1. sözlük yazarlarından şiirler var amma ve lakin böyle bir şey yok, her zaman da şiir olmuyor, insanın düz yazı yazası geliyor. e uygun başlıkta olmuyor her zaman.
    konsepte aykırı diye bakınız vericeksiniz şimdi de; o da biraz entel birşey ya. ben gelemem öyle şeylere, başka bir sürü gelemeyecek kişi de vardır burda. burası sözlük içinde olduğu için daha bir samimi ortam sağlıyor. o yüzden açtım bu başlığı.

    şimdi gelelim benim yazmak istediğim anlatmak istediğim şeylere;

    sözlükcüğüm;
    önce taksimde arkadaşlarımla bir içkimi içimişim sonra da kahvemi; kafa hafif iyi. sonra gelmişim eve; annem diyor x kansermiş**. x'te annemin eski bir italyan arkadaşı, kendisini çok az tanıdım ama çok sevdim şeker gibi adam vesselam. işin kötü tarafı adam kabullenmiş olayı. %40 kurtulma şansı var; ama adam kurtulsam daha kötü diyor. dünya da sevdiğim yerleri geziyorum;
    istanbul'a da geliceğim ama haber vermeyeceğim diyor. bu arada bunları mail de yazmış. bu son mailimdir fln diye. 10 aydır da mail atmıyordu. bu yüzden atmıyormuş, atmayacaktım ama sevdiğim bir arkadaşımsın o yüzden atıyorum demiş.

    annem bunları anlattıktan sonra bir durdum. ulan dedim biz burda, yok staj belgesi gelmedi, yok salsa da ki esmerle bir muhabbete giremedik hebele kübele, diye yakınıyoruz. adam orda ölüceğini biliyor lan. ve bunu kabulleniyor ya. ulan biz burda götümüzden iki damla ter akınca, ah çok sıcak ah yandım, ah götümde ter izi çıktı mı diyoruz. adamın orda götünde tümör çıkıyor be. bir de tümörden kurtuldu diyelim, o kalın bağırsağı fln alıyorlar, adam karnındaki bir torbaya sıçıyor, cidden zor bir durum. ama bizim öyle alt komşu vardı, rahmetli, 90 a kadar fln yaşamıştı. çakı gibi de amcaydı. böyle bir olayı olduğunu da çok sonra öğrenmiştim, hiç belli olmuyordu. yani mutlu mesut yaşanılabilir; ama gel görki; adam da umut kalmamış, türkiye' ye gelirse bir umut vermeye çalışacağız elbette. umarım verebiliriz de.

    bu arada adam daha önce geldiğinde bana hediye bir polo tişört getirmişti hala giyerim, en sevdiklerimden biridir. dediğim gibi şeker gibi adam sözlük. böyle göbekli bir akdeniz adamı, kafa adam ya.

    sözlük;
    sonuç olarak hayatın kıymetini bilmek lazım; tabi bu köy götüne gitsin demek de değil. ama bir şükretmek lazım ya, allah'a inanır mısınız inanmaz mısınız, ya da neye inanırsınız, orası beni ilgilendirmez ama; içinizde bulunduğunuz güzellikler için bir şeye şükredin; içiniz de bulunduğunuz durum ne olursa olsun illaki güzel birşey vardır. bu söylediğimi de pollyannnacılık olarak düşünmeyin ben de sevmem pollyannacılğı. burda mesala ilk bakınca adamın ölüceğini düşünmesi kötü birşey; ama bir yandan kabullenmiş, bir yandan sevdiği yerleri son bir görüyor fln, off ne bilyim işte be....



    o değilde sözlük; giri bitince ctrl+f yaptım. dı yazdım oraya, sonra dı'ları sildim. dedim kendi kendime: adam geçmiş olmadı daha; ne geçmiş zaman kullanıyorsun .mına koyayım.

