21 mayıs 2012 pazartesi
günün başlıkları: 1011 tane

rainer maria rilke

  güzelinden getir  başlık içinde ara  bakın dur
  1. "kim olduğumu ne bilirlerdi. şimdi korkunç zordu beni sevmek ve ben buna yalnız biri'nin gücü yeteceğini seziyordum. ama o biri istemiyordu henüz."
    rilke

    (, 25.11.2004 13:08 ~ 13:08)

    @267012

  2. sen, taa bastan

    sen, taa bastan
    yitirilen sevgili, hiç karşılaşılmayan,
    bilmem hangi sesler hoşuna gider senin.
    ben artık,geleceğin dalgası kabarırken,
    görmeye çalışmam seni.bendeki en büyük
    görüntüler,denenmiş uzak manzara,
    kentler ve kuleler ve köprüler ve beklenmedik
    dönemeçleri yolun
    ve bir zamanlar tanrılarla
    örülmuş toprakların gücü:
    yükselirler içimde anlatmak için
    hep kaçınan seni.


    ah,bahçelersin sen,
    ah, böylesi bir umutla
    seyrettim onları. kır evinde
    bir açık pencere,-ve sen neredeyse attın adımını
    bana doğru dalgın. sokaklar buldum,-
    daha yeni yürümüştün onlarda sen;
    bazen de esnaf dükkanlarındaki aynaların
    senden başları dönerdi hala, ve irkilip geri verirlerdi
    apansız görüntümü. kim bilir,aynı kuş muydu
    ikimizin içinde oten,ayrı ayrı
    dün akşam?

    şiiri ile beni benden almış şair

    (, 07.01.2006 16:23 ~ 17:10)

    @638396

  3. itüsözlüğün bana kazandırdığı en değerli şeydir. almancayı sevme nedenim, aramaya inanmamın en lezzetli meyvesidir.

    (, 07.01.2006 17:01)

    @638440

  4. ölümüne bir gül'ün sebep olduğu şairdir. bir gün, kaldığı şatoya onun şiirlerine tutkun bir kadın gelir. rilke buna çok sevinir ve ona gül toplamak için şatonun bahçesine geçer. gülü koparırken eline diken batar. önce önemsemese de ağrı artmaya başlayınca hekime gider. ilerlemiş durumda kan kanseri olduğu anlaşılır ve iki ay sonra da ölür. mezar taşına ise kendisinin hazırladığı şu mısralar yazılmıştır :

    “gül, ey saf çelişki, nice göz kapağının altında hiç kimsenin uykusu olmamanın sevinci.”

    (, 02.07.2006 01:54 ~ 01:54)

    @862581

  5. şiirleriyle dünyaya tutunmaya çalıştığım şairlerden biri..

    "sessiz dostu nice uzakların, dur ve dinle
    nasıl enginleştiğini mekanların soluğunla.
    bırak çalsınlar seni karanlık çan kulelerinde,
    ne varsa seni kemiren,tüm acımasızlığıyla,

    güçlenir elbet, buysa bulduğu besin.
    sen yalnızca boyun eğ değişimin buyruğuna.
    nedir sana en acı vermiş deneyimin?
    su acıysa damağında sen de dönüş şaraba

    bunca dolu dizgin bir gecede,
    sihirli bir güç ol duygularının çakıştığı yerde,
    anlamını sende bulsun o tuhaf karşılaşma

    ve unutulursan bu dünyadan olanlarca
    şöyle de sessiz toprağa: akıp gidiyorum
    seslen hızla akan suya:gelen benim."

    (, 23.01.2007 22:08)

    @1095329

  6. genç bir şaire mektuplar adlı kitabının şiirlerle ilgilenen herkes tarafından okunması gereken bir şairdir.

    (, 11.02.2007 18:28)

    @1157358

  7. "yalnızlık bir yağmura benzer

    yükselir akşamlara denizlerden

    uzak,ıssız ovadan eser

    ağar gider göklere,her zaman göklerdedir

    ve kentin üstüne göklerden düşer.


    erselik saatlerde yağar yere

    yüzlerini sabah döndürünce sokaklar

    umduğunu bulamamış üzgün,yaslı

    ayrılınca birbirinden gövdeler

    ve insanlar karşılıklı nefret içinde

    yatarken aynı yatakta yan yana

    akar,akar yalnızlık ırmaklarca."

