bana sadece yazdığını, yazarken kendisinden başka hiçbir şeye yer vermediğini, yani herhangi bir kaygısı olmadığını her satırında hissettiren, tamamen saydam olabilen gözümde belki tek yazardır.o saydamdır da biz saydam değilizdir sanki onu yakalayabilecek kadar.
kendimi kitabına öylece bırakınca sanki beynine giriyorum ama öyle bir yer ki elim ayağım titriyor gibi, elim ayağım yok gibi. anlamak için uğraşılacak şeyler değil yazdıkları.ne anlamak mümkün ne de anlamamak..öylece okumak , bir zaman sonra tekrar okumak. ne mümkün öylece içine dalmak kafasının. sonsuz bir düzlük ama yürümek kolay değil..sanki sımsıkı orman, çalılar çırpılar, dikenler.. nasıl bir haldeysen okurken..bazen okyanus dalgasız kırışıksız, çarçabuk kaldırıp suyun yüzüne çırılçıplak beni güneşe yakması için sunan, yakıcı bir hafiflik hissiyle iliklerime kadar..
ama aslında tüm bu kelimelerin hepsinin anlamsızlığını suratıma çarpan, bu yazdıklarımı hissettiğim şeyleri zerre karşılamayacak kadar yetersiz bırakan; yüz hatlarında, özellikle de gözlerinde
adlandırılamayan bir delilik gördüğüm adam.
hiç kitabını okumamışken yıllar evvel bir rüyama girip acayip rüyalarımın en acayibinin baş kahramanı olmuştur. deli ve sonsuz huzur dolu bir bakış, barmen beckett, orada bir yerde ben, evim bar..yanına gitmek, göz göze gelmek, o bakışlar..lavaboda oturan beckett, lavaboda dalgalanan beckett, denizde kayık gibi..belinden yukarısı görünen..o lavabonun suyunun masmaviliği, içine dalıp kaybolması, geri gelmesi..yine bakması delice bir huzurla. yazmakla bitiremeyeceğim, üstüne anlatamamış da olacağım bir rüyadır beckett, nasıl anlatacağımı pek bilemediğim bir yazar.
anlatamamanın sebebi belki okurken düşünmekten, anlamaya çalışmaktan çok bir deneyimin içine girmek, nasıl anlatılır ki?
acaba nasıl?