hayattan zevk almayı bilen, keyfine düşkün olan insanlar için kullanılan ve ağıza çok yakışan tamlama.
misal bu kişiler yemek yaparken daha lezzetli olsun diye 2 saat harcamaya veya küvet dolsun diye yarım saat beklemekten gocunmazlar. yatakları tam ortopedik ikiz yatak, telefonları "push to talk", keyifleri gıcırdır.
2 yaşında zirvesinin* olduğu gün önce gerekli şeyler'e gidip aylık çizgi romanımı alacak - reklam sıkıştırıyorum mütemadiyen, adamların haberi yok - oradan mekana geçecektim. beşiktaş vapuruyla karşıya vardım. hava kapalıydı ama sıkıntılı da değildi hani. yağmur boşanmıştı kısa bir süre önce. bu rahatlıkla tıngır mıngır otobüs duraklarına ilerledim. 30m hattının otobüsüne binecektim. gittim, girdim sıraya. zaman akıyor lakin ortada otobüs yok. kuyruk da uzadıkça uzuyor. üç vakit sonra 30a geldi. öyle korktum ki 30m geldi diye... 30a ile 30m yan yana aynı yerden kalkıyordu. öyleydi yani. bir baktım kuyruktaki herkes 30a'ya binmeye başladı. lanet olası 30a'nın kuyruğuymuş meğer. bozuntuya vermedim. biraz daha dolandım ortada. yok hacı. 30m'ye dair hiçbir şey yok. dayanamadım gittim bilet bayiine. berserk adam anlamadı dediğimi.
- arkanda işte
- yahu o 30a, ben 30m diorum
adam bu sefer de tribale döndü, eliyle işaret ederek:
- ileri git orda görürsün
hasbinallah çekerek yürüdüm. 30m'ye yeni durak yapmışlar. ama eski yerinde hala 30m yazıyor. öyle bi duruma denk gelmişim.
yağmur çiseliyor bir yandan. kapüşonum kafamda. bezmişim beklemekten.
bu 30m'nin yeni durağı tam denize bakıyor. önü de açık. karşısı şu üsküdar iskelesinin yanındaki açıklığa denk geliyor. orada işte denize doğru 30 derece açıyla bakan tarihi dökme toplar var (salla hocam dereceler, dökmeler kimse çakmıyor. bi de 30'a karşı obsesif gördüm kendimi ah ha ha. iğrençleşmeye başladım, parantezi kapatalım). öylesine şapşal şapşal bi sağa bi sola bakarken topların civarında bir herife gözüm takıldı. 25-30 yaşlarında (bak yine otuz ya cık cık). uzun, iri. hayvan gibi de göbekli. hani şu balkon göbek denenlerden. göbek değil ortakyaşar mübarek. bir değil beş alien fırlayabilecek hacimde. "serseri" sözcüğü tipine bakılarak tanımlanmış sanki. o derece berduş, o derece hırpani. kafada paçavradan farksız bere ve 3-4 haftalık sakal... ne kadar içtiğini kestiremiyorum ama o cüsseyi yalpalatıcak miktarda birayı göbeğine indirdiğini tahmin etmek güç değil. bilincini evde ya da sabahladığı köprü altında bırakmış. kaplumbağa mı desem, slow motion mı. ağırlaşmış iyice. bir adım atıyor. duruyor, soluklanıyor.
neyse herif geldi sendeleye sendeleye bu toplardan birinin karşısına geçti, dikildi. topun arkası durağa, önü denize bakıyor. adam da ön tarafında topun. güzel abim pantolonunu şöyle yavaaaşça bi sıyırdı önce. sonra aynı hantallıkla donunu indirdi. ama aynı filmlerde olduğu gibi tam çüküne denk gelen yer topun arkasında kaldı, namahrem yeri gözükmüyor. başladı topun ağzına işemeye. ohhh yüzüne de bi rahatlama yayıldı. işediii, işediiii, işedi. herkes bakakaldı. kadınlar, çocuklar, bir sürü insan etrafta...
