islam dininin ruhbanlığa bakış açısını ve tarihte dikkatimizi çeken bazı noktaları şu şekilde toparlayabiliriz.
ruhbanlık, arapça "rahibe" fiilinden gelmiştir. “ rahbe” kelimesinin anlamı korkmaktır. kur’an-ı kerim’de olumlu anlamlarda kullanılmıştır. “terehheb” fiili ise hak teala’ya en mükemmel şekilde kulluk etmek anlamına gelir ve ruhbanlık yapmak anlamında kullanılır. “rahib” korkan demektir ve çoğulu “ruhban”dır. “tebettül” bazen ruhbanlık anlamında kullanılmıştır. "burhân-ı kâtı’ " isimli farsça sözlüğe göre ruhban kelimesinin kökü farsçadır ve ruh ile bân kelimelerinden oluşur. ruh 'zühd', bân 'sahip' anlamında olmak üzere ruhban zâhid demektir.
kur’an-ı kerim’de geçen “kıssîsîn” ( tekili kuss, kıssîs ) kelimesi hıristiyanların önde gelen âlimleri şeklinde tanımlanır. keşiş adı da verilen bu zümre sebebiyle hıristiyanların müslümanlara daha yakın olduğu belirtilir. allah, kur’an’da halkın mallarını haksız yere yiyen “ahbâr”ı kınamıştır ki ahbâr hıristiyan ve yahudilerin papaz ve hahamlarına verilen isimdir. allah, bütün haham ve papazları değil sadece bunları kınamıştır. ( tevbe 9/34 ) diğer bir yerde de allah’ı bırakıp ahbârı ve rahipleri rab edinen yahudi ve hıristiyanlar kınanmıştır. hıristiyanlar hiçbir zaman rahiplere rab/tanrı dememişlerdir. onun için “rahipleri rab edinmek” allah’ın haram kıldığı şeyleri helal kılmaları, helal kıldıklarını da haram saymalarından, hıristiyan cemaatinin de bu konuda onlara uymaları şeklinde yorumlanmıştır.
hadislerde bahis konusu edilen rahipler önceki ümmetlerden abid, zahid, münzevi ve dindarlardır. rahip cüreyc’ten övgüyle söz edilir. ( buhari ve müslim ) hz. peygamber, savaş için sefere çıkan orduya ve komutana, manastırlarda ibadet eden rahiplere ve keşişlere dokunulmaması için direktifler vermişti. ( ibn hanbel ) necran’da kıyıma uğrayan
hıristiyanlardan kur’an’da sempatiyle bahsedilir. ( buruc 85/4 ) hz hatice’nin amcası varaka b. nevfel ve hz. osman’ın dedesi abduluzza hıristiyanlardandı. bedeviler tepelerde inşa edilen manastırlardan yayılan ışıklarla yolarını tayin ediyorlar ve buradaki rahip ve keşişlerden yardım görüyorlardı. bu nedenle bu insanlar araplar için saygı değer kişiliklerdi.
taberi’nin tarihinde geçen circis isimli ( st. george, m.ö. 303 izmit ) şahıs bir veli hatta nebi olarak kabul edilir.
“ ortaya koydukları ruhbanlığı biz onlara farz kılmadık fakat onlar bunu sırf allah’ın rızasını kazanmak için yapmışlardı. ama buna gereği gibi uymadılar. bununla beraber onlardan iman edenlere sevaplarını verdik, içlerinden birçoğu ise günaha girdi.” ( hadid 57/27 )
bu konuda bazı hadisler şöyledir : “ben ruhbanlıkla emrolunmadım.”, “ruhbanlık bize farz kılınmadı.”, “islam’da ruhbanlık yoktur.”
cenab-ı hakk’ın “müslümanlara en yakın olarak hıristiyanları bulursunuz.” dedikten sonra “çünkü içlerinde keşişler ve rahipler vardır.” buyurup, bu yakınlığı onlara bağlaması ( maide 5/82 ) ruhbanlıktan bahseden ayetle ( hadid 27 ) ruhbanlığın ve rahiplerin kötülenmediğini gösterir.
hz. isa’dan sonra o inananlar zorba bir kral tarafından yok edilmişti. içlerinden pek azı kalınca onlar da dağlara çekilip, zulümden kurtulmaya hem de ömürlerini allah’a adamakla geçirmek istediler. böylece dağlarda, tepelerde manastırlar oluştu ve ruhbanlık denen zühd hayatı ortaya çıktı. ( ibn kesîr tefsiri )
rahip imajı ilk müslümanların olumsuz ve kötü bulup kaçındıkları bir şey değildi. tam aksine rahipler onlara göre örnek alınacak kişilerdi ve bunun için araplar dünyadan el etek çekip kendini ibadete veren dindar müslümanlar için, onları övmek maksadıyla rahip ünvanını kullanıyorlardı. veysel karanî (ö.37 ), ünlü fıkıh âlimi ebubekir b. abdurrahman ( ö.94 ), mu’tezile âlimi isa b. subayh ( ö.226 ), âmir b. abdullah, osman b. sevde’nin annesi bunlardan birkaçıdır.
ünlü sufilerden ibrahim b. edhem, beyazıd-ı bestâmî ve cüneyd-i bağdâdî’nin rahiplerle olan görüşme ve tartışmaları dikkat çekicidir. cüneyd-i bağdâdî’nin rahipleri anlatan kitabu’r-ruhbân isimli bir eseri dahi mevcuttur.
gazali’ye göre ruhbanlık ve seyyahat ( münzevîlik ve gezginlik ) önceki dinlerde olduğu gibi farz olmamakla beraber iyi bir şeydir ve bir müslüman gönüllü olarak böyle bir yaşam tarzını tercih edebilir.
ibn arabî ruhbanlığı yorumlarken daha evvel bu konuda yapılan yorumları aşar ve çok farklı bir bakış açısı getirir. onun düşüncesinin merkezinde “kim güzel bir çığır açarsa bu çığırda gidenlerin aldıkları sevap kadar sevap alır.” hadisi yer alır. buna göre, insanlar sırf allah rızası için ellerinden geldiğince bir takım adil ve hikmete uygun kurallar ve kanunlar ortaya koyarlar. bunlara “nevâmis-i hikemiye” adı verilir. allah, insanların kalplerinde bu kanunlara saygı duyma hissini yaratır. insanlar saygı duydukları bu kanunlara uyarlar ve gereğini yaparlarsa sevap kazanırlar. çünkü hak teala, özü itibariyle hikemî ve âdil olan bu kanunları kendi koyduğu şer’î hükümler gibi sayar. müslüman hanedanlıklarda tarih boyunca çeşitli fermanlar çıkarılmış ve kanunnameler yapılmıştır. eğer bunlar adalet, hikmet ve toplumun maslahatı esasına uygunsa gerçekleştirilen uygulama güzeldir. bu izah ruhbanlığı da içine alan geniş bakış açılı bir açıklamadır.
tasavvuf tarihinde hiçbir zaman “ruhban” veya “kıssîsîn” yani rahipler ve keşişler diye bir zümre ortaya çıkmamıştır. bu adı almamakla beraber tasavvuf tarihindeki bazı zümrelerin hayat felsefelerine, yaşam tarzlarına, kılık-kıyafetlerine bakılarak bunlar rahiplere ve keşişlere benzetilmişlerdir.
not: prof. dr. süleyman uludağ'ın konuyla ilgili bir makalesinden yararlanılmıştır.
dungeons and dragons da cleriğe yapılan ve aslında çok da kötü olmayan türkçe çeviridir