    (, 16.01.2008 14:08)

    @2187692

  8. şair

    ey zaman uzaklaşmaktasın benden şimdi.
    yaralanıyorum her kanat çırpışınla.
    ama kalınca yalnız, söyle neye yarar ki,
    dudaklarım, gecem ve gündüzüm tek başına?
    yok bir sevgilim, bir dört duvar,
    ne de bir iklim, gönlümce.

    bütün kendimi adadıklarım ömrümce,
    ansızın zengileşip beni harcamaktalar.

    (, 16.01.2008 15:55)

    @2187887

  9. "her şey,kendisi için öngörülmüş bir süre içte taşınmalı,sonra dünyaya getirilmelidir.

    her izlenimin ve duygu tohumunun tümüyle içte,karanlıkta,o dile getirilemezde,

    o bilinçdışında,insan usuyla ulaşılamazda gelişmesini sağlayıp

    derin bir alçakgönüllülük ve sabırla

    yeni bir açıklık ve kavrayışın doğacağı saati beklemek:

    işte gerek anlam da

    gerek yaratmada

    sanatçı gibi yaşamak buna derler ancak."

    (, 11.04.2008 00:39)

    @2334837

  10. lou salome 36 ile kendisi 22 yaşında ve evliyken yaşadığı aşk ilişkisi 30 sene sürmüş olan ve şiirlerinin çoğunu bu aşk sonucu ona itafen yazmış şair.

    (, 05.05.2008 11:06)

    @2391323

  11. muhammed'in yakarması

    gerçi saklandığı yere, pek yüce olan
    girince, o bir bakışta tanınan melek
    dimdik, görkemli ve parıltılar salan:
    yalvardı, bütün iddialardan vazgeçerek,

    izin verillsin diye gezgin kalmasına
    eskisi gibi, dalgın tacir olarak yani;
    okumuşluğu yoktu,- fazla gelirdi ona,
    bilginlere de, görmek sözün böylesini

    melekse, buyururcasına, gösteriyordu
    levhasında yazılmış olanı yalvarana
    gösteriyor ve istiyordu tekrar: oku

    okudu o da: öyle ki, melek hayrandı
    çoktan okumuş denirdi artık ona,
    yapabilendi o. kulak veren ve yapandı.

    çeviri: turan oflazoğlu

    (, 21.12.2008 14:44 ~ 14:50)

    @2879767

  12. budur benim çabam

    budur benim çabam, bu:
    adanmak özlem çekerek
    dolaşmaya günler boyu
    güçlenip genişlemek derken
    binlerce kök salarak
    kavramak hayatı derinden--
    ve ortasından geçerek acının
    olgunlaşmak hayatın ta ötesinde
    ta ötesinde zamanın!..

    bu şiirinde rabindranath tagore'un etkisi açıkça görülür büyüktür. hinduzim veya tasavvuf çizgisinde yazılmış bir şiirdir.

    (, 21.12.2008 14:48 ~ 14:49)

    @2879772

  13. "anılara sonsuza dek sadığım ama insanlara asla öyle olmayacağım." demiş, dedirtilmiş şahıs.

    (, 03.02.2009 20:56)

    @3070119

  14. söndür gözlerimi : seni görürüm
    kapat kulaklarımı : seni işitirim
    ayaksız da olsam sana yürürüm
    ağızsız da seslenip seni çağırırım.

    kır kollarımı : sarılırım sana
    yüreğimle, bir elle tutar gibi
    kopar yüreğimi: beynim çarpar
    ve tutuşturursan da beynimi
    taşırım senı kanımın akıntısında

    (lou andreas-salome)

    (, 17.02.2009 18:19)

    @3128645

  15. lou salome 'mun hayatını okurken karşıma çıkan, şiirlerine hayran kaldığım lou'ya olan aşkını gösterme şekline hayran kaldığım sevilesi ve saygı duyulası kişi.
    ayrıca evolet adlı yazara şairin beni duygusala bağlayan şiirini paylaştığı için teşekkür etmek istediğimi belirtirim saygılar evolet.

    (, 11.03.2009 19:24)

    @3207484

  16. wer sab nicht bang vor seines herzens vorhang?
    der schlug sich auf: die szenerie war abschied.

    kim korkmamıştır otururken
    kendi kalbinin perdelerinin önünde?
    ve açıldığında o perdeler: ayrılık sahnesidir görünen.

    (, 17.07.2009 16:16 ~ 24.07.2009 01:55)

    @3716827

  17. malte laurids brigge'nin notları 'nı yazdı, daha ne yapsın!

