"pantolon paçalarını çorap içine sokun" önerisinin neresi akıllara zarar anlamadım.
kene vakaları ekseriyetle nişantaşı'nda değil, yakınlarda hiçbir sağlık kuruluşunun bulunmadığı kırsal kesimde oluşuyor. sağlık kuruluşu olmamasının sebebi de sanırsam sağlık sisteminin acizliğinden ziyade ortamın bildiğimiz dağ taş olmasından ibarettir. kenelerinse bilhassa arazilerinde çalışan çiftçilerin paçalarından vücutlarına ulaştığı ve zarar verdiği vakalardan çıkan bir sonuç(muş). herhangi bir kene vakasında tıbbi yardımın da hemen alınamayacağı bu kadar açıkken, saldırıdan korunmak için oldukça akılcı ve pratik bir çözüm üretilmesi ve bakan tarafından önerilmesinin neresi akıllara zarar, neresi kötü bilemiyorum.
devlet adamı eleştirmek son günlerde o kadar moda oldu ki artık eleştiri mantık süzgecine hiç takılmadan, sebepler neymiş bakılmadan ince çorabın içine sıçıp kurbanın ağzına ağzına vurulup duruyor.
akıllara (aklınıza diyeyim, benim aklım değil) zarar bu yöntemi öneren insan neresinden baksan tıp profesörü, çıkıkçı falan da değil. hiç araştırma zahmetine giren var mı bu kariyeri acaba merak ederim?
kene olaylarıyla ilgili pantolon paçalarını çorap içine sokmak gibi akıllara (en azından benim aklıma) zarar bir önerisi olan sağlık bakanı. bir ülkenin bazı bölgelerinde sağlık kuruluşu olmaması, ortamın dağ taş olmasından değil, sağlık sisteminin acizliğinden ve o ülkenin insanlarına verdiği değerden kaynaklanmaktadır. sosyal devlet denen şey; şehirde yaşayan insanlar kadar, o dağ taş denen yerde yaşayan insanlara da hizmet götürmek zorundadır. fakat ülkemizde bunun uygulaması maalesef pek görülmemektedir.
kene çözümünün akıllara zarar mı değil mi olduğu tartışması içindeyken, aklın yoluyla sezarın hakkını sezara vermekle iktidar dalkavukluğu yapmak arasındaki ince çizgideyiz.
açıklığa kavuşmak için önce kene çözümünün önerildiği nokta olan "dağ taş" için sözlük anlamını vereyim:
"sağlık kuruluşu olmamasının sebebi de sanırsam sağlık sisteminin acizliğinden ziyade ortamın bildiğimiz dağ taş olmasından ibarettir."
üretilen kıvrak zeka ürünü metaforları anlayamayıp ciddiye alan, kurulan tüm ambiyansı yıkıp geçen insanları çok görmüştüm ancak bu kez daha da vahim bir örnekle karşı karşıyayım. en saf anlamıyla "daş taş, bayır çimen" diyorum, bu kez de dağ taş lafıyla hakkari metropolitanını tanımlamışım gibi anlaşılıyor.
bu derece bir disleksi vakasına ihtimal vermediğimden dolayı karşılaştığım durumu bir şeylere muhalefet olma adına yapılan bir tecahül-ü arif olarak nitelendiriyorum. türkiye'de sağlık sistemi gün olup düzelince kilometrede bir tıp fakültesiyle mi karşılaşacağız, kene ve çiftçinin başbaşa olduğu tarlalarımız yanlarına birer sağlık ocağı mı dikilecek, muasır medeniyet dedikleri bu mu bunu sorguluyorum.
hazır dağdan taştan keneden yola çıkıp levent kırca tadında bir tavırla konuyu keneye bulunan çözümün akılcıllığından sağlık sistemindeki sorunlara çekiyoruz, finali de buna uygun yapalım:
"böyleleri başımızda olduktan sonra daha çok muhalefet edelim derken maymun oluruz."
