girilerinde etrafındaki insanlara bir gülümseme bırakmayı hedefleyen yazar kişisidir. zira başkalarının gülümsemesi kendini de gülümsetir. ciddi başlayıp saçma bitirir, saçmalarken aniden ciddileşir.
"bir de bu açıdan bakalım"cılık yapmaya bayılır, söyleyecekleri kendi fikri olsa ve koyu bir şekilde savunsa da insanların tepkilerinden korktuğu için her cümlesinin sonuna "saçmaladım ben yine di mi?" der.
hayatı saçmalıklardan ibarettir, zamanın kum taneleri avucundan kayıp düşerken her kum tanesinde yaptığı hatalara bakıp "saçmalamışım, ben ne yapmışım?" pişmanlıklarını kazır.
gerçek hayatta esprili yönünü yansıtamaz kimseye, o da bu sanal kişiliğinin espri maskesinin ardına saklanıp bu sözlüğe saçmalar da saçmalar. gerçek hayattaki esprili yanını sözlüğe gömmüştür adeta; bu yüzden ne sözlüğe ciddiyet yansıtabilir, ne de çevresindekilere gülücük yayabilir.
bu yüzden hep ikiye bölünmüştür, bir yanı "saçma"lar, diğer yanı "yine"ler.
magic oynamaya ikna edersem, muğla'da bir ilk gerçekleştireceğimiz yazar kişisi. ayrıca kendisine asimetrik pencereler ve kapısı tavanda olan bir ev diliyorum.
(...)
“and my soul from out that shadow
that lies floating on the floor
shall be lifted?
nevermore…”
yazar oluşu benim yazar oluşum ile aynı zamanlara denk gelmişti sanırım. her yazdığım başlıkta ondan da bir iz vardı. sonunda tanışma, görüşme şerefine eriştim kendisi ile. oldukça, sevimli ve anlattıkları ile düşüncelerime tercüman olan biri. iyiki var.
rammsteinla ilgili hangi başlığa baksam altında imzasının görebildiğim yazar. hatta sayesinde zerstörenin gizemli girişinin de sırrını çözmüş bulundum. teşekkürü bir borç bilirim
benim bu kısa hayatıma girmiş olan en iyi dostlarımdan birisi, "iyi ki tanışmışım" dediğim insan.
bir okyanusun içinde nelerin olduğunu merak edersiniz. minik, tek kişilik bir denizaltına biner, o okyanusa dalıp keşfe çıkarsınız. ilk başlarda çeşitli balık kümeleriyle karşılaşırsınız, sıradan bir manzaradır bu; zira balıkları görebilmek için suya girmeye gerek yoktur, suyun üstünden de balıkları görebilirsiniz bazen. sonra, iyice derine inersiniz. derine indikçe, karşılaştığınız manzara da sıradanlıktan sıradışılığa geçişe başlar; sadece belgesellerde görebildiğiniz renkli renkli balıkları, ahtapotları, parlak mercanları görmeye başlarsınız. ve suyun altındaki kuma, okyanusun dibine ulaştığınızda (daha doğrusu ulaştığınızı sandığınızda) sizi bekleyen devasa incilerle karşılaşırsınız.
bu incilerin güzelliğine hayran kalmışken, uzakta gözünüze bir şey takılır: suyun altındaki kayaların ufkundan çıkıp, yukarıya doğru hareket eden balık sürüleri. denizaltınızı oraya doğru sürersiniz ve aslında okyanusun dibinde değil, okyanusun içindeki bir dağın tepesinde olduğunu anlarsınız. okyanus asla sizin sandığınız kadar sığ değildir. aracınızı mavi karanlığın içine, okyanusun derinliklerine doğru sürersiniz ve bu sefer de belgesellerde bile göremediğiniz canlıların varlığına tanık olursunuz. indiğiniz her kademede daha fazla hayrete düşersiniz; o kadar güzeldir ki okyanusun hiç görünmemiş kısmı, orayı bir daha terkedemeyeceğinizi hissedersiniz. deniz karanlık ve derindir. ve derin sular sakin değildir (bkz: rosenrot).
"saçmaladı yine bu" nun burada görünen yüzü, emin olun, sadece birkaç balık sürüsünden ve yakamozdan ibaret.
bir ucunda trajedi vardı bu kalemin,
tılsım öteki ucunda. uyuduğumda kim
uyanıyordu içimde, hangimiz sürdürüyordu
gündüşlerini, hangi yüzüm kanıyordu,
neden bir ucu seçip sivriltiyordum da
köreliyordu o an öteki uçtaki güdülerim,
kalemin bir ucunda trajedi, tılsım
benden yanaydı: nereye çevirirsem çevireyim
öfke doğuruyordu hüzün doğuruyordu öfke:
iki ucunda kalemin
ebabil kuşları taş topluyordu.