2007 ispanya yapımı gerilim filmi. oldukça iyi bir atmosfer yaratılmış ve her an gerim gerim gerilerek izlemeniz için her şey yapılmış. başlarda biraz blair witch project i hatırlatsa da , on gömlek üstün bir film. mutlaka izlenmeli. 9/10
gene bir george romero'dan aşort. zombiler, daralan alan, nightvision buradaki keywordlerimiz. bu seneki amatör kamera modasından bir film. klasik "höööö!" diye korkutma olayı olan bi film ki onu da iyi yapıyor (kısa açıklama: bu filmdeki zombiler klasik olanlardan biraz farklı. çığıran cinsten efendim bunlar. ayrıca hızlı sarılıp ısırıyor pezevenkler. bu sebeple "hööö!" olayı var. romero zombiler gibi ıkınma yanı "ığğğğğghh" efekti yok.)
yalnız kamera çok fazla sallanıyor filmde, adamın konstantrasyonunun amına koyuyor. zombilerin nereden çıkıp çığıracaklarını tahmin edip bilseniz bile gene de tırstırabiliyor. fena olmamış yani film.
---zpoiler---
yaw bilader anladık adrenalin tavan yapmış bünyenizde de, biriniz bari bi ışık açmayı akıl etseydi şu tavan odasında. elektrik de var, teyp çatır çatır çalışıyor. yok illa karanlık olacak, yönetmen nightvision olayımızı gözümüze sokacak. çık çık çık.
seyirciyi filmin atmosferine sokmayı birinci şahıs kamerasıyla pek iyi başarmış, 2007 yapımı ispanyol filmi. son zamanlardaki bulaşıcı, insanları saldırgan yapan virüs hadisesine dayanan filmler arasında çekim tekniği ve olayların gelişimi nedeniyle ekstra ilgimi çekmiş, gerilim filmlerini kaldıramamama rağmen koltuğa ve yanımdakine yapışmam şartıyla kendisini güzelce izletmiştir.
edit: hollywood el atmış. quarantine koymuş ismini de. senaryo falan aynı, apartman bile aynı geldi fragmanda.
bir grup insanın bir yerde kapalı kalması ve hepsinin teker teker ölmesi ekolünün biraz değişik bir temsilcisi bu film. senaryodaki ufak tefek zayıflıklar ve filmde çok fazla kanlı sahne olması, gerilim yaratmaktan ziyade bir mezbaha havası veriyor insana. konu şudur, bir apartmandaki insanlara, kuduza benzeyen ve bulaşan insanların etrafındakileri ayrımsız ıssırmasına yol açan bir enfeksiyon bulaşmıştır. sonra bu enfeksiyonu farkeden sağlık görevlileri binayı karantinaya alır, içeridekiler de birbirlerini ıssıra ıssıra sonunda biterler, film de burada biter. senaryodaki zayıflık, filmde başta herhangi bir doğaüstü olay görünmemesi ve konunun biyolojik bir vaka olması, ama buna rağmen en son sahnede için içine orada olması gerekmeyen kötü görüntülü ölüye benzeyen insanların girmesi.ayrıca ilk sahnede polisi boynundan ıssıran ve tip olarak korkunç şekilde the shining'deki 217 numaralı odada ikamet eden kadına benzeyen teyze, üzerine bir şarjör boşaltıldığı halde ölmeyip, ilerleyen sahnelerde ani bir şekilde (evet korktum) tekrar karşımıza çıkmıştır. bu da gösteriyor ki, yönetmen gerilimi artırmak adına senaryoya öbür dünyadan etkiler ekleme fikrini saçma bulmamış. eğer lanetli tepe tipindeki filmleri sevmiyorsanız gitmeyin. kan görmeye dayanamıyorsanız gitmeyin. bir de şimdi aklıma gelen nokta, filmde küçük bir kız çocuğunun olması, ki sözkonusu enfeksiyon bu veledin köpeğinden bulaştı apartmana, işte o kız çocuğu makyajıyla, oyunculuğuyla, ıssırmasıyla gerçekten başarılı, onu da benim filmde en çok ondan korkmamdan anlıyoruz.