    çok zaman sonradan gelen edit: adam iyileşti çok şükür, iyileşeli de baya oluyor ya. sol frame de başlığı gördüm de aklıma geldi ben açmıştım bu başlığı fln diye. tey tey eski günler...
  2. her giri bir düzyazı olduğundan bolca bulunandır. hatta uzun girilerde bildiğin deneme yazarlığına soyunmus , ya da ansiklopedik bilgi veren arılar mevcuttur. tabi bu hiç fena değildir. sözlüğü ders çalışmak adına kullanışlı kılar ya da ne bileyim çalışma götü olmayan öğrenciye sözlüğe girme bahanesi verir.
  3. bir süre melankolik takılmak. işe yarar mı diyorum. düşün düşün.... hmm. bilmiyorum. o değil de sen de şizofren oldun galiba. yok be olm ne alakası var. bilmiyorum valla. kendini toparlaman lazım bana kalırsa. hmm doğru dedin işte şimdi ben bunu bir düşüneyim. ne düşünücen oğlum hayat boş eğlen coş. ya olmaz ki ama. öyle de melankoli senin gibi bi adama göre değil. o niyeymiş? çünkü sen spontan, umursamaz ve vicdan kavramı olmayan bir insansın? nereden biliyorsun sen bunları peki? ben aslında senim oğlum? ben yok da değilim. egon filan da değilim. direkt senim ben. peki ne diyosun melankolia hususunda. ayağa düştü iyice be hacı. baksana önüne gelen melankolik filan. yakışmaz sana. üstünde hoş durmaz yani. bırak onu emolarla sagopacılar yapsın. sen yine herşeyi at bir kenara. eski sen ol. ya da yeni bi sen ol. ne bileyim hatta başkası olma kendin ol. gençsin güzelsin daha çok kişiyi üzersin. peki ama çok da açılmıcam ben yine de. tamam melankolik olmicam ama şendul da olmicam. kapiş? tamam. senle orta yolu bulmamız iyi oldu. okay. see ya. ne lan bu yadim'de okuyon diye artis mi oldun. görüşürüz demeyi de mi çok görüyon bana? tamam be olm hadi görüşürüz. tamam. iyi bak kendine dediklerimi unutma gerçi çok da uzakta değilim biterim ensende. tamam be olm git hadi. tamam ben kaçar. bby...

    (bkz: behlül kaçar)
  4. uzaklara dalıp gitme , biliyorum çıkaramam seni bugün.. sormam gereken soru yoksa; ''sen bugün çıkaramayacağımı bildiğin için mi dalıyorsun '' mu olmalı..artık neye inanıcağımı bilemiyorum. başım çok ağır bugün.ne vucudum taşıyabiliyor, ne de yastık.. vucudum bir orkestra olsaydı beynim en gürültü çıkaranı , kalbim ise en asi takılanı olurdu heralde.. beyninin içinde 10 tane iş makinası çalışmanın ne demek olduğunu bilirmisiniz?

    yıllar geçip gidiyor, zaman sürekli akıyor. zaman bir akıntı demişler ve doğru söylemişler. geleceğe doğru ne kadar kulaç atarsam atayım, akıntı beni geçmişe sürüklüyor.. geçmişi insanın peşinden gelirmiş, koca bir yalan!.. insanlar geçmişe saplandıklarında bir daha ondan çıkamazlarki , hiç uzaklaşmadık ki geçmişimizden peşimizden gelsin geçmişimiz... çok mu seviyorum geçmişi? (gülüyorum)...şu sıralar çok gülüyorum düşmanlarıma çünkü onlar benim için zavallı birer fareler.. onların neden bu kadar rahatsız olduklarını adım gibi biliyorum.. onlar tehlike anında gemiden uzaklaşan fareler, ama geminin batmamasını bir türlü hazmedemiyorlar... gidin başka yerde kemirin pis yaratıklar... sizin gibi zayıf karakterli kişilerin kini, dostluklarından daha zararlı değildir.. uzakta geviş getirin..belki hazmedersiniz..

    aldanılmasın bugün dalıp çıkarmıyorsam uzaklardan, bu yapamayacağım için değil, yapmak istemediğim içindir.yoksa bugün herzamankinden daha kararlı ve daha güven doluyum.sanırım gri renk yok bende ya siyahım ya beyaz.satranç tahtası gibiyim ama hareketlerim biraz farklı.. hareketlerim , hakaret gibi geliyorsa bu senin beni anlayamamandan kaynaklanıyordur.

    verdiğim sözlere o kadar sadığım ki, yemin etmeye gerek duymuyorum.. ben napolyon gibiyim acı çekmenin, ölmekten daha büyük cesaret gerektirdiğine inanırım. acı mı paylaşırmısın? yok yok soruların sıralaması yanlış önce sormam gereken, ''paylaşmaktan anladığın nedir?'' olmalı.. talihli olanların horozları bile yumurtlarmış, kaderden anladığın bu mu? ne horozun var ne tavuğun ama yumurtan olmasını istiyorsun kader sana ne yapabilir önce senin birşeyler vermen gerekmez mi kaderi beklemek için?

    son söz bazen acı sözler sadece acı değildir.. söyleyen kişi acıttığını sanır ama aslında duyan kişinin içi acımaktan çok kanamıştır..