(arkaya ankaralı turgut'dan bir elektrobağlama partisyonu gelsin.)
baktım sözlükte tartışma var hemen ben de dalayım.
recep akdağ'ın "normaldir" dediği vaka, sadece bir anestezi uzmanı olan bir hastanede, göz ameliyatının anestezisini uzman dışında birilerinin yapması sonucu 3,5 yaşında bir çocuğun ölmesi. kendisine daha sonra "anestezi uzmanı açığı mı var?" şeklinde soru yöneltildiğinde de "bilindiği üzere, türkiye'deki uzman sayısı her ameliyat masasının başına bir uzman dikmeye yeterli değildir" demiştir.
dikmek için ne kadar çaba harcandığı da ortada. hastaneleri devletin sırtındaki kambur olarak görüp kendi haline terk eden bir hükümet ve meclis olduğu da ortada. tabi içinde tedavi gören ve çalışanlarla beraber.
ve anesteziyi acaba kim yaptı, yapan kişi ne kadar deneyimliydi, bu konuda sayın bakan ne diyecek acaba. ama fikir olması açısından ben birşey diyeyim: cerrahpaşa tıp fakültesi/!chaghdash. buradaki aşçı, hiç anestezi yapmadığını, sadece doktora asistanlık yaptığını, fakat kendisine anestezi eğitimi verilerek burada istihdam edilmek istendiğini belirtmişti.
buna benzer onlarca olay yaşandı bu ülkede, bu olayın da altında yatan asıl hatanın nerede olduğu ortaya çıkacaktır ama bu olaya böyle hassasiyetle yaklaşan medyamızın çıkıp da bunu bize duyuracağına inanmıyorum, çünkü daha önce de bunu asla yapmadılar.
konu dışı da olsa, bir de kene meselesi var tabii. "pantolonlarını paçalarına soksunlar" diyen insan ben olabilirim, bir ilkokul öğretmeni olabilir, askerlerine öğüt veren bir komutan, vs. olabilir. sağlık bakanı olarak, sorunu ortadan kaldırmaya yönelik birşeyler söylemesi ve hayata geçirmesi gereken kişiyse recep akdağ'dır. söylediği lafın sırf söyleyen bir profesör olduğu için arkasında duranlara, daha önce beyin kanamasına neden olduğu kesinleşmiş ilaçlar için çıkıp da "kardeşim kağıdı var içinde yazıyo, ne kadar deniyosa o kadar kullansınlar hiçbişey olmaz" diyen profesör sağlık bakanlarımız da olduğunu hatırlatmak gerekir.
sağlık bakanlığının görevi, arzın insani herhangi bir belirti olmayan bölgelerinde, çayır çimende, pastoral ortamda yaşayan insanlara da hizmet ulaştırmaktır.
şarkıya gerek yok. ama iki yıldır ataması yapılmayan ve şu an çok alakasız bir işte çalışan anestezi uzmanı bir arkadaşım var. recep akdağ'ın numarasını bilen varsa bir zahmet bana yollasın, kendisine haber vereyim.
sözlerin içinden tek bir parça kesip manşet etmekle itham ediliyorum.
öyleyse söz konusu vakayla ilgili recep akdağ'ın açıklamasının tam metnini buraya yapıştırayım da asıl parça kesmek nasıl olur hep beraber izleyelim, öğrenelim:
"300 bin civarında bir sağlık çalışanıyla sadece sağlık bakanlığımız çalışıyor. ayrıca üniversitelerimizde ve özel sektörümüzde sağlık çalışanları var. yani yüzbinlerden bahsediyoruz. dolayısıyla böyle bir hizmet alanı içerisinde yanlış uygulamalar zaman zaman olabilir. dünyanın her yerinde olabilmektedir. önemli olan bu meseleye hassasiyetle yaklaşmak. bahsettiğiniz olay ve benzeri olaylar durumunda bu hassasiyeti herkese göstermektir. bu hassasiyeti her zaman gösterdik. bundan sonra da göstereceğiz. çünkü bir vatandaşımızın ayağına bir diken bile batsa bu bizim için çok önemlidir."
dünyanın her yerinde tıp kazaları oluyorken, recep akdağ'ın bir anestezistin hatası sonucu olan bir olaydan sonra bu gayet usturuplu yorumundan başka ne demesi beklenirdi?