    (, 04.08.2009 21:24 ~ 21:25)

    @3787445

  18. ithakibütün hikayeleri'ni muhteşem bir ciltle basmıştı. muhakkak edinin. sonbahar akşamlarında üzerinize bir hırka alıp okuyun. hadi canlarım.

    (, 04.08.2009 21:35)

    @3787490

  19. orjinalinden güzel olan çeviri niteliğinde,

    louise labe'nin şiirlerini almancaya çevirmiştir.


    "seni,

    içinde tutsak olduğum acıların yollarında

    öyle yürüttüm ki,

    nerede mutlu bir nota vurmak istesem

    sen onu saklıyor ve susturuyorsun."

    (, 11.09.2009 13:38)

    @3931649

  20. "yalnızlık yağmura benzer
    yükselir akşamlara denizlerden
    uzak, ıssız ovalardan eser
    ağar gider göklere her zaman göklerdedir
    ve kentin üstüne göklerden düşer"

    (, 11.09.2009 21:29)

    @3933660

  21. aslı erdoğan'ın en sevdiği şair.

    (, 11.09.2009 21:34)

    @3933677

  22. mezarcı isimli öyküsünde, genç kız gita ve mezarcı arasındaki konuşmalarla hayata, insan ilişkilerine dair düşündüklerini oldukça güzel açıklamıştır.

    gelmiş geçmiş en duygusal şairlerden biridir. belki de en duygusalı.

    (, 11.09.2009 22:10)

    @3933837

  23. nesnelerin melodisi üstüne notlar (1898)

    01.
    tümüyle başındayız, görüyorsun. her şeyden önce olduğu gibi. arkamızda bir bir düş ve eylemsizlik.

    02.
    insanı mutlu kılabilecek tek bir şey düşünebiliyorum: yeni başlayan biri olmak. yüzyıllar uzunluğundaki tirenin ardından ilk sözcüğü yazan biri.

    03.
    insanları gerçek ilkeler gibi hâlâ altın yaldız bir zemin üzerine resmettiğimizi görünce, şunlar geliyor aklıma: belirsiz bir nesne önünde dikiliyor insanlar. bazen altın yaldızdan bir arka plan, bazen de bir grilik önünde. ışık içinde bazen, çokluk da arkalarında dipsiz bir karanlık.

    04.
    bu da anlaşılmayacak bir şey değil. insanları tanımak için soyutlamak gerekiyordu onları. ne var ki, uzun bir deneyimin ardından tek tek gözlemler arasında ilişki kurmak, olgunluk kazanmış bakışlarla insanların geniş kapsamlı tavırlarını izlemek uygun olacaktır.

    05.
    trecento döneminde altın yaldın zemin üzerine yapılmış bir resmi, erken dönem italyan ustalarının resme geçirilen kişilerin adeta bir santa conversione (kutsal sohbet toplantısı) için umbria bölgesinin aydınlık havasında, ışıl ışıl bir kır önünde bir araya geldiği çok sayıdaki komposizyonlarından biriyle karşılaştırın. altın yaldın zemin üzerindeki kişilerden her birini soyutlarken, erken dönem italyan ustalarının resimlerinde kır, bu resimlerdeki kişilerin gülümseme ve sevgilerinin kaynaklandığı ortak bir ruh gibi ışıldayıp duru.

    06.
    ayrıca, yaşamın kendisini düşünelim. insanların pek çok şişkin tavırlar sergileyip inanılmayacak derecede büyük laflar ettiğini anımsayalım. yalnızca bir an için marco basaiti’nin o güzelim ermişleri gibi bir dinginlik ve zenginlik içinde boy gösterebilselerdi, onların arkasında da hepsini kucaklayan doğayı bulurduk ister istemez.

    07.
    ve öyle anlar vardır ki, insan görkemli görünüşünden sıyrılıp çıkarak sessiz ve belirgin dikilir karşında. bunlar senin için asla unutulmayacak seyrek şölenlerdir. söz konusu insanı seversin artık. bir başka deyişle, tanıyacak olduğun kişiliğinin siluetini narin ellerinle çizmek için çaba harcarsın.

    08.
    sanatın da yaptığı aynı şeydir. ne de olsa kapsamı daha geniş, daha az alçakgönüllü bir sevgidir sanat. tanrı’nın sevgidir. tek kişiye bağlanıp kalamaz; tek kişi yaşamın kapısıdır sadece ve sevgi bu kapıdan geçmek zorundadır. yorulmak yasaktır kendisine. misyonunu yerine getirebilmek için, kekresin tek kişiye dönüştüğü yerde etkinliğini açığa vurması gerekir. bu tek kişiyi ödüllendirmeye görsün, uçsuz bucaksız bir zenginliğe boğulur herkes.

