1. 2007 yılında selçuk üniversitesi gökkuşağı eğlence merkezinde gerçekleştirilmiş yemin törenidir.hemen her sene yapılmaktadır.gelenekselleştirilmiştir yani.
    ilginç bir mizansen,çok ilginç.ilginç olduğu kadar komik te aslında.gözlerinin önünde olup bitenleri bir tiyatro izleyicisi rahatlığında seyretmenin verdiği hazzı hiç bir şeye değişmem.
    bir oyun gibi.bilet almak,sıraya girmek yok..oturmuş yemek yerken bir anda şekilleniveriyor.seyre dalıyor,yemeği unutuyorsun.
    çeket atmalar,tutmalar,dikkayt sesleri,kurtlar vadisi gibi evet..

    (bkz: http://www.youtube.com/...) - part 1
    (bkz: http://www.youtube.com/...) - part 2
    (bkz: http://www.youtube.com/...) - part 3

    edit:arkadaşlar çevreden gelen tepkilerden mi artık neden çekindilerse silmişler görüntüleri.başka yerde de bulamadık maalasef.boşa çıktı linkler.üstteki tarife istinaden hayal etmekten başka çare yok.
  2. selçuk üniversitesi'nden mezun biri olduğumdan olsa gerek, hiç garipsemediğim, enteresan bulmadığım törendir.

    bundan yıllar evvel; üniversiteye ilk adımlarım. konya'ya geliyorum, ilk önce kalacağım yurda kayıt için gidiyorum. yurt müdürü yeni yeni uzatmaya başladığım saçlarıma bakıyor ve "bu saçlar gidecek, benim başımı belaya sokma" diyor. nedenini soruyorum, "seni bu halinle döverler, sen daha yenisin, asker çocuğu olduğunu bilmezler" diyor. anlamıyorum, gülüp geçiyorum.

    odama çıkıyorum, makine mühendisliği ikinci sınıfı okuyan bir arkadaş karşılıyor beni. elini sıkmak için elimi uzatıyorum, o saçlarıma bakarak "sen nereye geldiğinin farkında değilsin arkadaşım, bence bu saçlarını kestir, yazık olur sana" diyor sırıtarak.

    ertesi gün hazırlık atlama sınavı için kampüse gidiyorum. bilenler bilir, alaeddin keykubat kampüsü (bu görüntülerin de çekildiği ana kampüs) çok geniş bir alana kurulmuştur, yol yordam bilmiyorsanız anında kaybolursunuz; ben de gideceğim yeri bulamıyorum. etrafımdakilere "iletişim fakültesi nerede" diye soruyorum, kimse cevap vermiyor, bazılarının bana bakarak birşeyler mırıldandığını görüyorum. tesadüfen benimle aynı yerde sınava girecek birisine rastlıyorum, başımdan geçenleri anlatıyorum, birlikte yürürken "sen ne yaptın birader, bu halinle yol mu sordun, bırak cevap vermeyi dövmediklerine şükret" diyor.

    asker çocuğu olduğumdan ve askeri yurtta kaldığımdan kimse bana dokunamıyor; söylendiğine göre rektör benim statümdeki öğrencileri garantiye almış, kıllarına zarar gelmeyeceğine bizzat söz vermiş. ancak benim statümde olmayan diğer insanların hikayeleri kulağıma geldikçe kötü oluyorum, çünkü bu hikayelerde...

    - sazlarıyla konservatuarın önünde kürtçe türkü çaldığı için hasatanelik olan iki konservatuarlı,

    - ramazan ayında, sınava girmeden önce fakültesine doğru yürürken sigara içtiği için kolu kırılan mühendis adayı,

    - kız arkadaşıyla para çekmek için atm önünde sıra beklerken, kıza sarıldığı için dayak yiyen iletişimci adayı,

    - kendisine hakaret ettiği için şikayet ettiği araştırma görevlisinin ülkücü gençlikten biri olduğunu kafasına sandalyelerle vurulurken öğrenen işletmeci adayı,

    - öğrenci etkinliği adı altında düzenlenen "türkler ve türkçülük" konulu konferansa bilet almadığı için burnu kırılan hukukçu adayı,

    - uğur mumcu'nun sakıncalı piyade adlı kitabını okul içinde okuduğu için dayak yiyen hukukçu adayı,

    - fakülte dergisinde nazım hikmet şiiri yayımladığı için boş bir sınıfa sokularak dayak yiyen uluslarasarası ilişkiler öğrencisi dergi editörü

    ...insanlar olduğunu, bu insanların hepsinin hayatlarının birşeyleri korumaya ve yıkmaya and içmiş "vatanseverler" tarafından karartıldığını duyuyorum.

    bana birşey olmuyor, çünkü benim statüm var, ben asker çocuğuyum, asker çocuklarına dokunmuyorlar. olmaz olsun böyle iki yüzlülük, olmaz olsun böyle statü diye iç geçiriyorum.

    bir iki sene sonra rektörün değişmesiyle, birçok şey değişiyor. "vatanperver" arkadaşların "reis"leri okuldan atılıyor, elebaşları cezalandırılıyor, bunlara hizmet veren öğrenci komiteleri dağıtılıyor. ve okulun çehresi bir anda değişiyor.

    peki bu görüntüler neyin nesidir derseniz, bunlar ancak çırpınıştır derim. bunlar kaybolmak ve silinmek üzere olan bir grubun son çırpınışlarıdır. kampüste kimseler yokken, okul tatilken cesaret ederek yapabildikleri bir şovdur, öğrenci olmayanları bile okula sokarak yaptıkları bir "kendini tatmindir". hala ölmediklerini kanıtlamaya çalışarak kendisi içinde çelişen bir "biz hala buradayız, ölmedik" mesajıdır. komiktir, zavallıcadır, acınasıdır.

