1981 tarihli the exploited albümüdür. şarkı listesi şöyledir:
1. punk is not dead
2. mucky pup
3. cop cars
4. free flight
5. army life
6. blown to bits
7. sex & violence
8. spg
9. royalty
10. dole q
11. exploited barmy army
12. ripper
13. out of control
14. son of a copper
15. i believe in anarchy
bu kelimeyi zırt pırt kendini ayrı bi yere koymak için kullananlardan tiksiniyorum ama, hakikaten de özentilerin "marjinalim abi pank yea" dışavurumlarını yansıttıkları bir slogan haline gelmiştir. kapitalizmin sümüklü elleri gırtlağımızda oldukça punk ölmeyecektir zaten, bunu g.tüne çakal yapışmış ayı yavrusu gibi bağırmanın anlamı yok. çıkar o tşörtü arkadaşım. o fısfısı da kenara bırak..hah eet oldu şimdi..
not: kurt 'ün tşörtünde "grunge is dead" yazar "punk" değil.
not2: komünist veya sosyalist değilim. "aha yoldaş bu" diye artı vericekseniz vermeyin. hatta eksi basın.
serseri müziğidir punk. müziği yapan da dinleyen de serseridir. serseri olduğunu kendine hatırlatmak için dinlenir, karşındakine hatırlatmak için yapılır. hem anarşist bir iştir hem de nihilizm kokar. böyle bir şeydir işte punk. aslında müzik de değildir. bir tavır, bir isyan biçimidir.
hakan günday, sid vicious için “punkın vücut bulmuş hali” derdi. çok haklı. soyadını “vicious” olarak değiştiren bu manyak adam, tüm dünyayı ayaklandıracak bir akımın baş aktörlerinden biri olacağını kestiremezdi herhalde yetmişlerde. zaten böyle bir niyeti olduğunu da zannetmiyorum, biraz daha asit ve sağı solu kırmaktı gayesi. londra, tüm asilerin şehri, isyanın filizlendiği şehir oldu. önce sahneye çıkıp 30 saniyelik şarkılarla tokat attılar seyircilerine, sonra küfür kıyamet saldırdılar var olan her şeye.
mohikan saçlar, her yere takılmış piercingler, dar pantolonlar görünür oldu sokaklarda. asi gençlik sevmişti bu punk işini. amerika’da boş durmadı tabi bu yeni gelişmeye. hemen üretti kendi punk-rock müziğini ve davet etti ingiliz akranlarını ülkeye. sex pistols sahne aldığı ilk amerika turnesinde birçok şehre gidemedi. konser verdiği her yerde kafalarına şişeler atıldı ama sid, suratındaki sinsi gülümsemeyi hiç bozmadan, gitarının üstüne kan damlarken sol basmaya devam etti. kim bilir, belki de kafası asitli olduğundan hissetmemiştir, belki de karşısındaki kızgın kalabalık keyif vermiştir ona. kalabalıktan birileri “çalamıyorsunuz” diye bağırdı, johnny rotten sadece “ee n’olmuş?” demekle yetindi. çünkü punk iyi müzik yapmakla alakalı bir şey değildi.
the clash, punkın yeni sesi, yeni soluğu oldu. pistols gibi vahşi ve yıkıcı değildi. yıktığının yerine ne koyacağıyla da ilgiliydi. joe strummer, punk felsefini ortaya koymuştu artık: “sen de yapabilirsin!”.
tanrı kraliçeyi korudu mu gerçekten bilinmez ama punk büyüdü ve tüm dünyayı sardı. hippiler gibi zararsız değildi bu sefer gençlik. her şeyi yıkmak, her şeye zarar vermek istiyordu. ahlak anlayışı altüst olmuş, hiçbir şeye değer vermeyen bir gençlikten daha tehlikeli bir şey olamazdı. müdahale edilmeliydi ve edildi.
punk, artık che guevera resmi, barış işareti gibi bir marka olmuş, ipini koparan kendine punk demeye başlamıştı. cumartesi punkları giderek artıyor, yırtık pantolonlara tonlarca paralar veriliyordu.
insanların uğruna öldükleri bayraklarla kıçlarını silen bu adamlar, yerlerini mtv’de klipleri dönen çoluk çocuğa bıraktılar.
“punk öldü” diyenlere müzik marketlere değil, sokaklara bakmalarını tavsiye ederim. punk, ölemeyecek kadar dinamik bir tavırdır. müzikle isyanın birleştiği her yerde punk vardır.