    09.
    sanatın böyle bir şeyden ne kadar uzak olduğunu sahnede görebiliriz. yaşama, ideal dinginliği içinde tek bireye değil, devinime ve insanların birbirleriyle düşüp kalkmasına nasıl bir gözle baktığını sahnede açığa vurur ya da vurmak ister sanat. insanları trecento döneminin resimleri gibi yan yana koyar, arka planın griliği ya da altın yaldızı üzerinden birbirleriyle dostluk, kurmalarını, onarlın kendilerine bırakır.

    10.
    ve bu yüzden insanlar sözcük ve jestlerle birbirine ulaşmaya çalışır. kolları nerdeyse burkulup çıkacak gibi olur yuvalarından, jestler fazlasıyla kısa tutulur çünkü. heceleri birbirine fırlatıp atabilmek için sonsuz çaba harcarlar, gelgelelim topla oynamanın hiç de doğru dürüst üstesinden gelemediklerinden, atılan topları yakalama becerisini de gösteremezler. dolayısıyla, eğilip topu aramakla geçer zamanları – yaşamda olduğu gibi tıpkı.

    11.
    ve sanat, çokluk içinde yaşadığımız karmaşayı gözlerimiz önüne sermekten başka şey yapmamıştır. yatıştırıp sakinleştirecekken korkutmuştur bizleri. içimizden her birinin bir başka adada yaşadığını kanıtlamıştır; ne var ki, adalar birbirinden yeterince uzak değildir; dolayısıyla, her türlü tasa ve endişenin uzağında yalnız başına bir yaşam olanaksızdır. bir adadaki öbür adadakine rahatlık vermeyebilir ya da ele mızrak onun peşine düşebilir – ama hiç kimse ötekine yardım elini uzatamaz.

    12.
    adadan adaya geçebilmenin tek yolu vardır: yalnızca ayakların değil, başka organlarında zarar görebileceği tehlikeli sıçrayışlar. bir o yana, bir bu yana ardı arkası kesilmeyen sıçrayışlar kimi rastlantıların ve komik sahnelerin eşliğinde gerçekleşir: çünkü bazen öyle olur ki, iki ada sakini aynı zamanda sıçrayıp biri ötekinin yanına gelmek ister, dolayısıyla birbiriyle ancak havada karşılaşırlar ve bu zahmetli yer değiştirme sonucunda daha önce ne kadar uzaksalar, yine öyle uzak kalırlar birbirine.

    13.
    nihayet fazla şaşılacak şey değildir bu; çünkü üzerinden güzel güzel, güle oynaya yürünüp geçilecek köprüler gerçekte içimizde değil, tıpkı bartholone’nin ya da leonardo’nun peysajlarındaki gibi bizim arkamızdadır. ortada öyle bir durum var ki, tek kişilikler yaşamın doruk noktalarını oluşturur, yol ise bir doruktan ötekine engin ovalar içinden geçerek uzanıp gidiyor.

    14.
    iki, iç insanın bir araya gelmesi onların birlikteliğini göstermez. telleri değişik ellerde kuklalar gibidir bu insanlar. ancak bir elin onları yönetmesi durumundadır ki, birlikteliğe kavuşur ve birliktelik ya o tek elin önünde eğilmeye ya da elin üzerine yürümeye zorlar kendini. insanın güçleri de, tellerin sonra erdiği yerde onları tutup bırakmayan egemen bir elin içindedir.

    15.
    ancak ortak yaşanan bir saatte, ortak yaşanan bir fırtınada, rastlantı sonucu içinde karşılaşılan bir mekânda birbirini buluyor insanlar. ancak geride bir arka planın oluşmasından sonra birbiriyle konuşup görüşmeye başlıyorlar. bir vatana yaslanmak zorundadırlar çünkü yanlarında taşıyıp hepsi de aynı hükümdarın simge ve mührünü içeren onay belgesini birbirlerine göstermeleri gerekiyor.

    16.
    ister bir lambanın cızırtısı olsun, ister bir fırtınanın uğultusu, ister akşamın soluyuşu olsun, ister seni sarıp kuşatan denizin iniltisi, her zaman arkanda binlerce sesten dokunmuş engin bir ezgi sürdürür varlığını ve ezginin ancak orasında burasında senin solo müziğine yer vardır. ne vakit söz konusu ezgiye katılacağın, yalnızlığında yatan gizdir; bunun gibi, başkalarıyla gerçekten ilişki kurabilme sanatı, yüce sözlerden aşağılara inip ezgiye katılmakta saklıdır.

