paronoyalarla dolup taşan bir meclisin önünden geçiyoruz. biz yürüdükçe güneş daha çok parlıyor, yürüdükçe kaldırım taşlarından sinirli, kızgın bir alev yükselip yüzümüze çarptıkça, önünden geçtiğimiz mecliste de bir insanlık suçu daha işleniyor.
henüz bedeli ödenmemiş bir günde, öğlen sıcağı altında belamızı ararcasına şıpır şıpır ter dökerek yürüyoruz. birkaçımızın gölgesi oracıkta can veriyor, gölgelerimiz yok oluyor.
karşımızdaki dik 'çıkınçıkmazı'na baktıkça ayaklarımız küçülüyor. nefeslerimiz kesiliyor.
-taksiye binelim mi?
+binelim!
doğunun alışageldik sefilliğini sarı fosforlu bir kalemle vurgulayan bir taksi duruyor. biniyoruz.
fakat ilerlemiyor taksi. öğle yemeğine çıkıyor memurlar. trafik sıkışmış. çok büyük hata ettik, ilerlemiyor taksi. tam arka camdan sırtıma, başıma, minicik beynime sıcak bir balyoz gibi iniyor. arabanın içi ejderhaların fırını gibi. pişman oluyoruz. terliyoruz. derken o şarkı çalmaya başlıyor.
"sıcak! daha da sıcak olacak!" diye neşeyle mazoşist bir mutlulukla mevlasına ulaşmış radyodaki adam. o, "daha da sıcak olacak" dedikçe kuzey kutbunda 1.000 kutup ayısı ölüyor. nefes alamıyoruz. taksi cehennem gibi yanıyor. yaslandığım koltuğun içindeki demirler bile ateşle kızışmış.. sırtıma gamalı haç gibi saplanıyor, isa'ya "neden yalnız bıraktın beni?" diye yakınıyorum, adam "daha da sıcak olacak" diye şarkı söylemeye devam ediyor.
yol açılmıyor. daha da sıcak oluyor, yanımızdaki meclis atalardan göz kaçırıyor.
sıcak daha da sıcak oluyor..
çıldırıcak gibi hissediyorum.
en sonunda yol açılıyor. birkaç dakika sonra en nihayetinde barda buluyoruz kendimizi. buzdolabından yeni çıkmış bardağın eriyen buzlarıyla sidik kıvamını alan birayı içtikçe biz de gülüyoruz en sonunda, gülerek "daha da sıcak olacak" diyoruz..
gözüme bir seğirme geliyor. bütün anayasaları oracıkta veto ediyorum. kutup ayısı oluyorum. gözlerim kararıyor.