kazık atan eski sevgilinin ardından söylenebilecek en güzel parçalardan birisidir.
uğrunda ağlayıp yanmaya değmez
bir kaç mektupla bir sararmış resme
bakıpta seni anmaya değmez...
(bkz: bir sevmek bin defa ölmek demekmiş)
---
bir kaç mektupla bir sararmış resme
bakıpta seni anmaya değmez
sana değmez
---
sözleri mazide kalan o tatlı günlerin rüsumu için yad edip ayrıyetten üstüne üstlük geceleri gündüzleri bombok edilmemesi gerektiğini beyan eden şarkıdır. bir de o parçadaki electro gitar solosu bence en güzel en güzel ve anlamlı solodur.
serdar ortaç kişisinin son albümündeki en güzel slow şarkısı sözleri şu şekildedir efendim;
sen beni ömründe bir an sevseydin
benden sana dert olmaz,bunu bil.
nasıl güllerin pembe dilleri varsa,
senin gülden bedenin var,
bunu bil.
verdiğin en mükemmel aşk,ızdırabım
boş yere etme şikayet,tutar ahım.
bir kere insan yerine koy aşkımı,
sevdim anlatamadım.
sana değmez,bu sitemler,sana değmez
kalbime bir hançer sapla,vur gitsin
beni aldattın,bunu bile bile kahrettin
sana kızmıyorum,sana son sözüm,
unut gitsin.
eski sevgili için dinlenebilecek şarkılardan biri. arkadaş kalmışsınızdır ya, bu yüzden size '' misafrim gelicek te onun telaşı var '' diyebilmiştir. ev arkadasını sizin anlayabileceğiniz şekilde evden uzaklaştırmıştır. ve bu ''uğur '' da sizin derdinizi dinlememiştir. kısa bir düşünceden sonra insanın ağzından dökülüverir...
'' akıtma gözümün kanlı yaşını
uğrunda ağlayıp yanmaya değmez
bir kaç mektupla bir saramış resme
bakıpta seni anmaya değmez
sana değmez ''
"demek artık beni istemiyorsun! hayatından çıkmamı, artık bensiz bir hayat kurmak istiyorsun! sana asla karşı gelmedim, şimdi de karşı gelecek değilim; kabul ediyorum, senin istediğin gibi olsun. ama bil ki çok büyük bir hata yapıyorsun. hayatının en büyük hatasını yapıyorsun, üstelik bunun da farkındasın. benimle mutlu olduğun kadar kimseyle mutlu olamayacağının, beni sevdiğin kadar kimseyi sevemeyeceğinin, kimsenin seni benim kadar sevemeyeceğinin, ikimiz için kurduğum o güzel dünyadan daha güzel bir dünya bulamayacağının farkındasın.
hiç kimse benim seni öptüğüm gibi öpmeyecek ve hiç kimse ayaklarını ben seni öptüğümde yerden kestiğim gibi kesemeyecek. hiç kimse benim sana dokunduğum gibi dokunmayacak ve hiç kimse tüylerini ben sana dokunduğumda diken diken ettiğim gibi edemeyecek. hiç kimse saçlarınla saatlerce oynamaz, birlikte film izlerken uykuya daldığında filmi bırakıp saatlerce seni izlemez, üşüdüğünde ısınman için sıkıca sarılmaz, üzülüp ağladığında kahrını sabırla çekmez, sohbetini ilgiyle dinlemez benim gibi. neler kaybettiğinin farkında mısın acaba; nelerden vazgeçtiğinin farkında mısın, yoksa bir türlü yenemediğin o gururun engel mi oluyor farkına varmana! geceleri yalnızken hiç mi gelmedi aklına bunlar? suçlamak ve lanet etmek, nefret etmek, küfretmek, unutmak için kendine sözler vermek kolayına gitti değil mi? en ufak bir çaba bile sarf etmemek, bütün çabalarımı yanıtsız bırakmak daha kolaydı değil mi a kadın! mutlu musun şimdi? benim içinde olmadığım o yeni hayatın seni daha mutlu etti mi? mutluluğu boş verdim, huzuru buldun mu bari? benim sana verdiğimi iddia ettiğin rahatsızlıktan kurtulunca daha huzurda ve güvende hissettin mi kendini, söyle! yanındaki o palyaçonun gözlerine bakabiliyor musun, onu sevdiğini söyleyebiliyor musun bunu yaparken? başını yastığına koyduğunda ağlıyor musun yoksa hala, düşüncelerin hala uyutmazlık ediyor mu?