tüm siyasi düşünce ve önyargıları bir yana bırakıp, recep akdağ'ı bir teknotrat gibi düşünelim. böyle bir olaydan sonra verdiği yukarıda verdiği demeç çarpıtıldığı gibi "olur böyle şeyler, normaldir" aymazlığında mıdır, yoksa görevinin gerektirdiği şekilde mi? adam ne yapsın, ülkedeki 300 bin çalışanın, hatasıyla sevabıyla günahıyla 300 bin insanın suçlarını mı üstlensin?
bunları uzun uzun yorumlamakla uğraşacak durumum yok, vazifemi yapıp tam metin, 32 kısım tekmili birden yayınlıyorum ki bırakın gazete okumayı, google etmekten bile üşenen insanlar subjektif yorumlarla yanılıp da kişileri yargılamasın.
varacağınız sonuç koca paragrafın içinden istenirse "olur böyle şeyler, normaldir" anlamı da, oldukça naif ve yerinde bir demeçin de çıkabileceği olacaktır.
şu noktada problemim recep akdağ da başka bir kimse de değil, türkiye'de muhalefetin sözlük anlamının geldiği noktanın şuursuzlaşıp, duran saat gibi günde iki kez doğru laf etme seviyesine kadar düşmesidir. gündemi yalnızca aldığı ekmeğin sarıldığı gazeteden takip eden milyon tane vatandaşın önünde, yapıcı olmaktan öte bağcı dövme amacı güden omurgasız bir muhalefet anlayışıdır.
gelin birlik olalım, "derdimiz münferit olaylarla değil iktidarın tümüyledir, onun için nerden yakaladıysak oradan yardırıp duruyoruz" deyin de ben de gece gece objektif değerlendirme yapayım diye akp yandaşı gözükmeyeyim. (zaten girmediğim bir o kisve kalmıştı.)
bir hekim olarak keneden korunmak için, ''pantolon paçalarınızı çorabınıza sokun'' diyerek doğruyu söylemiş adamdır.
zira bu tavsiye; bugün tıp fakültelerinde mikrobiyolojiderslerinde anlatılan, kenenin neden olabileceği her türlü hastalıktan korunmak için yapılması gerekenler listesinde başı çekmektedir.bir hekimin görevi, sadece hastalık kapmış kişiyi sağaltmak değil, aynı zamanda hastalık etkeniyle karşılaşabileceği ortamlarda sık bulunan kişileri, gereken şekilde uyarmaktır.
kaldı ki; kenenin bulunduğu ortamda en iyi korunma yolu, ona tutunacağı bir yer bırakmayacak şekilde açıktaki bütün çıplak deriyi kapamaktır.
lakin bir sağlık bakanı olarak, bu öneri yeterli midir? kriz anında halkı sakinleştirmek için başka birtakım yollara başvurulmalı mı?
tartışılır.
türkiye'deki doktor açığı dolayısıyla suçlanan bakan. açık vardır, yalnız bundan recep akdağ sorumlu tutulamaz. açık varsa, 2 türlü kapanır, tıp fakültesi açarak, dışarıdan doktor getirerek. yabancı doktorların türkiye'de çalışabilmesi için yasa çıkardı, ırkçılar ayaklandı. özellikle türk tabipler birliği'nin şiddetli muhalefeti sebebiyle yasa kuşa döndürüldü. gelelim diğer şıkka, yani tıp fakülteleri olayına.
sağlık bakanı türkiye'de 15 civarında yeni tıp fakültesi açtırmak istedi, fakat ttb'nin şiddetli muhalefeti ile bundan vazgeçmek zorunda kaldı. ttb bunu hep yapmaktadır. niye? görünürdeki sebep şu: kalite düşer. kazın ayağı gerçekte hiç öyle değil. doktorlar bu ülkede kral muamelesi görüyorlar, büyük bir baskı unsuru olabiliyorlar hükümetler üzerinde. özellikle uzman olanlar hiç vergi vermeden tonlarca para kaldırıyorlar. memleketin en müreffeh meslek grubunu oluşturuyorlar. bu rantı tamamen ülkedeki doktor sayısının olması gerekenin çok altında olmasından sağlıyorlar. işte bu sebeple tabipler birliği ülkede doktor sayısını artıracak her uygulamaya karşı çıkmaktadır. 250 bin nüfuslu trabzon tıp fakültesini kaldırıyor, ama 4 milyon nüfuslu ankara sadece 3 tıp fakültesi kaldırabiliyor. hatta nüfusu milyona dayanıp da hiç tıp fakültesi olmayan iller de var.
