|
|
- bir sene önce dalga konusu olabilecekken şu anda gerçekleşmekte olan durum.
- roberto carlos gibi topçuyu yaşı itibariyle gereksiz olarak yorma durumudur.
- oynayacak tabi ne var yani futbolcudur sonuçta. ne kadar kaliteli olursa olsun bu işi yaparak para kazanıyor türkiyenin nasıl bir yer olduğunu hangi kalitede takımlarla mücadele ediceğini de gelmeden önce araştırmıştır heralde.şaşılmaması gereken durum.
takım bakidir futbolcu geçici
- (bkz: şanlıurfaspor un roberto carlos a karşı oynaması)
- şanlıurfaspor'un sağ kanattan nefis bir ortayla bulduğu gol düşünülecek olursa, o kadar da abartılmaması gereken durum.
- şövalye anılarını bilir misiniz? haçlı seferlerinde gazilenmiş şövalyeler, o zamanlar emeklilik sistemi olmadığından ve kim bilir nerelerinden gazilendilerse artık savaşa da gidemediklerinden köy köy dolaşıp anılarını anlatır, dinleyenlerin verecekleri üç beş kuruşla karınlarını doyurmaya çalışırlarmış. ah, hayır, tabii ki roberto carlos'a gazilenmiş futbolcu eskisi demek istemiyorum, şimdi size anlatıp bu konuyla ilintilendirmeye çalışacağım olayı daha önce anlatmış olabilirim. ne yapalım, insanın başına böyle olaylar çok sık gelmiyor, ayrıca da bunağım.
evet, bunağım. geçenlerde wondrous'un bir başlıkta, üç beş giri kadar yukarıdaki bir bakınızı ayniyle yeniden bakınızladığını görüp mal bulmuş mağribi gibi anında ispiklemiş, garibim ne yapsın, mecburen girisini silmek zorunda kaldığından "ulen gudik ispikledim be" diyerek gerim gerim gerinmiştim. oysa bir süre sonra camel'ın, başka bir başlıktaki girim için şu mesajı attığını görecektim, "abi, aynısını yukarıya da yazmışsın." sözlüğe huzur evinden yazan biri olduğumu bildiklerinden hoş görüyorlar canlarım, siz de öyle yapın.
1988 yazında bir iş için oltu'ya gitmiş, birkaç hafta ilçedeki karadeniz oteli'nde kalmıştım. otel'de tanıştığım ve elementeri ingizlicemle çat pat anlaşabildiğim bir turist vardı, bölgede benim bildiğim kadar ingilizce sözcük bilen (30-40) başka biri olmadığından kısa sürede arkadaş olmuştuk. köy köy dolaşıp otantik müzik kayıtları yapıyordu adam, işim olmadığı zamanlarda ona eşlik ediyor, birlikte düğünlere, mevlütlere, sıra gecelerine filan gidiyorduk. bildiğin teyp taşıyordu yanında, gittiğimiz yerlerde müziksel form içeren her sesi kaydetmeye çalışıyordu. oltu deresi kenarında demlenen gruplara katılıp çiğ köfte eşliğinde rakı götürme muhabbetlerine değin müzik bulabileceğimiz her yere gittik. sonra benim oradaki işim bitti. eşyamı toplamış otelden ayrılmak üzereyken bana yaşadığı ülkedeki evinin adresini ve telefon numarasını verdi. mutlaka onu ziyaret etmemi, başka ülkeleri görmenin çok önemli olduğunu söyledi. hatta benimle terminale kadar gelip uğurladı. o da zaten kısa bir süre sonra iran'a, hazar kıyılarına gidecekti.
oltu berduşarıyla dere kenarında rakı içen o adam peter gabriel'di.
bu olayı başlıkla ilintilendireceğimi söylemiştim, ama yorgunum. bir süre kanapeye uzanıp dinlenmek istiyorum. bir zahmet ilintilendirmeyi siz yapıverin.
- yukarıdaki giriyi refere etmek gibi olmasın, mesajlardan anladığım kadarıyla yeni bir ilintilendirme gerekiyor sanırım. bugün şövalye günümdeyim, fakirden alıp zengine veriyorum. hemen kaşınızı yukarı kaldırmayın, fakir bendeniz, zengin sizsiniz.