hepsini boş verdim, bütün bu söylediklerimi unut! sadece şunu söyle bana: içine sindi mi bu durum, yakıştı mı bu bize, oldu mu bu? bir ömrü beraber geçirmeyi planlarken, bir ev kuracak olmanın heyecanını yaşarken, "o"nu bulmanın huzurunu taşırken ayrıldık ya hani, yakıştı mı bu bize? hani biz büyümüştük artık, hani engelleri aşmasını da, yola devam etmesini de biliyorduk ya, ne oldu şimdi böyle? her sabah makyaj yapmak için birlikte satın aldığımız aynanın karşısına geçtiğinde gördüğün yansıman tatmin ediyor mu seni; söylesene ne kaldı şu an elinde, hatıralarından, olumsuz tavrından ve yıkılmaz gururundan, inadından başka!
lanet olsun sana, lanet olsun aptal kadın! sen istemiyorsun ya artık beni; bil ki ben de seni istemiyorum artık! bensiz bir hayat kuracaksın ya şimdi, ben de sensiz bir hayat kuracağım ve mutlu olacağım. üstelik senin seçtiğin sırtımda hançer yollara sapmadan, doğru olan ve bana yakışan yollardan yapacağım bunu.
son sözlerimdir sana bunlar. artık aramam sormam seni, “rahatsız etmem” bundan gayrı. artık senden hiçbir isteğim ya da talebim de olamaz, olmaz! ama madem son sözlerimi ediyorum, içimde senden bana kalan zehri boşaltmam lazım, yoksa huzur bulamayacağım.
seni asla ama asla ama asla ama asla affetmeyeceğim! asla!!!
bunu şu anda çok açık görüyorum ki: sana değmezmiş! kendimi üzdüğüme, etrafımdakileri üzdüğüme, ağladığıma, yataklara düştüğüme, zehir içip zıkkım soluduğuma, hiçbirine ama hiçbirine değmezsin. değmezmişsin. sana değmezmiş. sana değmez!"
***
gece saat dört olmuştu. bu satırları karalayan genç adam, bu satırları karaladığı hastane yatağından zorlukla doğruldu. sanki yazdıklarının "ağırlığı" onun üzerinde yük olmuş, doğrulmasına engel olur gibiydi. cep telefonuna baktı. kimse aramamıştı, daha doğrusu aramasını beklediği kişi hala aramamıştı. ayağa kalktı, paltosunu aldı ve odasından sessizce çıktı. hemşirelere gözükmeden asansöre bindi ve hastanede sigara içebileceği tek yere gidip bir sigara yaktı. bütün gün boyunca tek bir sigara bile içememişti, doktorlar yasaklamıştı, bu yüzden biraz sersemledi ilk nefeste. kafasını kaldırdı, yıldızlara baktı. oldukça soğuk bir geceydi ama kendisini çevreleyen soğuk hastane duvarlarının arasında olmaktan daha fazla titretmiyordu. aklından geçen binlerce olumsuz ve olumlu düşünce arasından bir tanesini aklından bir türlü atamıyordu: ben bu hale nasıl geldim! çıldırmak üzereydi, kendine bunun cevabını veremediği geçen her saniye bir asır gibi geçiyordu, saatin tiktakları bir devin ayak sesleri gibiydi. başı döndü, oradaki bir banka oturdu. bir anda ağlamaya başladı. ağlarken sürekli aklında olan o soru artık dudaklarından fısıltılar halinde dökülmeye başladı.
- ben bu hale nasıl geldim! allahım, ne oldu da böyle oldu, günahlarımın bedelini bana neden dünya gözüyle ödetiyorsun, neden?!
sigarası sönmüştü. bir tane daha yaktı. biraz sakinleşmiş gibiydi, artık ağlamıyordu ama aklındaki o soruyu bir türlü atamıyordu ve bir cevap bulana kadar da atabilecek gibi durmuyordu. "en başa dönmeliyim" diye düşündü. "en başa dönmeliyim; bu olayların başlangıcından şu ana kadar olan süreci düşünmeliyim".
çok büyük hatalar yapmıştı genç adam. aslında hayatının özeti olarak değerlendirilebilirdi "çok büyük hata" kalıbı, zira hayatı boyunca çok büyük hatalar yapmış, çok yanlış kararlar vermiş ve bu kararların bedelini hep en acı şekilde ödemişti; aynen şimdi olduğu gibi. onunla tanışmadan çok önce yaptığı bir hatayı sevdiği kadından saklamış, onu kandırmış, ona yalan söylemişti ve onu kaybetmişti. yani geçmişinden gelen bir hayalet yine yakasını bırakmamış ve onu bir kez daha yıkmıştı; hep olduğu gibi. suçluydu, üstelik bunun da farkındaydı ve utancını taşıyordu. kendini savunmayı bir kez bile denememiş olmasının tek nedeni de bu değil miydi zaten! fakat ne olursa olsun, sonuç değişmiyordu. artık güvenilmez biriydi, affedilemeyen biriydi ve istenmiyordu. bununla başa çıkabilirdi, çünkü geçmişi ona hep bunları getirmişti zaten. yaptığı yanlış tercihler sonucunda, yaşadığı yıllar içerisinde onlarca dostunu arkadaşını kaybetmişti; sevdiği kadının da bu listeye eklenmesiyle baş edebileceğinden emindi genç adam. zor olacaktı ama olacaktı. ayrıldıklarının üzerinden üç ay geçmişti, daha her şey çok tazeydi, içindeki ateş hala yanıyordu, ama bir gün gelecek ve elbet unutacaktı.