    17.
    marco basaiti’nin ermişlerinin birbirlerine mutlu yan yanyanalıklarından başka açıklayacakları bir şey olsaydı, içinde yer aldıkları resmin ön planında ince uzun ve yumuşak ellerini birbirlerine uzatmaz, gerilere çekilip biri ötekine gibi küçülür ve kulak kabartmış bekleyen doğanın derinliklerindeki minik köprüleri geçip birbirine ulaşırlardı.

    18.
    biz ön plandakiler de tıpkı öyleyiz. kutsayan özlemler. isteklerimiz uzaklarda, ışıl ışıl parıldayan araka planlarda gerçekleşir. orada istem ve devinim vardır. orada karanlık başlıkları bizler olan tarihsel olaylar gerçekleşir. birleşme ve ayrılmalarımız orada, avuntu ve hüzünlerimiz oradadır, ön planlarda dolaşıp dururken gerçekte oradayız bizler.

    19.
    belli bir saati birlikte yaşamadan bir arada gördüğün insanları anımsa. gerçekten sevilen birinin ölümle pençeleştiği odada buluşan hısım ve akrabaların anımsa örneğin. içlerinden bazısı bu, bazısı şu anının derinliklerine gömülmüştür. ağızlarından çıkan sözler, birbirlerinden habersiz, birbirlerinin önünden geçip gider. ilk şaşkınlıkta yanılır elleri, uzanacakları yere uzanmaz. – ta ki acı, arkalarında geniş boyutlara ulaşsın. o zaman oturur, başlarını eğip susarlar. adeta bir ormanın hışırdadığı duyulur başları üzerinde. daha önceleri hiç görülmedik ölçüde birbirlerine yaklaşırlar.

    20.
    büyük bir acı insanları aynı sessizlik içine çekip almadıkça, arka plandaki ezgiyi biri daha çok, biri daha az işitir. pek çok kişi vardır ki hiçbir şey duymaz kulakları. bunalır köklerini unutmuş ağaçlara benzerler; güç ve yaşamlarını dalarlında gezinen hışırtı oluşturur. yine pek çok kişi vardır, ezgiyi işitecek zaman bulamaz, çevrelerine kulak verecek bir saati ele geçiremezler. varoluşlarının anlamını yitirmiş zavallı yurtsuzlardır bunlar, parmakları günlerin tuşlarını döver durur, aynı yitik ve tekdüze sesi çıkarırlar sürekli.

    21.
    dolayısıyla, yaşamın gizlerini ortak olmak istedik mi, iki şeyi düşünmemiz gerekir: biri nesnelerin ve kokuların, duyuların ve geçmiş zamanların, alacakaranlıkların ve özlemlerin oluşumunda pay sahibi zengin melodi, öbürü bu zengin koroyu bütünleyip yetkin kılan tek tek sesler. ve bir sanat yapıtını, bir başka deyişle bugünkünden daha derin yaşamın resmini her zaman karşılayabilecek yaşantılarda gereken temele oturtmak için, belli bir saatteki sesle bu saat içinde yaşayan belli bir insan grubunun sesi arasındaki doğru ilişkiyi kurmak ve dengeyi sağlamak zorunludur.

    22.
    böyle bir amaca ulaşabilmek için yaşam ezgisinin her iki öğesini ilkel biçimleriyle tanımak, denizin gümbürtülü curcunasından dalgaların ritmini soyup almak, günlük konuşmaların karmaşık ağından öteki iplikleri kendisinden taşıyan o diri ipliği çözüp alabilmek, saf ve temiz renkleri yan yana koyup aralarındaki karşıtlık ve benzeşmeleri saptamak gerekir. önemli’yi yakalayabilmek için çokluk’tan el çekilmesi zorunludur.

    23.
    aynı derecede sessiz iki insanın kendi yaşadıkları saatin ezgisinden söz etmesi doğru değildir. ezgi aslında onların ortak malıdır. bir mihrap gibi her ikisinin arasında yer alır, her ikisi de ağızlarından çıkacak seyrek sözcüklerle onun kutsal alevini huşu içinde beslerler.

    bu iki insanı amaçsız varoşluşlarından çekip alarak sahneye çıkarmakla, amacım besbelli seyircilere iki sevgiliyi göstermek ve mutluluklarının nedenini açıklamaktır. gelgelelim, sahnede mihrap görünürde yoktur ve seyircilerden hiç kimse bu özverili iki insanın tuhaf jestlerine bir anlam veremez.