not: bir de başroldeki hatunun göğüslerine filmin başından sonuna kadar gereksiz bir vurgu var. tamam, gögüsleri güzel olabilir, ama bir korku filminin içerisinde olması gereken bir öğe değil gibi geldi bana. dikkat dağıtıyor.
benzer filmlerden daha kötü bulduğum 2007 ispanya yapımı gerilim filmi. bu tarz filmleri sevmeme rağmen herkesin aksine filmden pek beklediğimi alamadım.
filmin son sekansında gerçekten kanınızın donduğunu hissediyorsunuz. diliniz damağınız kuruyor avuçlarınız terliyor...
belki korku sinemasına alışık bünyelerde biraz daha terbiyeli bir etki bıraksa da bu sinemanın yabancısı ve ısrar üzerine böyle filmler izleyen kişilerin özellikle alkolünde etkisiyle gerçekten yaradana sığındığı gözle görülmüştür...
ayrıca burda sinemadan öte bir adamın işini nasıl yaptığı da kanıtlanmış oluyor. yani herkesin işlediği bir konu var ortada ve sen bunu alıyorsun "bak bunu da ben yaptım" diyorsun...
alışılageldik zombi filmlerinden,amatör kamera çekimleri tribinden zerre etkilenmiyorsunuz filmden. ilk saniyesinden itibaren ne kadar basit bir konusu olacağını tahmin ediyorken bir anda bu düşüncelerinizden sıyrılıyor ve kendinizi filmin içinde buluyorsunuz. bir süre sonra karakterle beraber hemen hemen aynı heyecanı yaşamaya başlıyorsunuz.
velev ki sinemada ya da benzer bir ortam da izliyorsanız etkilenmemeniz mümkün değil...
yani diyeceğim şudur illa izleyiniz. ha beğenmezseniz mutlaka ya kendinizi hazırlayamamışsınızdır ya da sürekli öküzün altını kurcalıyorsunuzdur...
sakin olun ve keyfini çıkarın derim ben henüz izlememiş bünyelere ve şiddetle tavsiye ederim ki bir gecenizi bu filme ayırın. bir kaç arkadaşınızı eve doldurun hafif için ve iyi bir ses siteminde izlemeye çalışın...
şimdi bir çoğunuz "manyak mısın lan sen" diyo da olabilir...
başrolünde manuela velasco isimli tatlı mı tatlı bi hanımkızımızın oynadığı süper ispanyol korku filmi. kimi yerlerinde korku filmi klişeleri içerse de benim gibi resident evil hastası bi insanı konusu ve atmosferiyle ekrana kilitlemiştir. biyolojik silahlar ve insanı mutasyona uğratan virüsler çoğu bilimadamının olası kıyamet senaryosuyken ve yeterince tırstırıcıyken filmde binayı karantinaya alırlarken binanın üzerine örtülen naylonları görünce ister istemez i am legend, resident evil, 28 weeks later vs. hatırlanır ve mütemadiyen tırsılır. efektler ve oyunculuk müthiş. bu tarz filmleri sevenlerin kaçırmaması gerek..
son on beş dakikası son on yılın en gerilim yüklü film parçasıdır. ispanyol sinemasının gerilim ve korku geleneklerini holivudvari de olsa güzel harmanlamış bir film. sakin başlayıp tırsıtıcı finale kadar adım adım gererken yerinde klişe kullanımlarıyla ilerleyen yıllarda kült mertebesine ulaşması kaçınılmaz gibi duruyor.
son zamanlarda korku sinemasına olan ümidini yitiren ben bile beğenmişimdir ki bu kişisel bir görüştür; elbet bundan azim alaraktan genelin de bu filme beğeni ile baktığını varsayarımdır. öte yandan fps bakış açısı ile çekildiğinden mütevellit ; cloverfield filminin de bu furyadan yararlandığını düşünmekteyimdir... son sahnesi hakikaten de "ana lan öcü ye bak!" dedirtebilecek türdendir...
orjinallikten uzak, türünün kötü örneklerinden bir ispanyol filmi.
