aldırma gönül aldırma şarkısının da sözleri bu şair ve yazara aittir. ayrıca muhtelif şarkılarda ** rastlayabileceğiniz `hissedince sana vurulduğumu anladım ne kadar yorulduğumu` dizeleri de kendisine aittir.
kendisini sınır kapısına kadar götürmesi için anlaştığı kamyon şöförü bir ihtiyaç molasında kafasına odunla vurarak öldürmüştür sabahattin ali'yi rivayetlere göre.
solculara göre polis ajanı sağcılara göre komünist yalçın küçük'e göre çift taraflı çalışmış bir provokatör. ne denirse densin güzel şiirleri var ve türkiye'de toplumcu gerçekçi edebiyatın temel taşlarından birisi. kuyucaklı yusuf ve kürk mantolu madonna ölümsüz yapıtlarıdır.
"çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi".
siz de bilirsiniz değil mi o türküyü?
hani bazen beyoğlu’nun tozlu bir sokağından geçerken içerisi sigara dumanından görünmez olmuş bir türkü barın çiğ ışıklarının arasından ya da yolunuz küçük esnafın bulunduğu sanayi sitelerine düştüğünde bir atölyedeki, çırağın ya da kalfanın kirli ellerinin değdiği radyonun tozlanmasın diye süngerle kaplanmış küçücük hoparlöründen mutlaka duymuşsunuzdur. bilmiyor olmanız olanaksızdır nerdeyse.
“dertlerin kalkınca şaha
bir sitem yolla allaha
görecek günler var daha
aldırma gönül aldırma…”
kimdi anımsayamıyorum şimdi. bir gece vakti, eş dost sohbetlerinden birindeydi. televizyoncu bir arkadaş, anlatıyor. sinop cezaevi’nde seksen ihtilali sırasında mahkûmmuş. zamanında yazarımızın da yattığı bu cezaevindeki koğuşlardan birinin duvarı. sanırım ilk elden yazarımız bahsi geçen şiirin bildiğimiz bölümlerini yazıyor. daha sonra edip cansever’in çok sevdiğim şiirinde söylediği gibi “karanfil elden ele”… oradan her gelip geçen mahkûm bir dörtlük çiziktiriveriyor sonraları şiirin altına. insanlara okusunlar diye gönderilen kamelyalı kadın’ın bile üzerine bir çivi çakılarak, iğrenç bir şeymişçesine koğuşlara fırlatıldığı yıllar. çiviyi sökebilirsen okursun. sökerken yırtılan canım satırlar…
evet şarkı olduğunda adına “söz” denen bu dünya güzeli şiir onundur işte. şu soyadındaki a harfinin kimisi tarafından uzun, kimisi tarafından kısa telaffuz edildiği; yetmiş yılı aşkın zamandır edebiyatımızda gerçek bir tavır gibi duran sabahattin ali’den söz açıyoruz. –kızının demesine göre kısa söyleniyor o a harfi bu arada…
“hissedince sana vurulduğumu
anladım ne kadar yorulduğumu
sakinleştiğimi, durulduğumu
denize dökülen bir pınar gibi…”
peki ya kaç kişi ilk aşkına armağan etmedi sezen aksu’nun bu güzelim şarkısını. etmeyen çok olduysa da kaç kişi yaşamadı o saflığı. yaşarken kaç kişi böyle hissetmemiştir. şüphesiz çoktur böyle kişiler. ama karmaşık duyguların anlatımında şaşılacak kadar yalın olabilen bir yazardır sabahattin ali. yoksa neden şu alıntılayacağımız sözleri söylemiş olsun:
“ruhum bir heykel gibi düşüp parçalanırdı. bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı.”
sabahattin ali 1907’de gümülcine’de doğar. bilemiyoruz orada, onu, yazdıkları dışında ölümsüzleştirebilecek bir küçücük sokak adı, kararık da olsa bir büst, yaşadığı yere konulmuş bir tabela var mıdır? yoktur herhalde.
cumhuriyetin ilanı yazarımızın ilkgençlik yıllarına rastlar. henüz 20 yaşındayken balıkesir muallim mektebi’ni bitirir ve aynı yıl yozgat cumhuriyet ilkokulu’na öğretmen olarak atanır. bu genç öğretmenin bilinen ilk yazısı burada çıkan ırmak dergisinde yayınlanır. anadolu ve memleket gerçeğiyle erken yaşta tanışmaya başlamıştır. çok sevdiğim bir söz vardır; hikayeler onları anlatabilecek kişilerin başından geçer… o da usul usul hikayeler biriktirecek, belki kendine tahsis edilmiş küçücük bir öğretmen lojmanının kirli penceresine bakarak daktilo edecektir onları.