    bu görüntüleri izledikten sonra, hala bu "vatanperver" arkadaşların derdini anlayamamış olanlar varsa, bizzat görüşmek için kendilerine konya'nın bosna hersek mahallesi'deki adı "kötüye" çıkmış bazı evlerinde ya da sanayi sitesindeki üçüncü sınıf boktan meyhanelerde rastlayabilirsiniz. görüntülerde de görüldüğü üzere kendileri "alem"in kralıdırlar.

    not : bahsettiğim olayların bazıları "kulaktan dolma" olaylardır, bazıları ise bizzat yakın çevremin başına gelenlerdir.
  3. o değil de siyah gömleği giyen vatanı kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmedikce, okumayıp ülkücülüğün anlamını bilmeden yemin etmekten vazgeçmedikce, asıl olanın bilim olduğu gerçeğini görememe inatından vazgeçemedikce, atatürk'ün de bi haber olduğunun farkına varamadıkca çok daha böyle ya da zıttı düşünen gençler ya da büyükler herneyse birbirini yemekten kafalarını kullanmaya vakit bulamayacakları için ileride memleketin şimdiki durumunu aratacak olduklarını hatırlatan yemin töreni.
  4. tam bilmiyorum zamanını ama dersten çıkıp fen edebiyattan gökkuşağına doğru yürüdük .derken bu görüntülerin çekildiği mekanın- önünde eve dönmek için bilet ayarlamaya çalışıyoruz 3 kişi.çember oluşturmuş konuşurken bir de baktım ki ortamızda sakallı takım elbiseli polat alemdar tipli bir eleman.ilk önce garipsedim.etrafıma bir baktım ki onlarca aynı tip insan bizim bir falso vermemizi bekliyor ve dalacaklar.o eleman sanki aramızda yokmuş gibi konuşmaya devam ediyoruz.usulca kenara çekilip sıvışıyoruz.o gün orda o elemanı dövseydik belki şuan bu giriyi yazamıyor olacaktım.velhasıl kelam gazi üniversitesi dahil bir çok üniversitede bunlar var.yol verip uzaklaşmak en iyisidir.zira delikanlılıktan anladıkları şey 3 kişiye 30 kişi dalmaktır.bu yemin onun yeminidir.(bkz: shit)
  5. traji-komik bir olay. allah'a, kuran'a, bayrağa, vatana, silaha yemin olsun deyip, komünizme, kapitalizme, faşizme(!) ve her türlü emperyalizme karşı mücadelelerini söyleyen; bunu söylerken içerdeki çelişkiyi sorgulamayan insanların toplandığı tören.
    hayır insan düşünmez mi, "komünizm nedir?""kapitalizm nedir?""faşizm nedir?". adamların kendi aralarındaki neredeyse üsttekilere padişah, alttakilere köle davranışı, çevrede kendi inançlarını ve düşüncelerini yaşayan insanları dövmek, sağını solunu kırmak, ölümle tehdit etmek midir faşizme karşı olmak * ? kapitalist ekonomiye yani dünya ekonomisi olan liberal ekonomiye karşı çıkıp, bunun üzerine liberal ekonominin taban tabana zıttı sosyalist ekonomiye dayalı komünizme karşı çıkmak ne anlama gelmektedir. bu kadar salaklık arasında kendilerini atatürk kadar zeki olduklarını ve onun getirmiş olduğu " devletçilik" isimli ekonomik sistemi geri getireceklerine hiç inanamıyorum. ki onların da devletçiliği "önüne ne konulursa ye" düşüncesiyle özleştirdiklerini, ekonomik sistem olduğunu bilmediklerini tanıdıklarımdan biliyorum. ve ben belki de yaşımın getirdiği dezavantajla demokratik ya da özgür bir yönetim sisteminde başka bir ekonomik sistem bilmiyorum. ha özgür olmak istemiyosanız ve demokrasinin uzağında durmak istiyorsanız monarşi de vardır. ama bu da faşizme kaçar azıcık ucundan sanki...
    peki söylediklerinde bütün yolların bir diğerini tıkadığına göre ne istiyo bu insanlar? bu kadar genç beyinlere "üst'e itaat, alt'a emir" uygulaması onları birer ölüm makinası yapmaktan başka bir işe yaramaz mı?
    yaşanılan yeri bir satranç tahtası olarak düşünürsek eğer, bir kareyi eşit olarak başkasıyla paylaşıp beraber korumak varken, diğer bir kareye saldırılmasını öğretmek hem dinlere hem kitaplara karşı gelmek değil midir?
    barışa, kardeşliğe diye yemin etmek varken silaha yemin etmek öldürmeyi ya da öldürmeyi kutsal yapmıyor mudur?
    oysa ki bunların yerine yaşamak, dünyayı değiştirmek için atılacak ilk adım değil midir?
    atatürk'ün ilkesi olan milliyetçiliği ( ki tamamen barışçıl bir ilke olmak beraber, atatürk'ün kişiliği göz önüne alınıldığında " dünya milliyetçiliği" akla gelmektedir; ayrıca kan olarak milliyetçilik değildir, ülkeye giren yabancı sermayenin sınırlı tutulmasıdır.) savaşçı, saldırgan, yakan yıkan bir politikaya isim olarak koyanların utanması gerekir diye düşünmekteyim ben.