yerlerde bir senaryo, alışılageldik izleyiciyi hoplatmaya yönelik ani sıçramalar- ses efektleri.. yapmayın lan artık şunları..
güzel bir giriş bölümü ve adrenalin tavan yaptığı son 30 dakika. zombi filmleri kategorisinde şimdiden kendine hatırı sayılır bir yer yapmıştır bu film.
filmden maksimum zevk almak için ya tek izleyin ya da karanlık bir ortamda içkili iken izleyin. ikisinide denedim iksinden de maksimum sonuç aldım. sabah uyandığımda dudağımdaki uçuklardan biliyorum. harbiden sıçtırtıyor adama. filmdeki zombiler koşuyor, zıplıyor bu bile yeter.
bir de bu zombi filmlerinden de ne ekmek yedi sinemacılar, helal olsun.
ülkemizde kayıt adıyla yayınlanmıştır.
yönetmenliğini jaume balagueró, paco plaza'nın yaptığı 2007 yapımı bir ispanya filmi rec. izlediğimiz birçok zombi filminden farklı olmasının bana göre iki sebebi var. ilki; diğerlerinden daha fazla gerilime sahip olması -çoğu sahnede sağlam sıçratıyor-. ikincisi ise; kamera çekimi. pablo rosso görüntü yönetmenliğini yapmış ki onun adını anmadan geçmek büyük haksızlık olur. amatör bir kamerayla çekilmişcesine sahneler sergileyen oldukça profesyonel bir film. akıllarda hafifte olsa yer edecektir.
ilk yarım saati 'ne zaman korkucaz?' sualleriyle geçilirken yaşlı teyzeciğimizin görevliye saldırmaya başlamasıyla filmin tadı alınmaya başlar. sonuna doğru orgazm olmanız kuvvetle ihtimal.
bu filmi yüksek sesle, misal gecenin ikisi gibi bir saatte, karanlık odada izlerseniz kalp atışlarınızın hızlandığını, tüylerinizin diken diken olduğunu, daha da kötüsü yaşınızdan utanmadan bazı yerlerde gözlerinizi kıstığınızı fark ediyorsunuz.
bu karanlık deneyimde filmde şahsımı en çok korkutan sahneler şöyle;
*itfaye görevlisinin merdivenden düştüğü sahne o kadar ustalıkla işlenmiş ki, o sahnenin çekimi esnasında ortamdan tamamen alakasız olan itfaye görevlisi arkadaş öyle bir giriş yapıyor ki o sahneye insan dehşete düşüyor. boğazdan bir fiuytt sesi çıkıyor. "ananı..." diyor insan.
*ikincisi, pablonun merdivene çıkıp "bi yukarıya bakayım diyerekten kameraylşa etrafı kolladığı sahne. burda zaten bağıra bağıra "geliyorummm" diyor zombi can dostu ama yine de sahne insanı korkutuyor, kalp atışlarında istemsiz bir artışa sebep oluyor.
*en son sahne ise vücudun ani bir tepki vermesinden daha çok uzunca bir süreçte adrenalini damarlarınızda hissetmeniz. pablo, angelayı çekerken arkada bir oynaşma görüyor. o andan sonra sinir harbi başlıyor, insan beyni o sahneye daha fazla katlanmak istemiyor. arkadaki zombi, elinde çekiçle yavaş yavaş gelip de ekranın neredeyse içine girdiğinde, bu filmi izleyen belki de 1000 kişiden 999 tanesi kesinlikle nefesini tutmuştur. bi süre tepkisiz kalmıştır. ordan angela hareket edip çıkıyor. pablo sürekli zombi ile kamera temasındayken, yerden gelen bir çıtırtı sesi ortalığı kana bulatıyor. sonra angelanın ufakça bir kameradan çıkış sekansı var ama ben orda kafasına bir çekiç inmesini bekledim. ondan fazla bir tepki vermemişsinizdir.
filmi izleyen bir çok kişinin, üzerindeki adrenalin bombasını atabilmek için cast ekranı geldiği anda filmi kapattığını düşünmekteyim.