arsız olanlar espri patlatıyor: "yürü be abi", "ovv abime bak helal olsun"
kadınlar yüz göz çeviriyor, arada kesik atıyor.
beyamcamlar tövbeestağfirullahlar çekiyor, bir yandan da gözleri parlıyor. yozlaşan topluma dair dillendirmeye başlayacakları nutukların temelini hazırlıyorlar. nasıl da ballandıra ballandıra anlatır köftehorlar.
neyse efendime söyleyeyim; iri, göbekli ve hırpani kılıklı arkadaşım sakalını sıvazlayıverdi, hoyratça karıştırdı. sonra yavaştan kesesini topladı. şöyle alttan yukarı doğru bir yaylandı, güzelce yerine oturttu takımı. istifini bozmadan ağır ağır soluna döndü. iki-üç adım atıp durakladı. deniz havasını ciğerlerine doldurdu. elini cebine atıp çer çöp haline gelmiş sigara paketini çıkardı. eğrilmiş bir dal çekiverdi, ağzına yerleştirdi. öbür cebinden çakmağı çıkardı. eliyle rüzgardan koruyarak birkaç denemede anca yaktı sigarasını. hafif sendeler gibi oldu. toparlandı. açtı bacaklarını omuz genişlğinde. dikildi bütün heybetiyle rüzgara karşı.
o an o meydanda senden keyiflisi var mıydı hey gidi sefa pezevengi...
saate baktım, gecenin üçünde üşenmeden kalkıp kettle'a su koydum. bir sigara yaktım, su hazır olunca minimum efor sarfederek, kimseyi sesle gürültüyle rahatsız etmeden ağır ağır bardağa döktüm ve kahvemi hazırladım. elimde kahvem ve sigaramla balkona çıkıp koltuğa oturunca tekrar saate baktım. şimdiye kadar anlattığım tüm işlemler toplamda yirmi beş dakikaya mal olmuştu. "kim uğraşır yirmi beş dakika boyunca böyle bir işle?" diye düşündüm. sonra "ne diyorlardı benim gibilere?" diye bir daha düşündüm, maalesef aklıma gelmedi. o sırada içerideki odadan babamın sesini duydum, aslında kulak misafiri oldum. anneme hitap ediyordu: "saat gecenin üçü-dördü, adam hiç üşenmeden kahve yaptı kendine yaa... tam sefa pezevengi... ehuhehahahah..." kocaman gülümsedim, evet, işte benim aklıma gelmeyen tanım buydu...
kesinlikle yalnız yaşamanın dürtüklediği bir olgudur.tek elde puro diğerinde baileys,akşam güneşinde balkondan insanları izlerken fonda led zeppelin çalması,okulu asmanın vermiş olduğu tarif edilmez mutluluk ve akabinde hınzır gülümsemenizdir.balkona nargile koyup saatlerce kendi aleminde takılmaktır.
muhabbet insanıdır, ortamı şenlendiren kişiliktir, ancak sadece ortamda çekilir, genelde bi salmışlık, sorumsuzluk olduğundan dolayı bunlarla ev arkadaşı,proje ortağı gibi muhabbetlere girilmemelidir
zat-ı muhteremle yaklaşık 12 yıllık hukukumuz vardır. salya sümük okul bahçesinde top peşinde koşarak başladığımız hayat serüvenimize, kız peşinde koşarak devam ettik. yeri geldi beraber içtik, sapıttık, kustuk, eğlendik. kendisini anlatan ve açıklayan bir nick seçerek okulumun adını taşıyan sözlüğe gelmiş ve beni onurlandırmıştır. öperin.
pazar sabahı uzun bir kahvaltıdan sonra gazetesi elinde tv de keyif aldığı programı izleken serin bir odada bacaklarını uzatıp bailey's ağırlıklı sütlü buzlu kokteylini içen hatundur.