köle zihniyetinde yaşayan milletimin bakan, başbakan, milletvekili karşısında yıllardan beri tapınırcasına bir duruş sergilemesi sebebiyle bu ünvan sahiplerinde oluşan psikolojik özgüvenin ne seviyede olduğunu gösteren olaydır. mahsulüm öldü diyene "ananı da al git burdan" diyen bi başbakan, 70lik dedeye ufak bi eleştiri yöneltti diye "terbiyesizlik yapma" diyen üstüne de tehdit eden bi meclis başkanı, elini sıkmayan gence kendisini eleştirdiği ve görevini iyi yapamadığını söylediği için "sen vatan hainisin senin anan vatan haini baban vatan haini" diyebilecek kadar rahat ve bir de üstüne kaymak olarak genci suçlu çıkarıp aynı gün içinde hapse attırabilen insanların yönettiği bir ülkenin milleti bu olaylar olurken hala mağdur olan halkın yanında olmayıp yöneticilerin!! yanında oluyor ve şakşakcılığını icra ediyorsa yapacak ne var diye düşündürmektedir. ayrıyetten iyi ki idam cezası kalktı dedirten olaydır. yoksa köy kahvesinde ibret-i alem adına bu gençleri padişahımızın emriyle sallandırmaktan çekinirler miydi? kuşkularım var şahsen.
oy dilenmek için gittiği erzurum'da elini sıkmadığı gerekçesi ile hakaret ettiği üç genci "kendisine hakaret ettikleri" iddası ile tutuklatan bakandır. olayın can alıcı noktası ise yaşanan tartışmayı başlatanın da, diyaloğu seviyesizleştirenin de bakan'ın kendisi oluşudur.
lideri meydanlarda ikinci dünya savaşı sonrasından kalma ekmek karneleri sallayıp tek parti zulmünden bahsederken elini sıkmayı reddeden vatandaşı hapse attırmış sağlık bakanıdır. herhalde partisinin ileri gelenlerinin ağızlarından düşürmedikleri çağdaş demokratik anlayış bu olsa gerek.
bir bakışta adamın "vatan haini" olup olmadığını gözünden anlayan kişi. helal valla. hatta sadece adamın değil yedi sülalesinin de vatan haini olup olmadğını anlayabiliyor bu muhterem zat.
ne de olsa, herkese nasip olmaz böyle bir yetenek.
kendisinin doktor olduğundan sıklıkla şüphe ettiğim şahıstır.meslektaşları arasında doktor düşmanı olarak tanınır ki o bir sağlık bakanı, bir hekimdir aslında. burnuna sokulan sspe hastası (kızamıktan yıllar sonra santral sinir sisteminin etkilenmesiyle ortaya çıkan öldürücü tablo) çocuklara bakıp ailelerine ‘bu kızamıktan olmuş ,bizim dönemden önce yani, bizimle alakası yok’ diyerek bir duyarlılık örneği göstermiştir! doktorların önüne hiçbir imkan sunmadan doğuya postalamıştır, pratisyen hekimleri elinde steteskopuyla oturan sevk yazmaktan başka çaresi olmayan ,gün geçtikçe körelen insanlar seviyesine indirgemeye çalışmaktadır.oradaki insanların da doktora ihtiyacı vardır kuşkusuz ama önce koşulların iyileştirilmesi gereği nedense atlanmaktadır çünkü hekimin elinde sihirli bir değnek yoktur ne yazık ki.üstüne üstlük gitmezsen gitme doğuya ben de yurt dışından hekim getiririm diyerek misilleme yapmış, halkın dilini, kültürünü bilmeyen insanları davet etmiştir böyle olmakla kalsa iyi, yurt dışından dediği hekim elbette ki 1. dünya ülkelerinden değildir(verdiği maaşa dönüp bakmazlar bile) türkiye’de yetişmiş hekimlerin aldığı eğitimin yanından geçmemiş şahıslardır. buyursun gelsinler…
geçtiğimiz günlerde ne var ne yok'ta nihat genç'i dinlerken, nihat bey'in sayın bakan hakkındaki olumlu görüşleriyle karşılaştım.. işin aslı nihat genç hitaplarını takip ettiğim, sert ve eleştirel; bunun yanında yaraya parmak basan, kof olmayan sözler içeren bir tarza sahip benim gözümde.. yalnız recep akdağ değerlendirmesinde galiba biraz çuvallamış..