çok ama çok başarılı bir yapım. zombi stiline çok da farklı bir bakış açısı sunmasa da, normalde dünyada zombilerle beraber kalan 3-5 kişiyi anlatmaktansa, bir apartmanda zombilerden kaçmaya çalışan 10 küsür insanı anlatması olaya farklı bir bakış açısı kazandırıyor. kameranın sallanması fazla rahatsız etmiyor ki sallanma miktarı cloverfield'daki sallanma miktarının 5 te 1 i falan. kovalamaca sahnelerinde rahatsız etmiyor, aksine olaya daha da bir derinlik, bir fps havası katıyor.
korku filmi fanatiklerini bilmiyorum, ancak normal bir sinema izleyicisi için, filmin son 15 dakikasının bedeninizde hissettirdiklerini başka bir filmde hissetmeniz olası değil. en azından benim için bir ilkti..
herhangi bir çekim (film, dizi, tv programı vs...) içindeki amatör çekimi (oyunun oyunu mevzusunun çekim versiyonu diyelim) belli etmek adına kullanılan ve artık bir klişe olan, bayan, "yine mi?" dedirten, basit bir yazıdan oluşan efekt. ey yönetmenler, sözüm size! kullanmayınız artık. "rec" yazmasa da anlayabiliyoruz amatör çekim yapıldığını, gerizekalı değiliz efendim.
son zamanlarda izlediğim en güzel korku filmlerinden biri.film 28 gün,hafta sonra filmlerinden ve diğer türev filmlerden harmanlanmış.filmi amatör kamerayla çekilmiş hissiyatı vererek,korku filmi severlerin istediği bir atmosfere sokmuşlar ve bunu yaparkende gayet başarılı olmuşlar.film çekim mantığı olarak blair witch project'e benzesede arasında dünyalar kadar fark olduğuda su götürmez bir gerçek.
şunu belirtmek gerekirse artık bu tarz filmler can sıkmaya başladı.(her ne kadar bu film için iyi desemde).bu tarz filmler artık tatlının şerbeti eksikti aha bizde şerbetini koyduk böyle oldu şeklinde filmler oldu.artık farklı konuları olan filmler çekilmeli hiç yoktan bi konu bulunsada konuyu değiştirip tekrar sunsular onlarıda tüketsek daha güzel olmaz mı?
iyimiş..son zamanlarda izlediğim en sağlam korku filmlerinden birisiymiş..
öncelikli olarak ispanyolları kutluyorum..ağır temalı avrupa sinemasına bambaşka bir bakış açısı kazandırmışlar..öte yandan çekim tekniği ve makyaj filme son derece başarılı uygulanmış..post-modern zombilerimiz yer yer ödü boka bulamaç ediyorlar..blair project tarzı kamera ise her daim korku sinemasına prim sağlamıştır..klişelere de başvurulmuş; donuk bakışlı küçük kız, zonk diye ekrana vuran korku objeleri ve hatta son sahnelerde gece görüş klişesi bile es geçilmemiş..o sahnelerde piyasaya çıkan orijinal zombi -sıska ucube- ise mis gibi geriyor izleyeni..
ama ne olursa olsun, filmin konusu adam akıllı bir sona bağlanmamış..bu, filme devam niteliği katsın diye mi düşünülmüş bir hareket mi yoksa kıllığına mı yapılmış bir oyun mu orasını ben bilemem..
farklı diyesim geliyor ama örnekleri var bunun diyorum onu da diyemiyorum. ama izlenilebilitesi yüksek olan nadir gerilim filmlerinden. biraz kan, biraz korku, bağırış çığırış falan istiyorsanız, alın izleyin.
biraz saçma. o nasıl bir karantina bölgesidir lan? apartmanın kapatılması vs olayı baya bir zorlama olmuş gibi kanaatimce. ''girin içerde korku filmi çekin dışarda işiniz ne lan!?!'' teması olmuş ama yine de sevdik, bu tarz yapımların artmasını bekliyoruz.
