentürk'ün hazırladığı zülfü livaneli belgeselinde, livaneli ile yaşadıkları bir kumkapı hatırasını anlatmaktadır;
"bir şey kutluyorduk o gün. ya gazeteye mavi boncuk taktık onu kutluyorduk. ya milyon tiraj vardı onu kutluyorduk. gittik kumkapı'ya. yazar-çizer takımı, yönetici takımı, hep beraber yiyor içiyoruz. bilirsin, müzisyenler dolaşır masaların arasında orada. müzisyenler zülfü'yü tanıdılar. geldiler başına, leylim ley'i çaldılar. kemanla, darbukayla icra ettiler falan. sonra, müzisyenlerden bir tanesi geldi; "hadi zülfü abi sende bir şeyler söyle." diye ısrar etti. bizlerde "hadi zülfü, hadi zülfü." falan dedik. zülfü "bir dakika o zaman." dedi. sonra, kemancı romana döndü; "la minörden girelim." dedi. zülfü la minörden girelim deyince, oğlan bi kapıya baktı. döndü bi tuvalet kapısına baktı. ordan mı girsin, burdan mı girsin, karar veremedi. zülfü "la minör, la minör" diyerek ayağa kalktı. sanki, böyle senfoni orkestrası yönetir gibi. ben o zaman anladım ki, zülfü bu müzik işinde çok ciddi bir adamdır. "
son kadıköy faciasından sonra işimi gücümü bırakıp bu mektubu yazmak zorunda kaldım.. yakın çevrem mağdur, boynu bükük galatasaraylı arkadaşlarımla dolu olduğundan başka çarem yoktu.. ayrıca ahalinin huzuru açısından bu işi yapmaya mecburdum.. lütfen gereğini yapın..
sayın başkan, muhterem yönetim kurulu üyeleri.. galatasaray ile fenerbahçe arasındaki maçlar, futbol rekabeti olmaktan çıktı, önceden plânlanan ağır bir eziyete dönüştü.. manen işlenmiş “taammüden cinayetten” farksız bir eylem oldu.. fenerbahçe maçları yaklaştığı zaman benim sevgili arkadaşlarımın havası değişiyor.. önce umutlanıyorlar.. “bu kez kadıköy’de boynumuz bükülmeyecek..” diye konuşuyorlar ama bunlara kendileri de inanmıyor.. maç günü yaklaştıkça psikolojileri bozuluyor.. infazına birkaç saat kalmış idam mahkûmunun psikozunu her biri ayrı ayrı yaşıyor.. kendi aralarında cepten mesajlarla birbirlerine moral vermeye çalışıyorlar ama kulak asmayın.. sonucu herkesten iyi bildikleri için söylediklerine kendileri de inanmıyor..
örneğin gazeteci yazar hasan cemal, maça daha bir ay varken bana “kadıköy’de ne olur?” diye sordu.. ben de ne olacağını açık açık söyleyip moralini bozmak istemediğimden “ebe’ne sor, sana daha detaylı anlatır..” deyip konuyu kaynatmaya çalıştım.. garsona döndüğüm sırada omuzuma arkadan yumruk attı.. hâlâ adale ağrısı çekiyorum..
aynı şeyi mehmet ali birand da uğur dündar’a sormuş.. tabii uğur bey müeddep biri olduğundan ters konuşmamış.. sadece “maça gitmeseniz sizin için daha iyi olur..” demiş.. o günden beri mehmet ali birand bizim uğur dündar’ı gördüğü yerde el kol hareketi çekiyor, uygunsuz benzetmeler yapıyor.. huzur kalmadı mehmet ali birand reyting savaşlarında “kadıköy mağduru cimbom’dan” farksız olduğu için dışardan bakanlar onun bu sebepten agresifleştiğini zannediyorlar.. ama işin aslı bozulan psikolojilerde.. ben örneği yakın çevremden verdim ama gerçek memleketin umumi manzarasına uygun..