    24.
    bu durumda iki çıkar yol vardır: ya insanlar ayağa kalkacak, pek çok sözle ve insanın aklını karıştıracak jestlerle önceki yaşantılarını açığa vurmaya çalışacaktır. ya da ben, onların bir derinliği içeren eylemlerinde hiçbir değişikliğe gitmeyerek bizzat şu sözleri söyleyeceğim: burada bir mihrap var, üzerinde de kutsal bir alev. parıltısını bu iki insanın yüzlerinde görebilirsiniz.

    25.
    bunlardan ikincisi, bana sanatsal nitelik taşıyan tek çıkar yok görünüyor. böyle bir yolun izlenmesiyle önemli hiçbir şey kaybolup gitmeyecektir oyunda. iki yalnız insanı birleştiren mihrabı bütün seyircilerin algılayıp varlığına inanabileceği gibi anlatayım yeter ki, basit öğelerin işe karışması olaylar dizisinde bir bulanıklığa yol açmayacaktır. oyunun çok ilerideki bir evresinde seyirciler alev sütununu kendiliklerinden görebilecek, benim bu konuda artık bir açıklamaya başvurmam gerekmeyecektir.

    26.
    ama mihrap yalnızca bir benzetidir, üstelik pek rasgele seçilmiş bir benzeti. önemli olan, kişilerin konuşmalarının arkasındaki ortak yaşanan saati dile getirmektir. yaşamda gündüzün ve gecenin binlerce sesine, ormanın hışırtısına ya da saatin tik taklarıyla ürkek ve çekingen vuruşlarına terk edilmiş bu ezgi, sözlerimizin ritmini ve tonunu belirleyen arka plandaki bu zengin koro, sahnede bir kez aynı araçlara başvurarak sergilenemez.

    27.
    çünkü “hava” denilen ve yeni oyunlarda da bir ölçüde uygulanan şey, insanların, sözlerin ve işaretlerin arka planında bir doğanın varlığını duyurmaya yönelik ilk ve yetersiz bir girişimden başka şey değildir, seyircilerin çoğu tarafından farkına varılmaz, çığırtkanlıktan uzak mahremiyeti dolayısıyla seyircilerin tümü tarafından algılanması olanaksızdır. tek tek seslerin ya da ışıkların teknik yoldan güçlendirilmesi komik kaçar, böyle bir yöntem binlerce ses arasından yalnızca birini sivriltip öne çıkarır çünkü bu da olaylar bütününün tek bir köşeye takılıp kalmasına yol açar.

    28.
    arka plandaki ezginin hakkını verebilmenin tek yolu, onun tüm gücüyle sesini duyurmasını sağlamaktır. böyle bir şey bizim sahnelerin olanaklarıyla üstesinden gelinemeyeceği gibi, duruma kuşkuyla bakan seyirci kitlesinin görüşü karşısında da gerçekleşemez. – denge, ancak sıkı bir stilizasyona başvurularak sağlanabilir. bir başka deyişle, bunun tek yolu, sonsuzluğun ezgisini oyundaki olayın elleri altındaki tuşlar üzerinde çalmak, yani büyük ve sözsüz olan sözlere indirgemektir.

    29.
    bu da oyun kapsamına bir koronun alınmasıyla gerçekleştirilebilir ancak; koro, aydınlık ve pırıl pırıl konuşmaların ardında dürüldü bir halı gibi açılıp yayılır. sessizliğin tüm boyutları ve ağırlığıyla varlığını sürekli duyurması sonucu sözler bu sessizliği bütünleyen doğal öğeler işlevini görür, böylece yaşam ezgisinin derli toplu anlatımı sağlanır; korkuların ve karanlık duyguların sahnede sergilenmeyişi nedeniyle başka yolda böyle bir anlatımın gerçekleşmesi olanaksızdır.

    30.
    bunu pek küçük bir örnekle açıklamak isterim: akşamdır. küçük bir oda. ortadaki masanın üstünde bir lamba yanmakta, altında iki çocuk karşılıklı oturmaktadır; başlarını bir isteksizlikle defterler, kitaplar üzerine eğmişlerdir. her ikisi de hayal ve düşünceleriyle uzaklarda, çok uzaklarda dolaşırlar. önlerindeki kitaplar odadan kaçıp gidişlerini gizler. düşlerinin engin ormanında kaybolmamak için zaman zaman birbirlerine seslenir, daracık odalarında renkli ve fantastik serüvenler yaşar, savaşlara girer, zaferler kazanırlar. yurtlarına dönüp gelir, evlenip yuva kurar, çocuklarına kahramanlık dersi verirler. hatta ölürler sonunda. ben bütün bunlara oyunun olaylar örgüsü gözüyle bakmaktan kendimi alamayacağım.