'siz uyurken' adlı programa itfaiyecinin 'e o zaman sizi kim izliyor?' yorumu aklımdan çıkmamaktadır niyeyse. 2007 yapımı olan gerilimli bir ispanyol filmi. tek kamerayla işi güzel götüren çok hoş bir filmdir azizim izlenip görülesi.
people dont change. bi başka deyişle insanlar değişmiyor. ortalama sözlük yazarlarına hitap ettiğimden açıklamam lazım. değiştiğinizi sanıyorsunuz, hani bazen bi aşk bittiğinde, başladığında, ya da uzaklarda bi yerde uzak bi hayat yaşadığınızda, buna kendinizi de inandırıyorsunuz, değiştiğinize yani, ama sonra bi an geliyor, anlıyorsunuz ki eskisiden daha aynısınız. insanlar değişmez. değişemezsiniz. o yüzden kendinizi bilip ona göre yaşayın.
ayyyyyyyyyyy ya ayrılık ne yaramış bana... offff aşırı tatlıyım. bilmiş bilmiş laflar ediyorum. şu birtakım şeylerin öyle olması yazarları bile beğenmiştir umarım beni. neyse ya, ben aslında şu son 10 giri hadisesinde önemli önemli yazılar yazacaktım. ağır. bilgili. film, kitap eleştirisi, falan filan işte. hani gitmeden "yaaa bu adam aslında boş değilmiş. çok da bilgiliymiş." desinler diye arkamdan. böyle de duygusal bi yanım var işte. ne kadar aykırı, sert dursam da, sevgiye açım. hakkımda güzel bişey yazıldığında kasıklarım kızarıyor. hoşuma gidiyor. yaaaa iki dakika dur be, sen lan sen, salak, google ya da başka bi şey aracılığıyla "rec" konusunda buraya düşüp beni tanımayan ibişe sesleniyorum, iki dakika bekle lan, bişey anlatıyorum, bu konu altında yazıyorsam herhalde rec'ten söz edeceğim. gerizakalı. önce beni bi tanı. benliğime gir. empati yap. ne gibi ruhsal çalkantılardan geçtiğimi öğren. neyse ya tadım kaçtım. filme geliyorum.
dedim ya bi sürü film yazacaktım. ama canım başka yerlere kaydı yine. rec'i yazmamaya kıyamadım ama. korku filmi çekmeyi çok değerli buluyorum. en zor tür çünkü. işin sonunda alaya alınmak söz konusu. korku fimlerine korkmamak için gider insanlar genelde. taşak geçmek. ben korkmuyorum havasını vermek. özellikle de sevgililerinin yanında iyice kasılır erkekler. erkekliklerini ispat etmeye çalışır. başta bu olmak üzere korku filmini bozacak, sarsacak, hatta komedi olarak algılanmasına yol açacak bir çok neden var, detayına girmiyorum. ulan zaten ne kadar şey yazdım, hala filme gelemedim. sana demiyorum lan rasgele buraya gelmiş zibidi, beğenmiyorsan defol git başka yerde zıkkımlan. bak defol dedim, normalde siktir git derim, ama sen yenisin daha. başka yazılarımı da okur musun be abisi? hadi be lütfen. tesadüfen girmişsin işte yap bu güzelliği bana.
ya sürekli konu dağılıyor. başlıyor gibiyim ama. iki üç ay önce, arkadaşlarla oturuyoruz, oğlanlı gaylı kızlı kalabalık bi grup, şey dedi biri, "en sevdiğiniz korku filmi ne?". hani kafika'da beraber izleme olayı filan olabilir. düşündüm. düşündüm. yani tamam var sevdiğim filmler. ne bileyim altıncı his, zamanında çok iyi bi iş çıkarmıştı. ama twist'li, sürprizli filmler geçti. hem o klasik anlamda korku değildi, gerilimdi. sonra testere tarzı kanlı filmler de sözünü ettiğimiz "korku" klasmanına girmiyor. iğrençlik, mide bulandırma durumu farklı, korku farklı. bi kaç başarılı film var tabii, ama rec, bundan sonra bana sorulacak cevabım karşılığı.