bir yıl sonra, kazandığı bir bursla, o yılların cumhuriyet ülküsü ve heyecanıyla dolu türkiye’sini bırakarak almanya’ya gider. tam iki yıl yaşar orada. bir tren yolculuğu sırasında upton sinclair’in oil adlı romanını okumasıyla yaşam görüşünde değişiklikler oluştuğunu fark edecektir ali ve oradan döndüğünde yavaş yavaş sosyalist bir dünya görüşünü benimsemeye başlayacaktır.
daha sonra nazım hikmet’le ilk tanışma. resimli ay dergisinde yayınlanmaya başlayan yazılar. gariptir. bir dilin en büyük şairlerinden biridir nazım hikmet; yetiştirdiği, ustalık yaptığı orhan kemal, kemal tahir gibi isimler de sanat alanında önemli yerlere gelmişlerdir. sabahattin ali de bu ustadan nasibini alan sanatçılar arasına girecektir.
o günlerin heyecanıyla koca bir roman düşü şekillenivermiştir bile: kuyucaklı yusuf. marketlerde para üstü karşılığında verilen şimdiki romanlar kadar satış yapmaz kuyucaklı yusuf. ama roman tekniği açısından bakılınca enikonu başarılı bir romandır.
ali’de artık çokça öne çıkmaya başlamış olan gerçekçilik sonraları öykücülüğümüzde yeni bir soluk olarak tanımlanacaktır.
artık anadolu’nun çeşitli yerlerini gezip dolanan, dönemin deyişiyle “solcu” bir almanca öğretmenidir o. bir çok ortaokulda çalışır. ola ki bugün bile izini sürmeye kalksanız oralarda bir ortaokulun onun anısını yaşattığını göremezsiniz. kimler öğrencisiydi, şimdi ne yapar onu derslerde dinleyen o çocuklar, hayatlarına bir şeyler kattı mı onların. o zamanın küçüklerinin şimdiki çocuklarından çoğu sabahattin ali’nin kırklarda yazdığı kürk mantolu madonna romanını şarkıcı madonna’nın romanı sanıyor; farkındalar mıdır bunun? bilgimizin dışında olan sorular, acı sorular hepsi.
bu öğretmenlik yılları sırasında istanbul’a dönüşlerinin birinde sürekli peşinde olan sivil polise rastlar yine. adam burada da peşini bırakmamıştır ali’nin. o gün hava sıcaktır. yazarımız elinde iki bavulla iyice yorgun, bitap düştüğünden polisinin yanına yaklaşarak nasıl olsa eve kadar peşimden geleceksin, bari yardım et, diyecektir. adamsa, peki madem, insanlık öldü mü diye cevaplayacaktır onu.
1933’de bir şiir yüzünden gencecik yaşında tutuklanır. sinop ve konya cezaevleri. o vakit, cumhuriyetin onuncu yılı nedeniyle çıkan aftan yararlanır. bir yıl işsiz gezer. daha sonra tekrar memur olmak için talepte bulunduğunda “bağlılığını ispatlaması” istenir. bu sefer yine bir şiir yazar ve kurulu etkileyerek tekrar memurluğa alınır. askerliğinden sonra da devlet konservatuarına dramaturg olarak girecektir.
ardından artık sırasıyla hikaye kitapları akıp gelecektir ali’nin. değirmen, kağnı ve ses bir yıl arayla yayınlanır. hepsinde de bugün halen aynı hevesle okunan bir dolu hikaye…kırklara gelindiğinde yeni dünya, sırça köşk ve içimizdeki şeytan gelir. yazarların o yıllarda ne kadar kolay cümlelerle yazdığına ya da gamzeleri olup olmadığına bakılmamaktadır. ve yazdıklarıyla gitgide sivrilmektedir sabahattin ali.
bu “çocuklara yıkıcı propaganda” yapan “sakıncalı öğretmen” 1945’te daha göz önünde olsun diye bakanlık emrine alınır. o da çılgınca bir karar verip istifa ederek hayatını yazıdan kazanmaya başlar. savaş yıllarıdır artık. namuslu her aydının yapması gerektiği gibi eleştirmekten geri duramamaktadır. fakat mimlenmiştir bir kere. sürekli takip edilmektedir artık. geri durmaz. rıfat ılgaz ve aziz nesin’le birlikte marko paşa adlı bir gazete çıkarır. mizah ağırlıklı bu gazete geleceğin gırgır’larının leman’larının babasıdır. fakat bu gazetede çok ağır eleştiriler yazar. sanat tarihimiz açısından bakıldığında satış anlamında da, içerik anlamında da çok önemli bir yayındır marko paşa. baskılar o denli artmıştır ki, parasızlık, polis… dergi kapatılır.
hayatında memurluktan başka iş görmemiş ünlü yazar mecburen kamyonculuk yapmaya başlar.