    30 ocak 2010 cumartesi
    homeless property tycoons
  5. henüz keşfedilmemiş bir gezegen vardı uzayın derinliklerinde. çok yalnızdı. karanlıktan da korkardı üstelik. başka diyarlar ona çok uzaktı. meteor bile uğramazdı ona. öyle şanssızdı işte. artık yalnızlığını kabullenmişti. karanlığı da kabullenmişti. alışacaktı tek başına uyumaya, karanlığa. bir gün beklenmedik bir şey oldu. bir uzay mekiği yaklaştı ona. içinde bir astronot vardı. sonunda varlığından birinin haberi olmuştu işte. gezegen çok heyecanlandı. içini bir sıcaklık kapladı. astronot iyi niyetli biriydi. amacı gezegenin kaynaklarını tüketmek filan değildi. o da kendi dünyasından kaçıp sığınmıştı gezegene. o da yalnızdı gezegen kadar. "sanırım hiç keşfedilmemiş bir gezegen buldum." dedi astronot kendi kendine. o da gezegen kadar heyecanlandı. gezegenden içinde yaşam izni istedi. gezegen mutluluktan öyle hızlı dönmek istedi ki, bir yılını bir saliseye indiriverecekti dönüş hızıyla. izin verdi astronota seve seve. artık yalnız kalmayacaktı. artık karanlıktan korkmayacaktı. artık hayatı iki kişilik yaşayacaktı. hep iki kişilik planlar yaptı o yüzden. her şeye astronotu da kattı. ilginç bir şey olduğunda "gördün mü?" diyebileceği biri vardı yanında artık. astronot da çok mutluydu. güzel günler geçirdiler beraber, çok güzel günler. gezegenin yanardağları harekete geçti bir gün. gezegen güvenmişti astronota. her zorluğu aşabilirlerdi birlikte. fakat bitmek bilmedi patlamalar, depremler. gezegen bunların astronotu kendisinden uzaklaştırabileceğini hiç tahmin etmedi. çünkü astronot bunu ona hiç hissettirmedi. fakat astronot korkmuştu. kaçıp gezegene sığındığı yalnızlığını özler olmuştu. bir gün gezegenden ayrılmaya karar verdi. kendi dünyasına dönecekti artık. gezegen inanamadı. astronot hep onunla olacak sanmıştı. ama birlikte bir yaşam kurmuşlardı. nasıl olurdu? inanamadı. astronot gitti. çok uzaklardaydı onun dünyası. gitti. gözden kayboldu. gezegen bir daha hiç onsuz olmayı düşünmediği astronotsuz kalıverdi öylece. bir daha volkanları harekete geçmedi. çünkü hep yağmur yağdı. yağmurlar bitmek bilmedi. gezegen bir yandan anlıyordu astronotu. onun da bir dünyası vardı ki. onu bu kadar kendi atmosferinde tutmaya ne hakkı vardı. bir yandan da astronota korkunç bir öfke duyuyordu. yıldırımlar düşüyordu yüzeyine. hissettirmemişti bi gün gideceğini. gezegeni de bu düşünceye alıştırsaydı, her şey yolundaymış gibi davranmasaydı daha kolay olabilirdi. şimdi gezegen eskisinden daha yalnız hissetti kendini. çünkü hayatı iki kişilik yaşamaya alışmıştı bir kere. nasıl her şeye kattığı astronotu her şeyden çıkaracaktı?! bu çok fazla eksilmek demekti. eksildi gezegen. yaşam enerjisi kalmadı. içi söndü. karanlıktan daha çok korktu.
  6. fakir pencereler de ışıkda azdır…

    umudun aydınlattığı pencerelerde akisler siliktir,hüzünler değişiktir.

    gidip gelen sancılar kıstırır insanı köşeye bir duvar kenarında..