biraz sonra film hakkında bişeyler yazmaya başlıyorum. normalde uyarmam. hani spoiler mi ne, filme dair önemli şeyler yazacağım, izlemedeyseniz okumayın tarzında, bana ne lan derim, ama bu filme zaafım var. yaaa bişey diycem, dayaanıyorum artık, siktir edin spoileri filan, siz harbiden beyinsiz misiniz? ulan filmi izlemedeyseniz ne sikime okuyorsunuz burayı. aptala bak ya. hadi git lan. ulan var ya bi de google'dan düşüp de filme izlemediysen, allah belanı versin demekten başka bi şey geçmiyor içimden sana. sen, sözlük yazarı, filmi izlemedim mi, hadi siktir git, sen google'den düşen, hem düşmüşsün hem de filmi izlememişsin, sen tam malsın, senin siktirip gitmen beni kesmez, başka bişeyler daha yap. ne işim var lan benim sizin aranızda? kızla kameraman sonunda ölüyor. yaaaaa böyle yersin işte küçük kayser'i. noldu? noldu? ohhhh işte böyle sokarlar adama...ben seni o kadar uyardım izlemediysen git diye. ulan filmi yazamadım heee. izlemeden burada sessizce bik bik eden itlerle uğraşmaktan bütün şevkim kaçti. şiştttt google'dan düşen, hala burada mısın olum sen, ne yüzsüzmüş sen be, işsin lan sen, ulan hadi buranın yazarı, okuyucusu tadını bildiği için vazgeçmiyor, anlıyorum da senin olayın ne? sevdin di mi beni bitch seni? hoşuna gitti tadına bakmam. dur lan filmdeyiz.
haddini bilen film. korku sinemasına inancımı yeniden kazandıran film. çok büyük şeylerden söz ediyorum sanmayın ama. büyük yenilik. değişik şeyler. acayip orjinal film gibi. ne yapmak istediğini bilen ve bunu gayet iyi beceren bi film. ulan şansa bak ya, tam film hakkımda yazmaya başladım, yazı çok uzun göründü, kısa sürede bitirmeliyim. neden çok başarılı? çünkü çok samimi. ta en başından beri. salak bi tv programı gibi başlayan, itfaiyecilerin neler yaşadığına dair, ve sonra gelen ihbarla girilen apartmanla beraber birdenbire değişen film.
ekip girdikten kısa bi süre sonra apartman karantina altına alınıyor. yaşlı bi kadın bi polis bi de itfaiyeci ısırıyor. ya deminden beri yazarken sürekli kıllanıyorum, itfaiye sözcüğünü yanlış mı yazıyorum diye, yanlışsa eğer, sizi ilgilendirmez bu. okuyun. filmin hikayesine anlatmayacağım size. ama şu kadarını söyleyeyim; bu film ilgiyi hak ediyor. handycam kullanılarak bi film nasıl çekilir, daha doğrusu hangi senaryoda handycam kullanılır, cuk oturur, yani sırf kullanmak için değil, bu film en güzel örnek. atmosfer harika. açıkçası filmi izlerken bu film handycam’den başka bi şeyle olmaz diyorsunuz.
şöyle ki, yerel tv muhabiri, kameraman, iki itfaiyeci olmak üzere herkes her şey o kadar gerçek ki görünüyor ki, sanki harbiden öyle bi apartman var, harbiden insanlar orada karantinaya alınmış, her şey harbiden. öyle ki, filmi izlerken, ortalarında filan, ulan başlarda ne güzeldi, sakindi her şey, itfaiyeciler masada oturuyordu neşeyle, ya bu iki adam yerine başkaları gelseydi, kader işte, nereden nereye tarzından garip garip şeyler geliyor aklınıza.
basit basit yazıcam. düşünün. bi misafirliğe gittiniz, sıradan bi gece, bi arkadaşınıza. ve atıyorum pes oynarken birdenbire apartmanın etrafı sarıldığını, bütün çıkışlar kilitlendiğini, pencerelerin dahi örtüldüğünü fark ediyorsunuz. dışarıya göremiyorsunuz. apartman çıkışında toplanıyor herkes. polis arada “merak etmeyin. bi sorun var. her şey kontrol altında. zamanı gelince size çıkaracağız. pencerelere asla yaklaşmayın. çıkmaya çalışmayın. bizi zor durumda bırakmayın bik bik” şeklinde anons yapıyor. bu çok korkutucu bi hava. korkudan ziyade, ürkütücü, bilinmezliğin, garip durumun, izole edilmenin yarattığı farklı, salt bi “korku”. siz korkuyorsunuz, sizden korkuluyor! bu başka bişey. bi şeyden korkarsınız, karanlık, katil, v.s, ama sizden neden ölesiye korkulduğunu bilmenin yarattığı duygu, çok daha rahatsız edicidir. çünkü “bilinmezlik”.