evinin erkeği galatasaraylı olup da “huzuru bozulmayan” bir tek aile yok memlekette.. siz galatasaray’ı sürekli yenerek memleketimizde aile içi şiddeti körüklüyorsunuz.. yüz binlerce ilkokul çağındaki sabi, bu sebepten dayak yiyor.. boşanmaları inceleyin.. fener-galatasaray derbisinden sonra patlama yaptığını hayretle göreceksiniz.. ayıptır, yazıktır, günahtır.. bu mektubu bu yüzden yazıyorum.. artık bu işe bir son verin.. haklı olarak “gelsinler, yensinler.. elerini kollarını mı bağlıyoruz?” diyeceksiniz ama elinizi vicdanınıza koyun.. bu arkadaşların gelip de fener’i orada yenecek dermanları yok.. psikolojileri darmadağın.. eziklikleri anlatılacak gibi değil.. üstelik galatasaraylı futbolcuların her birini tanıyorum.. gururlu çocuklardır.. ölürler de maçtan önce sizinkilere “biraz gevşek oynayın.. bari maç berabere bitsin..” demezler.. bir deseler kendileri de rahatlayacak ama yapmazlar.. sahada kırmızı kart görene kadar debelenmeleri bu yüzden.. bu çocuklar meraklısı olduğundan kırmızı kart görmüyor.. hakemi bilerek kışkırtıyorlar ki kartı görüp. sahadan kaçsınlar..
futbolculardan servet kardeşimizin kendini türküye, uzun havaya vurması bu yüzdendir.. fener maçları yüzünden adı “türkü baba”ya çıktı.. tesadüf değil bu.. dün bir arkadaşım florya’dan telefonla aradı.. servet mağlubiyetin ağır etkisiyle öyle yanık uzun havalar söylüyormuş ki telefonla arayan arkadaşım “dinleyenin yüreği dayanmaz.. bu nasıl bir acıdır hey allahım!” diye tarif ediyor..
sayın başkan.. bakın, bunlar için “gururlu çocuklardır..” demiştim, lütfen bana inanın.. sizinkilerin “saracoğlu’nda onları ille de güzelleştireceğiz..” merakınız yüzünden bunların biri ikisi kendine kıyarsa mesul olursunuz.. adını vermeyeceğim bir futbolcu arkadaş çevresindekilere durmadan “tarım ilacı nerede satılıyor? şişesi kaçaymış?” sorular soruyormuş.. durumun vahametini anlayın diye şey ettim.. size yakışmaz.. ayrıca galatasaray’ın genç kaptanı arda bey için “gelsin fenerli olsun, cebine para koyalım..” diye haber gönderiyorsunuz.. sonra da çocuğun ruh halini berbat ediyorsunuz.. bu arada sizin takımdan bilika bey ile kazım kazım bey’i de çok ayıpladım.. galatasaray kaptanının ense köküne herkesin gözü önünde şaplak vurmamalıydılar.. yarın arda bey ola ki sizin takıma geldiğinde taşıdığı “eziklik virüsünü” de beraberinde getirecek.. sizin futbolculara da bulaştıracak.. bulaştırmasa bile bu ezik haliyle onun etinden, gücünden, derisinden nasıl sebepleneceksiniz? hem çok mu önemli galatasaray’ı her sene yenmek? temsil konya’ya, antep’e, manisa’ya sahanızda yeniliyorsunuz, mesele çıkmıyor.. iş galatasaray’a gelince toros canavarı kesiliyorsunuz.. çok ayıplıyorum.. fener’e bu yakışmaz.. onlar da bir kere yensin sizi.. çok heves ediyorlar.. ne var yani yenilseniz? bir yeriniz mi şişecek?
gerçi çevremde ne kadar galatasaraylı varsa hepsine aynı şeyi söyledim.. “kadıköy’e gitmeyin.. gitmeyin ki sevinçleri kursaklarında kalsın..” dedim.. ne olur ki? en fazla hükmen mağlup olursunuz.. böylece gol göremedikleri için keyifleri kaçar.. laf da anlamıyorlar.. ille de top oynayacaklar.. o zaman futbol şart mı bari “yakan top” oynayın.. verdiğim akıllara kulak asan çıkmadı.. bir keresinde “güreş teklif edin..” bile dedim.. servet ile alex güreşsin mesela, galatasaray’ın da bir şansı olsun.. bu da kafalarına girmedi..
sayın başkan, sayın yöneticiler.. çevremdekilerin çoğu böyle düşünüyor ama dilendirmeye yüzleri tutmuyor.. araya girmem bu sebeptendir.. sizlerden ricam kadıköy’de yapılacak ilk maçta bir kereliğine bunlara yenilin.. onların da karıları, çocukları, yakınları sevinsin.. çok mu zor bunu yapmak? unutmayın.. bu dünyada yaptığınız iyilikler yarın öbür tarafa sizlerle birlikte gidecektir.. “ne verirsen elinle.. o da gelir seninle..”