    31.
    ama tavandan sarkan o ışıl ışıl modası geçmiş lamba, odadaki eşyaların soluyuşu ve iç çekişlerin, evin çevresinde dolanan fırtına olmasa ne anlam taşır böyle bir sahne. serüvenlerini çocukların iplik iplik içinden çekip çıkardıkları bütün bu arka plan olmasa ne anlam taşır. çocuklar bahçede bulunsalar örneğin, daha başka düşler görecek, bu düşler deniz kıyısında daha değişik, bir sarayın terasında daha farklı olacaktır. örülen örgü ipek midir, yoksa yün mü, birbirinden ayrı şeylerdir bunlar. odadaki akşamın sarı kanaviçesinde, çocukların kendi yılankavi desenlerinin birkaç kaba çizgisini bir güvensizlik içinde yinelediklerinin bilinmesi gerekir.

    32.
    bu durumda ben, bütün bu ezginin oğlanların işittikleri oyunda yankılanmasını sağlamayı düşünüyorum. çığırtkanlıktan uzak bir ses gibi söz konusu ezginin sahne üzerinde süzülmesi gerekir ve görünmez bir işaretle çocukların minik sesleri ezgiye katılır, ezginin geniş ırmağı dar odaya doluşmuş akşam içinden akıp dururken çocuk sesleri de ırmakla sürüklenip gider.

    33.
    bu gibi pek çok sahne biliyorum, daha kapsamlı pek çok sahne. belirgin, diyeceğim enine boyuna bir stilizasyonla ya da bu stilizasyonun ima yollu anlatımıyla sahnede koro yerini alır, sürekli uyanık durumdaki varlığıyla da etkinlik gösterir ya da sahnedeki rolü ortak yaşanan saatin fermantasyonundan, geniş ve kişisellikten uzak, yükselip çıkan sese sınırlı kalır. antik koro gibi bu ses de kesin olarak bilgece bir bilgiyi içerir, oyunda olup bitenleri yargıladığından değil, çığırtkanlıktan uzak ezginin kendini çözüp aldığı, sonunda daha bir güzelleşmiş olarak ezginin sinesine dönüp geldiği temeli oluşturması, bunu sağlar kendine.

    34.
    bu durumda stilize, yani gerçekle bağdaşmayan anlatımı, bir geçiş evresinin anlatım üslubu olarak görmekteyim; çünkü yaşama benzerlik gösteren ve bu “dışsal” anlamda “gerçek” olan oyunlar sahnede her zaman seyircilerin en çok beğenisini toplayacaktır. ne var ki, böyle bir sanatın yolu da kendi kendini derinleştiren bir “iç gerçek” ten geçecektir: ilkel öğeleri bilip tanımak ve oyunda kullanmak. bir ilk denemenin ardından kavranmış temel motiflerin daha bir özgürce ve inatla kullanılması öğrenilecek, böylece zamansal sınırlı gerçeğe yeniden yaklaşılacaktır. ama öncekinden yine de farklı olacaktır bu gerçek.

    35.
    ben, bu yolda çalışmalar yapılmasını zorunlu görmekteyim; çünkü uzun ve ciddi bir uğraş sonucunda tanınabilen ince duygular sahnenin gürültü patırtısı içinde başka türlü hiçbir vakit sesini duyuramayacaktır. bu da üzücü bir şeydir. belli bir tandansa yer vermeden ve vurgulamaya kaçılmadan yapılması durumunda yeni yaşam sahneden seyircilere iletilebilir, yani kendi içlerinden gelen bir dürtüyle ve kendi güçleriyle yeni, yaşamın jestlerini öğrenemeyen kişilere de bu yaşamın ne olup olmadığı gösterilebilir. hani sahneden seyircilere belli bir inancın benimsetilmesi diye bir şey söz konusu değildir. ama en azından seyirciler şunu öğrenebilir ki, zamanımızda hemen yanı başımızda varlığını sürdüren yeni yaşam diye bir şey vardır. bu da insanı yeterine mutlu kılacak bir şeydir.