filmden birkaç örnek vermek istiyorum. korku yaratmayan sıradan sahneler, konuşmalar gibi görünse de, aslında ortada gerilim tamamen bunlardan besleniyor. tv muhabiri sıkıcı bi televizyon programı yaparken, birden kendini gündemi sarsacak bi olayda buluyor. ve haliyle apartmana kapatıldıklarını, ağır yaralılar olmasına rağmen dışarıya çıkmalarına izin verilmediğini, bunun rezalet olduğunu, falanı filanı göstermeye çalışıyor, sürekli röp yapıyor. bi kadın şey diyor, bi kaç kez, farklı sahnelerde,” kocam dışarıda. kızama ilaç almaya gitti. merak ediyor”. daha önce de, daha ilk anlardan, kocam aradı demin, “mahalleyi sarmışlar, kimsenin girmesini izin vermiyorlar” şeklinde. hemen sonra iletişime kapatılıyor zaten, cep telefonları çalışmıyor. neyse anlatmak istediğim şu; dışarıyla ilgili tek bi görüntü, haber, kare olmaması izlerken insanda az önce söz etmeye çalıştığım garip gerilimi yaratıyor. çok uzadı bitirmek istiyorum. burada mısın lan sen hala googlecu kerata! hehehe sevdim lan seni.
atmosferi çok canlı, dokunulabilir kılan “handycam” ve sonla ilgili birkaç sözüm var. cloverfield’i izlediniz mi? o filmin handycam ile çekilmesi ne kadar saçmalıksa, bu filmin de handycam dışında bi şeyle çekilmesi o kadar saçmalık olurdu. ulan yine sinirlenirim bozuldu ya. new york’a canavar geliyor, ortalığın amına koyuluyor, uçan köprüler, yollar, yıkılan binalar, efekt, ne ararsan var filmden, bi nevi the day affter tomorrow tarzı film tadında, ve böyle fi film hadycam’le çekiliyor. yani manası ne anlamış değilim. 70-80 farklı açıdan izlemeniz gereken bi filmi, o türde çünkü, handycam ile izlemek zorunda kalıyorsunuz. süper efektli, aşmış bütçeli bir filmi sırf handycam ile çekmiş olmak için çekmenin dışında cidden cevap bulamadım. canavar handycamle çekiliyor. insanların paniği, new york’un altının üstüne gelmesi handycamle çekiliyor. salak bi film ya. hayır yani sokakta koşmalarından tutun da sürekli kameranın yer oynaması, çok şey oluyor çünkü hepsini çekmesi lazım, izleyenin midesini bulandırıyor, başınız dönüyor takip etmekten.
işte böyle bi şey rec’te yok. handycam’le çekilmesi gerekilen bi film nasıl olmalıdır en iyi cevabı. bi apartmanın içi. sonra hikayede kameraman gerçek kameraman. bakın bunun filmde önemi de büyük. çünkü bu handycem’le filmleri izlerken şöyle bi şey düşünüyor insan, en büyük handikapları belki de, ki rec’te de var bu. “yaaa ama abi o durumda kamerayı bırakıp yardım etmez mi insan? saçma. yanındaki adamlar zombiyle çarpışıyor ısırmasın diye, iki kişi zapt etmeye çalışıyor, kritik bi an, ama o herif yardım edeceğine çekmeye devam ediyor..