sağlıkta yeşil kart uygulamasına geçilen [prosedürü farklı kılınan diyelim] günlerde, insanların devlete güvenmeyip eczanelere hücum ettikleri, eczaneleri boşalttığı, iş bu esnada 1-2 aylık süreç sonunda bakanlar kurulunda "alternatif bir yöntem bulalım, yoksa önüne geçemeyiz" fikri ortaya sürüldüğünde, sayın bakan ve sayın başbakan'ın:
"olmaz.. halkın bize güvenip ilacını gerekli oldukça almasını sağlamalıyız" dedikleri belirtildi.. dahası nihat genç'in iddiasına göre "başı ağrıyan 1 tane alacağına 10 tane ağrı kesici" alıyordu bu dönemde halk güvensizlikten.. "sonra ne oldu?" diyor, "başbakan ve bakan haklı çıktılar"
hayır efendim, kazın ayağı öyle değil işte.. süreci bir de ben aktarayım:
[tarihi hatırlayamıyorum] yeşil kart kullanımı hususunda nihat bey'in verdiği bilginin başlangıç safhası doğru.. o dönemde devlet, mali durumu elvermeyen kişilere* kaymakamlıklara başvurup yeşil kart talep etme hakkı sağlamıştı.. o 2 aylık süreçte de hastanelere giden yeşil kartlı hastalar, tedavi sonrası yazılan reçetelerdeki ilaçları "herhangi bir ücret ödemeden" alabiliyorlardı.. yalnız bu ilaçlar, tıpkı ssk, bağkur ve emekli sandığı mensuplarına verildiği gibi türkiye genelinde ağa girilerek bildiriliyor; böylece de ilacın günde kaç doz kullanılacağı ve ne zaman yenisinin alınabileceği işleniyordu.. yani "başı ağrıyan 1 tane alacağına 10 tane ağrı kesici" alamıyordu..
ha bu süreç içerisinde "eczanelere hücum edildi" cümlesi doğru.. çünkü devletin böylesi bir imkan sağlamış olması sonucu, rahatsız olan-olmayan, herkes ilacını aldı..
süreci işletmeye devam edelim.. "bakanlar kurulu toplantısı"nda bu husus masaya yatırıldı ve sayın nihat genç'in beyan ettiğinin aksine şöyle bir karar alındı;
-ilaç tutarının %20'si hastadan alınacak..
bu yüzde ssk ve bağkur çalışanlarından alınan yüzde ile aynı.. emekli sandığı mensupları %10 öderler.. bakın şunu demiyorum; "devlet bu insanlardan %20 almamalıydı". hayır.. ama oran %10'da sabitlenebilirdi ki; bu insanların emekliler kadar gelirleri yok genelde..
peki bu uygulama sonucu ne oldu? yeşil kart vesilesiyle yapılan alımlar jilet gibi kesildi.. gidin bir de şimdi sorun bakalım..
"tedbir almaya gerek duyulmadı" diyor sayın nihat genç.. bununla da bitmedi..
hasta kişilere yazılmak üzere "en ucuz ilaç" uygulamasına geçildi.. buna göre aynı işlevi gerçekleştirdiği "varsayılan" ilaçlar içinde en ucuzu hangisiyse devlet bunların yazılması hususunda bilgisayar programları düzenlendi..
yani devlet "baş etmek" için bu methodu uyguladı, oluruna bırakmadı sanıldığının aksine..
* koymuştum, ona da değineyim; "bu yeşil kart işi en çok kime yaradı?"