1948’te yazdığı bir yazı yüzünden tutuklanır yine. artık çaresi yoktur. kaçacaktır. dostları, arkadaşları, eşi, çocuğu… eşi aliye hanım için belki de çok sevdiği yeşil mürekkepli kalemiyle yazdığı o mektup. hep en sevdiğimiz şarkılara türkülere söz olmuş dizeleri geliyor aklıma. içi acıyor insanın.
kocaman bir devletin, kimsesiz, yapayalnız, kaleminden başka bir şeyi olmayan aydınlık bir adamla bu denli çok uğraşması hayret vericidir. biz neden hep böyle yaşıyoruz? değerini bilmediğimiz o kadar çok yazar, şair ve sanatçının ölüleri arasındayız. şişli’den zincirlikuyu’ya kadar eller üzerinde taşınmıştır mesela orhan kemal’in cenazesi. ama bir ekmek parası için hiç sevmediği halde onlarca film yazmıştır büyük yazar. kemal tahir ona keza; erotik hikayelerden tutun da aslından daha başarılı mike hammer romanlarına kadar bir çok şey yazmıştır. ama nafile. hepsi acılar çekerek, parasızlıklarla boğuşarak yaşamışlardır. bu anlamda bugünün değer bilmezliği acı veriyor.
sabahattin ali’nin dostları, arkadaşları onun gidişinden on gün geçtikten sonra artık meraklanmaya başlamışlardır. haber gelmemektedir. bir sabah uyanıp gazetelere baktıklarındaysa ünlü yazarın kemikleri parça parça edilmiş, sadece içlerinde bir dolu beyaz telle birlikte saçlarının bozulmadığı görülen cesedinin resmiyle karşılaşırlar. kemikleri parça parça edilmiş, başı ezilmiştir. bugünün deniz kıyısına roman yazmak için çekilen yazarlarını düşünüyor insan. zulüm gördü diye yurt dışına kaçıp üstü örtülü reklamını yapanları…
acıdır. hep acı. anlamak gerekir de bir türlü almaz mı insanın aklı, vicdanı bir türlü kabullenmez mi? hep insanları için, ülkesi ve dili için yaşamış bir yazardır sabahattin ali. küçücük öykülerinden bile (hasanboğuldu, gramafon avrat) kocaman filmler çekilmiştir.
belki her satırında yakalandığında ölüsü o buz gibi kalmış adamdan arta kalan sıcacık hikayeler, hayatlar vardır. tüm halleriyle insanı konu almasa şunları der miydi hiç:
“dünyanın en basit,en zavallı,hatta en ahmak adamı bile,insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir.niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?”
bizler bugün sadece o devirlerin insanlarına pek de layık olmamış hikâyeciler olarak onun şu dizelerini anımsayıp, o idealizm duygusunu, o insan sevgisini, o memleket sevdasını düşünerek buruk gülümseyebiliyoruz. eğer onu yeni kuşaklara okutabilsek, bu bile kârdır.
bir gün kadrim bilinirse
ismim ağza alınırsa
yerim soran bulunursa
benim meskenim, dağlardır dağlar...
hele şu sözlerini duymak, yıllar sonra onun sadece eskimemiş bir yazar olduğunu değil bir çok değerin de nasıl bu kadar zaman içersinde belleklerimizden ve kalplerimizden silinip gittiğinin en güzel örneği değil mi?
“namuslu olmak ne zor şeymiş meğer. bir gün almanlar’ın pabucunu yalayan, ertesi gün ingilizler’e takla atan, daha ertesi gün de amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik… kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. iç ve dış bankalara para yatırmadık. han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. milletin derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. bu ne affedilmez suçmuş meğer!”
100 yıl önce bugün doğmuş edebiyatçı.henüz 41 yaşında iken milli duygulara(!) sığındırılan bir suikasta kurban gitmiştir.
konuya ilişkin can dündar'ın kaleme alldığı yazı için : http://www.milliyet.com.tr/...
"çiçeklerin açtığı mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler
kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında
oturmak ve öpüşmek, yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir...
seni gördüğü zaman zalimce başını çeviren mağrur bir dilberin
kapısı önünde ve ay ışığı altında sabaha kadar dolaşmak,
bunu candan arkadaşlara ağlayarak anlatmak, -söz aramızda-
gene hoş şeydir.
fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde
taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte
adaşım, yalnız bu sevmektir."
pazara giderler bir gün babasıyla.. ve o gece, o gün pazarda yaşadıklarını, öncesinde babasının kendisini yataktan kaldırışını, kısaca hislerini kaleme alır üstad.