rec ile cloverfield’in bu açıdan farklı… birincisi, rec’te kameraya kullanan gerçek kameraman, işi, ve bundan bomba bi haber yapma gayretindeler. öbür filmde ise eline kamera tutuşturulmuş bi çocuk. bunu eee ya deyip geçmeyin. kameramanların bir çoğu, tahmin edebildiğim kadarıyla, kamerayla özdeşleşiyor, yani onu kendilerinin bi parçası olarak görüyor. şöyle izah edeyim size, hani bazı ilginç şeyler görüyoruz ya haberlerde, ulan kameramana bak yardım edeceğine çekmiş denilecek şeyler. bunu istemsiz yapıyor çoğu. şöyle de bişey var ayrıca, kamera kullanırken kendini olayın dışında hissediyor, soyutluyor, önünde yaşananlar gerçekliğini yitiriyor. ve bunu farkında olmadan yapıyor. yani şunu diyorum, rec’te kameramanla muhabirin çekime devam etmesi, bomba bi haberin yanında, bunu çekerek sanki olayın bi parçası olmadıklarını hissetme çabası. özellikle kameraman için. kendinin dışında gerçekleşen bi olay olduğuna inandırıyor böylece kendini. eee bu cloverfield ve handycam’le çekilmiş diğer bütün filmlerde olmaz mı? olur. oradaki çocuk da belki çekerek bu işin dışında olduğunu hissettiriyor kendini. ama dediğim gibi gerçek kameraman ve rec’teki atmosfer, kameranın neden atılmadığı konusunda çok daha inandırıcı. çünkü cloverfield’de o kameranın bırakabileceği, kesinlikle sallayacağı, atacağı çok sahne vardı.
sona gelince. çok başarılı. bu film ancak böyle bi sonla biterdi. filmin bütününe tamamen uyan bi seçim olmuş. öyle tak diye bırakıyor adamı. eee diyosun. eeee. ani. çarpıcı. neden çok başarılı? çünkü filmin başından sonuna dek yaratmak istediği havanın tam karşılığı. güncel olaylar yaşanırken, aniden gelen tuhaflıklar, ölümler, ve son, nedeni yok, sadece son. bu kısmı tam anlatamadım galiba, nedeni uzamasından, şu ama; hani yapbozlu filmler vardır ya, parçaların birleştirilip bi yere bağlanması, “aaaaa aslında şu şuymuş, evet evet süper düşünmüş, aslında anlamalıydık bunu” tarzında filmler. severim. herkes sever. zeki senaryolar deriz kısacası. ama bazen de, kendi adıma söyleyeyim ya da, boşluklu filmler insana gizemli bi keyif verir. neyin neden olduğunu bilmemek. filmde bişey gösterilmesi, ama sonunda o şeyin sadece gösterilmiş olmak için gösterildiğini, bi anlamı olmadığı, bi şeye hizmet etmediği. boşluklu demeyelim de buna, her şeyin bi anlamı olması gerekmediğini hatırlatan, piç gibi bırakan filmler diyelim. the thing’de böyleydi sanırım. bağlıyorum. hani son sahnede çatı katına girdiler, resimler, gazete haberleri, bu olayın neden yaşandığına dair birtakım şeyler buldular, o karanlık içinde, ama bunların devamında hiç bi şey olmadı ve öldüler.çok çarpıcı. güzel bi muhabir itfaiyenin nasıl çalıştığını çekmek için bi habere gidiyor, apartmandaki virüs yüzünden hayatta kalma çabası veriyor, sonlara doğru can havliyle yukarıdaki kata sığınıyor, peşindeki zombi mi ne sikimse artık onları zar zor atlatarak, o katta ilginç şeyler buluyor, ama hemen kameramanla beraber ölüyor, dannnnnnn… çok etkileyici. bu filmin sonunu yetersiz bulanlar nasıl bitebileceğini düşünüyor? merak ettim bu arada. heee bi de şey çok etkileyiciydi, böyle yardım eden, çabalayan, kurtulmak için uğraşan masum insanların, 15 saniye sonra birer kan emiciye dönüşmesi, o geçişler, ya demin ne tatlı bi adamdı noldu bu göte diyosunuz, yazık lan, lanet olsun bu hayata filan…
altıncı nesil yazarlardan güzel olan kızlarla bu filmi izlemek isterim. espri, ima, zart zurt yok. şaka yapmam ben. direkt söylüyorum işte. basitçe. isteyen mesaj atarsa sevinirim.