    36.
    çünkü arka plandaki ezgiyi bir yol ele geçirmeye görsün, insanın bundan böyle konuşacağı sözlerde sıkıntıya düşmeyeceğini, kararlarını üzerindeki karanlığın yerini aydınlığa bırakacağını görüp anlaması nerdeyse bir din kadar önemlidir. bir ezginin parçası olduğuna, bir başka deyişle belli bir konumu haklı olarak elinde bulundurduğuna, en küçük şeyin en büyük şey kadar değer taşıdığı kapsamlı bit yapıtta belli bir ödevi yerine getirdiğine ilişkin yalın bir kanı, tasa ve endişeden uzak bir güven duygusu içinde yaşatır insanı. bilinçli ve rahat büyümenin ilk koşulu, sayısal fazlalığa kaçmamaktır.

    37.
    bütün ikilem ve yanılgının kaynağı, aralarındaki ortak bağı insanların arkalarındaki nesnelerde, ışıkta, doğa parçasında, başlangıçta ve ölümde arayacakken kendi içlerinde arayamaya kalkmalarıdır. bu da onların kendi kendilerini yitirip karşılığında ise hiçbir şey ele geçirememelerine yol açar. birleşemedikleri için, birbirlerinin arasına karışıyorlar. iki kişi yan yana duruyor, ama ayaklarını yere sağlam basamıyorlar; çünkü her ikisi de gereken güçten yoksundur ve olduğu yerde sallanmaktadır. birbirlerini karşılıklı desteklemeye çalışarak bütün güçlerini boşa harcıyorlar, dışa yönelik bir girişimden iz eser görülmüyor.

    38.
    her birlikteliğin koşulu, birbirinden değişik bir dizi yalnız insanın varlığıdır. böyle bir birliktelikten önce aralarında hiçbir ilişki olmaksızın her biri tek başına yaşayıp giden bir topluluk oluşturur bu insanlar. topluluk ne yoksul, ne zengindir. değişik parçalarının anne birlikteliğine yabancılaştığından başlayarak, kendi parçalarıyla bir karşıtlık içine girer; çünkü parçalar geçirdikleri gelişim sonucunda topluluktan uzaklaşır. ama topluluk elinden bırakmaz onarlı. meyvelerden hiç haberi olmasa da, kök onları beslemesini sürdürür.

    39.
    ve bizler meyveler gibiyiz. acayip biçimde birbirine dolanmış dalların yükseklerinden sarkarız aşağı. pek çok rüzgâr yeriz. sahip olduğumuz bir şey varsa, olgunluğumuz, tatlılığımız ve güzelliğimizdir. ama bunun için gereksindiğimiz güç, hepimizin içinde yaşayan ve dünyaları kapsamına alacak kadar geniş bir alana yayılan bir görevden çıkıp gelir. söz konusu güce tanıklık etmek istedik mi, her birimizin ona alabildiğine derin yalnızlığında başvurmamız gerekir. ne kadar çok yalnız kişi varsa, birliktelikleri o kadar görkemli, duygulandırıcı ve güçlü nitelik taşır.

    40.
    ve özellikle en yalnız kişilerdir ki, birliktelikte en büyük pay sahibidirler. o engin yaşan ezgisinden kimilerinin çok, kimilerinin az bir şey işitebileceğini daha önce söylemiştim. buna göre, büyük orkestrada söz konusu kişiler küçük ya da önemsiz bir görev üstleneceklerdir. ezginin tümünü işitebilecek kimse ise, hem herkesten daha çok yalnız, hem herkesten daha çok birliktelik duygusuna sahip biri olacaktır; çünkü kimsenin işitemedi şeyi işitecek, özellikle de başkalarının belli belirsiz ve yarım yamalak duyduğu şeyin anlamını, eriştiği o mükemmellik sayesinde kavrayabilecektir.

    rainer marie rilke
    çeviren: kamuran şipal
    “sanat üstüne”

    (, 24.09.2009 18:47)

    @3983567

  24. "yalnız bir erkek. ilk şiirinden son şiirine ve hatta mezar taşına yazdırdığı dizelere dek baştan aşağı ecele bakmış bir şairdir. yas tutmadan yapmıştır bunu. bir görev duygusuyla.ilgi, merak ve itaatle. pavese yalnızlık çekerken rilke, yalnızlığa akan bir su gibi gitmiştir."

    (, 20.10.2009 22:21)

    @4087259

  25. ''birbirlerine yüzlerce yeni ad vereceklerdir ve hepsini yeniden alacaklardır birbirlerinden, yavaşça, küpe çıkarır gibi.''

    r.m.r.

    (, 21.11.2009 17:55)

    @4204769

  1. 1
  2. 2
  3. 3