    istanbul un aydınlık ve zengin sokaklarına inat tüm terbiye kurallarını unutur insan..

    ana avrat düz gider böyle gecelerde bedenler ve ruhlar..



    adına aşk bulaşan her türlü fiili icra etmek meşrudur böyle akşamlarda istanbulun is kokan sokaklarında…

    sessizliğin hüküm sürdüğü boşluklarda bir isim haykırabilmektir yaşamak en gür çığlığınla..



    ve sevmek,karşılık beklemeden,en büyük erdemdir.
  7. majestik güzel şarap, ama ben bira içiyorum.


    salonumun duvarları gül kurusu. yalancı insanları sevmiyorum. minik hesapların bana bu denli kolay çelme takabilmesi çok acı. kendimi bir şeylere kaptırmakta üstüme yok. oysa sana beni sevmeme hakkını kim veriyor ki? kadınlara verilen seçme ve seçilme hakkı daha geniş kapsamlı tutulmalıydı. cumhurbaşkanı olmak değil, anne olmak istiyorum. çok mu zor? galiba. sex and the city izlerken mutlu olurum sanmıştım. ama bu mu yani sistem, anlamıyorum. louis vuitton marka bir çantaya sahip olmak mutlu olmaya gerçekten yetiyorsa, hemen bugün para biriktirmeye başlayacağım.


    kapağı açılmayan çamaşır makinalarından nefret ediyorum.


    evimin karşısında dünyanın en dandik spor salonu var. belki de oraya gitmeliyim. geçmişten kaçmak için koşu bandını kullanırım, onca çabaya rağmen bir adım bile ilerleyememiş olmak gerçekten çok eğlenceli olacak, yine, yeniden. evet komik olmaya çalışıyorum ama çabalamadığım zamanlarda daha başarılıyım. söylediğim şeylere gülmen beni iyi kılardı. çekmecemde sana özel bir kupa olması, ne bileyim işte bir çift terlik filan. oysa bağ kurma konusunda dünyanın en başarısız kadınıyım. ne dedin canım, umurunda bile değil mi? hmm.


    olmayana bu kadar gerçeklik katmak benim yeteneğim.


    şimdi mesela o kadar uzakta olmanın bir lüzumu var mı? karşımdaki şu siyah armuta yayılıp rakı içerek film izleyebilirdin ben bu satırları yazarken. ama yapmazsın. zira yapacak olsan, ne işim var benim kelimelerle? kedi yavruları hiçbir şey için yeterli değil, söylemiştim. ama bazı şeyler de fazla anlamsız. bana can sıkıntısını anlatamazsın. bana su sızdıran boruları anlatamazsın. bana çalışmayan zilleri anlatamazsın. anlamak istediğim tek bir şey var, o konuda da dünyanın en suskun adamısın.


    can yücel şiirleri rakı kokuyor.


    halbuki çözüm kolay. evime internet bağlatabilirim. uyuşturucuya başlayabilirim. dudaklarımı şişirtebilirim. kendimi budizme verebilirim. cilt bakımına gidebilirim. bir işe girebilirim. alışveriş yapabilirim. yeni bir dövme yaptırabilirim. evime taksitle güzel mobilyalar alabilirim. deri pantalonlar giyebilirim. adımı unutana kadar içebilirim. yemek yapmayı öğrenebilirim. dans kursuna başlayabilirim. tüm bunlar bana seni unutturur. ama unutmak istediğime tam olarak emin değilim.


    uyumam gerektiği halde uyumuyorum.