"bugün babamın o lâtif sesiyle uyandım"
cümlesini gören babasının, "ne lâtifi be, sadece gerçekleri yazmalısın" lâfı tüm anlayışını değiştirmiştir.
(kaybettik seni de bir telaşe, aldırmak değil ama şaşırmadı gönül bu işe)
karar vermişti sabahattin ali; kaçacaktı. mart sonunda trakya'dan bulgaristan'a geçecek, sınırı geçince de yeşil kalemiyle imzalayacağı bir kartviziti kendisini kaçıran adama verecekti.
adam, o kartviziti berber hasan'a verip parasını alacaktı.
berber hasan da kartviziti rasih nuri'ye gösterecekti.
bu, "işlem tamam" anlamına gelecekti.
* * *
rasih nuri, nisan ortası berber hasan'ın dükkânına gitti.
tıraş olurken konuyu açmaya niyetlendi; berber arkadan "dikkatli ol" işareti yaptı.
konuşamadılar.
rasih nuri, tedirgin çıktı dükkândan... ani bir kararla geri döndü.
"- para verirken küçük bir kâğıt düşürmüşüm. yerlere bir baksanıza" dedi.
"- nasıl bir kâğıt?" diye sordu hasan...
"- küçük bir kart" dedi rasih nuri, "...üzerinde yeşil yazılar olacak."
hasan paravanın arkasına gitti. yeşil kalemle imzalanmış bir kartla döndü.
demek başarmıştı sabahattin ali; sınırı geçmişti.
* * *
aradan bir ay geçti, ses çıkmadı.
sonra gazetelerde acı haberi okudular:
"sabahattin ali, bulgaristan sınırını geçmeye çalışırken kılavuzu tarafından öldürülmüş"tü.
kılavuzunun adı ali ertekin'di.
ifadesine göre sınıra doğru yürürken sabahattin ali bulgaristan'a gidip oradan türk hükümetini devireceğini söylemişti. bunu duyunca "milli hisleri galeyana gelen" ali ertekin, onu teslim etmeye karar vermiş ve kitap okumakta olduğu bir anda elindeki odunla başına vurmuştu. sözde amacı yaralamaktı. öleceğini düşünmemişti. öldüğünü anlayınca da orada bırakıp gitmişti.
peki ya yeşil imzalı kartvizit?
sabahattin ali, sınırı geçtiğini kanıtlayan bu kartı nasıl olup da imzalamıştı?
arkadaşı rasih nuri'nin aklına bir tek açıklama geliyordu.
milli emniyet'in sınırda sahte karakolları vardı. sabahattin ali, bulgarlara ait sanıp sığındığı o karakolda kartı imzalayıp kılavuzunu geri yollamıştı.
sonra tutuklanıp işkenceye götürülmüş, orada öldürülmüştü.
cesedi de sınır boyuna atılıp çürümeye terk edilmişti.
* * *
bu tez hiçbir zaman soruşturulmadı; kanıtlanamadı.
ordudan ihraç bir eski subay olan ve sonraları milli emniyet tarafından başka işlerde görevlendirilen ali ertekin, yazar - şair sabahattin ali'nin katili olarak yargılanıp 4 yıl hapse mahkûm edildi.
dosya kapandı.
ancak türkiye'de ve dünyada amansız bir "komünist avı"nın sürdüğü 1948 baharında yaşanan ve "1946 doğumlu türk demokrasisinin ilk faili meçhul cinayeti" sayılan bu cinayet hiç unutulmadı.
* * *
şimdi katledilişinden 56 yıl sonra ankara sanat tiyatrosu, "benim meskenim dağlardır" oyunuyla yeniden sahneye çıkarıyor sabahattin ali'yi ve ona kıyan cinayeti...
ali'nin romanlarından, öykülerinden, şiirlerinden derlenen ve zaman zaman çelik gibi sertleşip bazen nahif bir türk filmi duygusallığına bürünen rutkay aziz imzalı bu oyun, kızıltepe'de 12 yaşındaki uğur'un babasıyla birlikte terörist diye sırtından kurşunlandığı bir dönemde sahneye çıkıyor.
çok partili demokrasimizin "faili meçhuller galerisi"ndeki ilk kurban sabahattin ali, yarım asır geriden, son kurban küçük uğur'a sesleniyor sanki:
"bir gün kadrim bilinirse/ ismim ağza alınırsa/ yerim soran bulunursa/ benim meskenim dağlardır"