sevdiği kadın, genç adamın o soğuk gecede hastane avlusunda sigara içtiği geceden on gün önce ona bir başkasıyla beraber olduğunu söylemişti. artık onu aramamasını, onu görmeye gelmemesini istemişti genç adamdan. bunu hangi erkek kaldırabilirdi ki? daha birkaç gün önce birliktelerdi; her ne kadar sevdiği kadın ondan ellerini ve dudaklarını kaçırsa bile gözlerini kaçıramıyordu ve gözleri yalan söyleyemiyordu, genç adamı hala seviyordu! ama bunun üzerinden birkaç gün bile geçmeden karşısına çıkmış ve bunları söylemişti. yoo, bu kadarı fazlaydı, zaten fazla olduğundan genç adama fazla gelmiş olabilirdi. genç adam o anda cevabı bulduğunu hissetti. "evet, işte bu olmalı, beni bu hale getiren şey işte bu" diye içinden geçiriyordu, ancak gerçek cevabın bu olmadığını bildiğinden rahatlaması uzun ömürlü olmadı. "eninde sonunda olmayacak mıydı bu, ha bugün olmuş ha yarın olmuş, ne fark eder" dedi kendi kendine. hem bunu sevdiği kadının kendi ağzından duymak, genç adamın asla cesaret edemeyeceği bir davranıştı; bu yüzden biraz da takdir ediyordu bu duyduklarını.
"ya diğer yaşadıklarım?" diye düşündü. ev hayatı düzensizdi, iş hayatı ise oldukça yorucu ve stresli. kendisine iyi baktığı da pek söylenemezdi; özellikle hayatının son üç o ayını kepaze bir şekilde yaşadığı söylenebilirdi. belki bu da olabilirdi yirmi beş yaşındaki bu genç adamı hastanelere düşürecek kadar savunmasız ve güçsüz bırakan. "acaba bunların sadece bir tanesi değil hepsi de bu hale gelmenin nedeniyse" diye fısıldadı ve ekledi : "ya hiçbiri bir neden değilse". yakalandığı hastalığın belli başlı bir nedeni yoktu, daha doğrusu bugüne kadar tespit edilen bir nedeni yoktu.
düşünmekten sıkılmıştı. terlemeye de başlamıştı. zaten hastanede yatarken başına gelebilecek en kötü şeyin nezle olmak olduğunun farkında olmasına rağmen ayrılmadı hastane avlusundan o soğuk gecede. saatine baktı, gece beş olmuştu. cep telefonu hala çalmamış, hala aranmamıştı. bir sigara daha yaktı, arkasını yaslandı. kafasını geriye atıp yıldızları seyrederken biraz olsun rahatladığını hissetti. sonra bu rahatlık bütün vücuduna yayıldı ve düşünceleri bir bir yok olmaya başladı. kendi haline güldü. neden bu halde olduğunu anlamıştı sonunda. her şeyin suçlusu, her şeyin sorumlusu kendisiydi. saatlerce aradığı o "neden" bizzat genç adamdı. artık suçlamanın ve dağılmanın da bir anlamı yoktu, çünkü bu noktadan sonra getirisi zarar bile olsa, o zararın hayatında lüzumu yoktu. kendi hakkında anlamadığı ne çok şey olduğunu düşündü; düşündüğü şeylerin ne kadar azını anlayabildiğine ise hayret etti. sonra bir gecede ne kadar değişik ruh hallerine büründüğünü fark edip, bir kez daha kendisine güldü.
odasına çıktı. yatağına uzandı ve başucundaki kitaplardan bir tanesini okumak için eline aldı. bir an huzursuzlandı, pijamasını yukarıya sıyırdı. bacaklarına, daha doğrusu bacaklarındaki lezyonlara baktı. "geçecek" dedi kendi kendine. "hepsi geçecek". "bu yaralar da geçecek, bu içimdeki yara da geçecek".
çünkü, artık öfke duymak, hiçbir fayda getirmiyor.
serdar ortaç'ın son albümünün en kral şarkılarından biridir. iyi bir ses sistemiyle çok daha ele gelir bir müzik oluvermektedir. seni seviyorum serdar ortaç.