    filmlerde hani özel günlerde toplanan kalabalık aileler vardır, belki yirmi otuz kişi şükran günü için bir araya gelir. herkes eğlenir. hediyeler vardır. yeni sevgililer yemeğe getirilip tanıştırılır. bebekler ve eksilen yaşlılar vardır. herkes eğlenir. eski şakalar yapılır ve hindili yemeğin öncesinde aileden biri esprili bir konuşma yapar. herkes eğlenir. akrabalarıyla zerre alakası olmayan sleeplessbeauty o sahnelere özenir. sağlam ilişkilerimiz olsa ne değişirdi ki. halam dolma yapar ve bana laf sokardı. dayım bana islam aşkıyla bezeli öyküler anlatırdı. kuzenim sigarasını gizli içmek zorunda kalırdı. babam sıkılırdı. annem güzel giysiler içinde güzel bir kraliçe olarak sabrederdi. tatlı ve tombul yengem bana yine 'özgür kız' derdi, güzel amcam kucağında havaya kaldırır eğlenceli şeyler söylerdi. büyük dayım masanın iti olarak tüm enerjiyi emerdi. yıllardır görmediğim tanımadığım akraba çocukları ile kaşılıklı sıkıcı bakışmalar ve naberler tüketilirdi. eteğimin boyu illa ki birilerini rahatsız ederdi. kimse eğlenmezdi. zaten sayende, tanıştıracağım bir sevgilim de olmazdı. neyse ki şükran günü diye bir şey yok. ama üzülecek başka şeyler var.


    ceylan ertem'in sesi, senin gözlerinden bile güzel.


    bence tenin güzel kokuyor. ne bileyim sevişsek her şey güzelleşiyor. konuştuğun zaman gülebiliyorum. çabaladığım zamanlar sarhoş olmanı da umursamıyorum. sarhoş olduğum zamanlar bacaklarımı sallıyorum ve susuyorum. saçların da güzel hem. yine de şu evde nefes alan tek varlık benim ve bunlar hiçbir şeyi değiştirmeyecek. olmuyorsa olmuyordur. çabayla güzelleşen ilişki diye bir şey yoktur. bahçemde narlar yok diye üzülecek değilim artık. bahçem yok ki, nar da neymiş?


    dün, kafana bir çöp tenekesi düşsün diye dua ettim.


    her şeyi bırakıp ailemin yanına dönsem mesela, ne kadar dayanabilirim? ya da tut ki öğretmen oldum, bu beni kaç ay eğlendirecek? yurtdışına yerleşsem mesela, isviçre'ye filan, iyileşir miyim? bana bunları düşündürecek kadar önemli olmana lanet ediyorum. karşına dikilip "neden böyle oldu!" diye bağırsam hiçbir şey değişmeyecek. zaten ilişkiler bir valize sığdırılabilecek kadar ergonomik bu devirde. ben kalbime bile sığdıramıyorsam, bu benim abartı kabiliyetimdendir. bu yazıyı okusan "ne saçmalıyorsun!" dersin. ama bu yazıyı okumayacaksın. bu yüzden umursamıyorum.


    tarot kartlarım sana benzeyen adamlarla dolu.


    dört saat sonra giyinmeye başlamalıyım. sonra gidip pasaport için fotoğraf çektirmeliyim. sonra alman arkeoloji enstitüsü kütüphane'sinde araştırma yapmalıyım. sonra gülhane'deki ceviz ağaçlarına selam verip, arkeoloji müzesinde erken bizans'tan kalma levha lahit parçaları hakkında sunum yapmalıyım. sonra kıvırcık saçlı bir kadını eve getirip ona kahve yapmalıyım. sonra sarışın bir kadınla taksim'de bira içmeliyim. sonra küçük burunlu bir kadının evine gidip beni mutlu etmeye çalışmasına izin vermeliyim. sonra ağlayamayacak kadar mutsuz halimle uyumalıyım. rüyamda seni görmemeliyim. ama göreceğim.


    ajandam çıplak kadın çizimleri ve küfürlerle dolu.


    sen mesela, aslında yoksun. o yüzden yazıyı üzerine alınmaya çalışan herkes bir yerde tıkanıyor. arkalarına baktıklarında bir mendil göremiyorlar ve küfür ediyorlar. oysa ben vaadlerden ve tahminlerden çok uzaktayım. kendime hayali kahramanlar yaratıp, sonra beni umursamadıkları için saçlarımı kesebilirim. gerekirse rujumu suratıma dağıtıp küvette ağlayacak kadar bile klişe olabilirim. yapmıyorsam, sebebi gözyaşlarımın ve küvetimin olmaması.


    seni seviyorum dudaklarıma çok yakışıyor.