-mercedesleriyle eczaneye gelip de torpido gözünden çıkardığı karnesiyle ilacını alanlara yaramış olabilir mi?
farkındayım, bitiş çok klişe duruyor; ama gördüğümü yazdım..
tbmm plan ve bütçe komisyonunda, sağlık bakanlığının bütçesinin görüşmeleri sırasında, muhalefete hitaben, “siz oradan laf atmazsanız polemik olmaz” deyişiyle, mensubu olduğu hükümetin işleyiş mantığını net olarak özetlemiş kimse.
evet fotoğraf ilginç. 6 çocuklu recep akdağ'ın ancak 3 çocuğu kareye sığabilmiş. recep akdağ da bu haliyle tayyip erdoğan'ın gözdesi olmuş. yalnız resimdeki türbanlı kızının ifadesine dikkat edin(en solda); kız nefret dolu bakıyor, sanki hiç çocukluğunu yaşamamış, hiç gülmemiş, hiç eğlenmemiş gibi. hani sonradan görme zenginler olur da doğduğu mahalle insanını aşağılar, işte buna benzer bir ifade var kızın suratında. recep akdağı'ın karısı yanında, kadıncağız çok mağrur bakıyor. kim bilir neler çekti bu yaşına kadar, neleri içine attı, yüzünden belli yumuşak kalpli biri olduğu. arkada bir de ergen var ki ondan hiç bahsetmeyeceğim, yorum sizin. küçük kızı da çok sevimli, o yaşlar da yeğenim var benim de. allah mutlu etsin recep bey'i ne diyelim. yüzü de gülüyor zaten. bu arada milliyet gazetesi de "kritere yaklaştı" yazmış, ne yaklaşması kardeşim adam ikiye katlamış kriteri.
müsteşarı orhan gümrükçüoğlu ile beraber ilaç ve eczacılık eski genel müdürü hayriye mıhçak’a toplam 10 bin ytl tazminat ödemeye mahkum edilmiş türkiye cumhuriyeti sağlık bakanı.* zamanında camilerden imam toplayıp merkez ilçe sağlık müdürlüklerine atayan bu bakanımızın bu kadar para ödemeye mahkum olması mahemenin gerekçeli kararında şöyle yer almış:
"yasa gereği davacıyı eski görevine başlatmakla yükümlü olan davalıların görünürde mahkeme kararını uyguladığı ve davacıyı göreve başlattığı, ancak eski makam odası yerine daha elverişsiz üç şubenin ortak kullanabileceği bir mekanda göreve başlattığı, mühür ve evrakların teslim edilmediği, yerine görevlendirilen diğer davalı orhan gümrükçüoğlu müsteşar vekili olarak görevlendirilmesi yapılmak suretiyle davacının teşkilat olarak ona bağlı hale getirildiği, imza yetkisi alınarak bu kişiye verildiği, davacının önceki yıllardan kalan 55 günlük iznini kullanma talebinin soruşturmanın sürüyor olması gerekçesiyle reddi ile görevde kalmaya, giriş-çıkışlarda devam cetvelini imzalayarak yerine atanan kişinin günlük denetimi ile uyarılmasına maruz bırakıldığı, dakikalık izinlerin dahi yazılı hale getirildiği, makam odasında 5 günlük onarım çalışması başlatılması gibi makamın sıfat ve onuruna yakışmayacak uygulamalara girildiği belgelerden anlaşılmaktadır."
bürokratik oligarşi ile yönetilmekte olduğumuzu düşünenler 6 yıldır iktidarda olan halkın oylarıyla seçilmiş bir iktidarın kafalarına göre bürokratları hukuğa aykırı şekilde görevinden alıp, kendi siyasi görüşleri paralelinde bürokratları, hatta vasıfsızları görevlere almasını yine eminim halk bunu istiyor çünkü halkın seçtiği bir iktidar bunu yapmıştır diye düşünüyor olabilirler. ortada olan bir şey varsa eğitimleri vasıfları sayesinde koltuklarında oturan bürokratlar ile siyaset denen kirli çamaşırla iktidara gelenler devlet'e egemen olmak için çetin bir savaştalar. bu savaşın galibi kim olursa olsun mağlubu maalesef halk olacaktır. çünkü denge yerine bir gücün mutlak hakimiyeti söz konusu olduğunda en çok anası ağlayan vatandaşın taa kendisidir.
geçtiğimiz günlerde; keneden ölümlerin abartıldığını söyleyen, basının bu konuda sansür uygulamasını isteyen kişidir.bu gün itibariyle ocak ayından bu yana kene yüzünden ölen vatandaşlarımızın sayısı 40 efendim.