dinlerin sıfırdan,
bak james bunu yeni yaptık anlayışıyla piyasaya sürülmediği, her kültür ögesi gibi, dinlerin de, var olana bir şeyler eklemeye, taş üstüne taş koymaya dayalı olduğu ön kabulüyle düşünüldüğünde, sakal-ı şerif olayı hiç de o kadar aykırı gelmiyor. ilahi varlığın şimdilik son düzeltici faaliyeti olduğu bildirilen islam da, kendinden önceki inançların put ve kült ihtiyacına karşı tüm o radikal bayrak açışına rağmen, pek de o kadar "allah ile kul arasında" olamıyor. en azından, insan, genlerine işlemiş kodlardan bir anda bağımsızlaşıp, az çok dünyevi simgelerden, ikonografiden, inancın üç boyutlu ifadelerinden, ete kemiğe bürünmüş kutsallıktan kolayına vazgeçemiyor.
ilahi varlığın veya onun temsilcisinin/temsilcilerinin tasvirlerini yapmamak, inanışının ve ibadetinin merkezine bu tür tasvirleri, objeleri, sembolleri koyma ihtiyacı duymamak, soyut düşüncedeki gelişimin işaretleri olarak olumlanabilir pekala. ya da allah'ın insanoğlunun artık bunlara ihtiyaç duymayacak olgunluk seviyesine eriştiğine hükmettiği çıkarımıyla, kişi, bir mümin olarak kendisine ve çağdaşlarına pay çıkarabilir.
oysa, din denen şeyin, dünyevi siyasi erke el vermek gibi bir pratik işlevi de var. din adına hükmeden veya öyle yaptığını söyleyen normal insanlar, hükümlerini geçirmelerine yardımcı olması için, bu otoritelerini kanıtlayacak somut nesnelere ihtiyaç duyuyorlar hala.
kutsal topraklar, kutsal yapılar, kutsal emanetler, halihazırda elimizdekilerin en gelişmişi de olsa, bir dinin öncüllerinden miras aldığı simgeleştirme ve somutlaştırma anlayışıyla anlam yüklediği çeşitli objeler, inanca dayanacak sağlam bir temel arayan sıradan insanın ihtiyaç duyduğu belli belirsiz payandalar olarak hala geçerliliklerini koruyorlar.