    samimiyetinden şüphe ediyorum ve bu çok alçakça. bende şüpheye yer bırakmayacak kadar net olman gerekirken, yüzünü bile zor seçiyorum. tüm bunların sorumlusu sensin ve kendini cezalandırman gerekiyor. ama her isyanımda tek ayak üstünde saatler geçirmek zorunda kalan ben oluyorum. bunu niye yapıyorsun? güzel yazılar yazıyorum ve incecik parmaklarım var. ısrar etmeyi sevmem ve çok güzel kahve yaparım. dudaklarım kadife kaplı ve güzel bacaklarım var. tüm bunlar bana aşık olman için yetmeliydi. yetmemesinin sebebini kendimde arayacak değilim. zaten uykuyla aramdaki o ince çizgi, yarınımı da en az bugünüm kadar berbat kılacak.


    kader kısmet mukadderat.


    not: la-isla-anita.blogspot.com'da bu yazı mevcuttur, evet ancak blog benim olduğundan sorun yok. not düşmeyince giri siliniyor. amaç bilgi yani, reklam değil.
  8. boğazımı düğümleyen bir şey var şu sıralar. nedense hala adını koymamakta ısrarcıyım. günlük telaşlarım mı diye düşündüm. hayır olamaz, kendimizi kandırmaya gerek yok. en sevdiğim arkadaşım olan iç sesimde küskün bu aralar bana. nedense konuşmuyor, dertleşmiyor benimle. uzunca zaman onu dinlemeyi reddettiğimden olabilir. ama ona anlattım, bana hak vermiyor. bir de size söyliyim. insanlar.. evet her gün yanımızdan gelen geçen bizim görmezden geldiğimiz insanlar, ve bizi görmemek için çaba sarf edenler. herkes yorgun değil mi kendi hikaylerini bulamamaktan. en mutlu oldum dediğimiz anlarda yalnız kalışlarımıza da ortak değiller mi kaderlerinde. gülüşlerinin arkalarına saklamaktalar duygularını. bazıları da ihanete sarılmış baş etmeye çalışıyor. herkes sahip değil midir kalbinin ay ışığına? ve neden vazgeçmekten vazgeçmiyorlar? farkında değiller mi insanın kaybettiği değerin? neyse bu işte. herkes bir yol bulmaya çalışmıyor mu sahte mutluluklarını maskelemek için. benimki de susuşlarım işte. itiraf edemediğim yalnızlığımın en vefakar dostu. sessizlik kelimeri istila etmekte. ve ben bu zaferi saniyelerle kutlamaktayım. kişisel düş avuntularımı bir mezara gömüp sadece susmakta, canım acıdıkça daha sesli susmaktayım.
  9. lale kokulum, al dudaklım, pembe yanaklım, ela gözlüm, gül yüzlüm. yarim. sen arkadaşlarınla sıcak muhabbetlere soyunurken gülizarda. ben yağan her yağmurda ateşimi söndürmeye çalışıyordum. gözyaşlarımı da kattığım her damla ateşimi dindirmeye çalışıyordu da buharlaşıyordu üstüne inemeden.

    gece zifiri karanlık. kendimi bile göremiyordum. duruyordum olduğum gibi. bir tek damlaların çıkardığı monoton melodiyi duyuyordum. sanki bu tekdüzeliği bir tek gözyaşlarım bozardı kalbime inebilseydi eğer. belki dindirirdi acımı. söndürürdü yangınımı. akabilseydi kalbime. dayanabilseydi sıcağa...

    böyle sıcakken kalbim. öyle kavururken beni yangınım. nasıl yakmazdı seni ateşim, çözmezdi buzlarını kalbinin, tutuşturmazdı mühürlü defterini?

    kül oldu kalbim. ne zaman konuşsan yüzüme doğru. hissetsem nefesini. savrulurdu küllerim rüzgarın istikametinde. ben. karşında gözleri dolan. aklı karışan. gözlerine bakarken nefes aldımsa da hiç veremedim. verebilseydim alırdın belki sönmüş ateşimin kokusunu...

    gelebilseydi gözlerimiz karşı karşıya. çekinmeden. dürüstçe. korkusuzca. çok daha fazlasını ima ederdi küllerimden. ve o vakit daha iyi anlardın. olanı biteni. aşkımı. yangınımı.

    her sorunu çözerdin aslında.
    inebilseydi gözyaşların kalbine donmadan.

    her şeyi değil bir şeyi kesinlikle bilirdin.
    kurumasaydı göz pınarların.

    ağlayabilseydin yeni doğmuş bebek misali. benim gibi...


    böyle bir nick yok ama olabilir de