1998 yılını (bak şimdi, cumhuriyetin 50'den sonraki minvali gibi her on yılda garip şeyler olmuş hayatımda. içinde bulunduğumuz yıl aklıma geldi de kesin bu yıl yine bir şeyler olacak, dur bakalım) 1999'a bağlayan yılbaşına on gün varken bir iş için bodrum'a gitmiş, birkaç hafta liman meydanı'na çıkan sahil yolundaki deniz otel'de kalmıştım. iş dediğim hikaye, o dönemde hayatım bok gibiydi, bulunduğum yerde kalmaya devam etsem kafayı yiyecektim. bodrum'a yılbaşı akını henüz başlamamıştı, yazın kalabalıktan giremediğiniz barlar sokağı'nda in penaltı atıyor, cin tutamamış gibi yapıp eğlenmeye çalışıyorlardı. hiç unutmuyorum günlerden pazartesiydi (şimdi takvimi açıp da, "birader o yılbaşına on gün kalaya baktım, pazartesi değil" nevinden mesaj atmayın, yine refere olacak, bunağım ben). gün boyu otel odasından çıkmadım, gece sigaram bitince meydana gidip sigara aldım. e, meydana gelmişken barlar sokağına girmemek olmazdı, her birinin içinde üç beş inşaat işçisi bulunan barları geçip kimsenin bulunmadığı ora bar'a girdim. ortada barmen bile yoktu, bara oturup bir süre bekledikten sonra geldi, ben de bir konyak söyledim. barmen bir süre bekleyip içkimi tazeledi, sonra şişenin hepsini satın almak isteyip istemeyeceğimi sorduktan sonra tekrar arka tarafa gitti. koca barda tek başıma remy martin şişesiyle otururken içeri bir kız girdi, montunu çıkarıp köşedeki piyanonun başına oturdu ve hem çalıp hem söylemeye başladı. gerçekten güzel söylüyordu, sesi duyan barmen bulundu geldi, şarkı arasında ingilizce bir şeyler konuştular. geçen on yıl içinde ingilizcemi iki kat ilerletmiştim (60-80), az buçuk anladım, barmen "hoş geldin" dedi, kız da teşekkür etti. barmen tekrar arkaya gidince barın üst kısmına asılı konyak kadehlerinden birini alıp peçeteyle güzelce sildikten sonra bir miktar doldurup piyanonun üstüne bıraktım. kız gülümsedi filan. sonra ayağa kalkıp piyano eşliğinde söylediği şarkıyı çıplak sesle (yanlış anlaşılmasın, enstrümansız demek istiyorum) söylemeye devam etti ve o şekilde bir süre dans ettik. sonra ben tekrar bara oturdum, birkaç şarkı daha dinleyip tek başıma otele gittim ve uyudum.
işte o bodrum berduşuyla da konyak içip dans eden kız norah jones'tu.
ne? roberto carlos da bir zamanlar kariyerinin başında değil miydi? allah bilir rio plajlarında kutu bira boşlarıyla tek kale de oynamıştır.(muzevir, 17.01.2008 22:04 ~ 22:08)
- rahmi koç'un kızarmış ekmek, beyaz peynir, bir bardak şekersiz çay içmesi kadar normal birşeydir. o nasıl ki zengin diye her öğün chautebriand yemiyorsa roberto carlos da her maçını yılıdzlar karmasıyla yapmak durumunda değil ya canım.
- "ya oynamasaydı ne olurdu acaba?" şeklinde yanıtlanması gereken cümledir.
(bkz: düşünmek bile istemiyorum)
- yoo kimse itiraz etmesin.
bu ülkenin futbolundan onca insan geldi geçti de, roberto carlos gibisi geçmedi.
hataları bile en kolay bağışlanacak adamdır carlos.
onun kadar yol gösteren başka biri yok. bir simya formülü.
piyano tuşlarının üzerinde yürürken, sanki ayaklarıyla şarkı söylüyor çocuklara.
gözleri uyku tutmuyor ya, maçlardan sonra çocuklar için gökyüzüne çıktığını düşünüyorum bazen.
cennet çocuklarının maçı oluyor akşamları..
gökkuşağının saçlarından çizilmiş kaleler var.
aydede onu bekliyor, "nerde kaldı bu adam?"
çocuklar tavşan kadar hızlı.
roberto carlos bir kaplumbağanın içine girmiş, kaplumbağanın sırtında mumlar yanıyor.
gökyüzünde her şey ışık hızıyla ama, roberto carlos'dan başka hangi futbolcu, bir kaplumbağaya ışık kadar hız verebilir ki!
bazı geceler gökyüzüne baktığınızda yıldız kaydığını görürsünüz ya...
ben diyorum ki...
sırtındaki mumla kaplumbağanın içindeki roberto carlos koşuyor.
kayan yıldız, onun mum ışığı...
tıpkı sol kanatta, sokak çocuklarıyla bile futbol oynasa, sempatisini ve ciddiyetini yitirmeyen roberto carlos'un ışığı gibi.
bugün diğer takım taraftarlarının bile sempatiyle baktığı ve çocuklarına sevgisini yasaklamadığı tek futbolcudur carlos.
ondaki futbol terbiyesi, şu sıralar en anlamlı ders kitabıdır.
dünyanın en büyük takımlarında futbol oynayıp, ardından da urfasporlu futbolcu kardeşleriyle aynı ciddiyette mücadele etmek, ancak roberto carlos'a hastır.
o maçta da gördüm ki, bütün sahipsiz çocuklar onun evlatlığıdır.
urfaspor maçından sonra carlos'un ne yaptığını merak etmiyor musunuz hiç?
sahaya evlatlığıyla birlikte çıktığı bir maçtan sonra?
hakkı yalçın
- sen yıllarca barcelona'ya valencia'ya liverpool'a karşı oyna sonra gel şanlıurfaspor'a karşı... tövbe tövbe
(bkz: roberto carlos'un şalvarspora karşı oynaması)
|