"it's going to rain"
huzur veren anlatımı, müzikler ve de iyi oyunculuklarla beslenmiş makedon yönetmen manchevski'nin ilk filmi.
yugoslavya iç savaşı'nı en çarpıcı şekilde anlatan film.
film, sıradan insanların, gündelik yaşayan kişilerin savaşa bakışlarını, birbirleri hakkında fikirlerinin nasıl değiştiğini anlatıyor. bunu, makedonya'dan ingiltere'ye uzanan öyküler içinde anlatıyor.
filmden güzel bir replik:
- savaş bir virüs gibidir, bizim kasaba vardır, bir de onlarınki.
iki nokta filmin benden alacağı notu düşürüyor. öncelikle, çok dar bir alanda bu konu işlendiği için, yugoslavya iç savaşı hakkında bilgisi olmayan birisine bu konuda fikir verebilecek bir film değil. ikincisi de, filmin etrafında dönüğü fotoğrafçı alexandre'ın, sıradan insanların yaşamlarından kesitler sunan böyle bir filmde böylesi bir karizma ile donatılması (kendisi her iki tarafın dilini de konuşabilmesine ek olarak ingilizce de bilir, etkileyicidir, etrafındaki insanlara sözünü dinletir, istediği zaman sırtına çantasını vurup uzaklara gidebilecek cesarete sahip bir insandır) filmin doğallığına gölge düşürüyor.
savaş gerçeği hakkında ghobadi'nin "
kaplumbağalar da uçar" filmi kesinlikle
yağmurdan önce'den üstündür.
kurgusunun "circle is not round, time never dies" cümlesi üzerine kurulu olduğu olağanüstü yapıt.
(tool, 04.07.2006 00:15 ~ 00:28)
makedon yönetmen
milcho manchevski'nin senaryosunu yazıp yönettiği film
ingiltere ile
makedonya arasında gidip gelerek, birbirlerinden farklı ülkelerde yaşayan insanların hayatını ele alıyor…
film 3 bölümden oluşuyor:
1: kelimeler
2: yüzler
3: resimler
1. bölüm;
iç savaşla bölünen
yugoslavya'dan ayrılmak üzere olan makedonya'da, bir
ortodoks rahibin cinayetle suçlanan
müslüman ve
arnavut bir kızı saklayarak inançlarına karşı gelmesini anlatıyor…
2. bölüm;
londra'da, genç bir
ingiliz kadınının
* kocası ile ülkesine dönme hazırlığındaki makedonyalı bir savaş fotoğrafçısı olan aşığı
* arasında ki ikilemi üzerine kurulu…
3. bölüm; ülkesine dönen fotoğrafçının makedonya'nın geçirdiği değişimin ve çevresinde gelişen olayların içinde kalmasını anlatıyor…
milcho manchevski'nin ilk uzun metrajlı çalışması olan bu güzel filmin aynı güzellikteki müzikleri "
anastasia" adlı gruba ait...
senaryo akışı genelde durağan olan bir eser "yağmurdan önce". filmi izlemek için festival filmlerine meraklı ve sabırlı olmak gerekiyor. çünkü on yıllardır hollywood sinemasının heyecanlı aksiyonlarına gark olmuş bünyeler olarak yağmur öncesi dingiliği taşıyan filmlere yavaş anlatımlı, durağan murağan gibi bi sürü haksız yakıştırmalar yapabiliyoruz. filme geri dönersek, zaman kavramını ve kaderi kurcalayan, geriye saran, kesişmeli her eserde olduğu gibi bu filmde de muazzam dikkat bekleniyor izleyiciden. bir anlığına gözlerinizi kaparsanız ayrıntılar bir bir kaçıp gidiveriyor. diyaloglarda kulağınıza türkçe kelimeler çalınırsa "amanın!" tepkilerini vermeyin. zira o köy bizden bir coğrafya olabilecek kadar yakın, tanıdık...
son söz olarak,
---spolier--- ile rezil etmeye kıyamaycağım kadar güzel film...
"çember yuvarlak değildir, zaman asla ölmez." dün diye yarın diye bir şey yok, her şey bir çevrimin parçası." replikleriyle hafızalara kazınan, vuran, ağlatan, öldüren,
milcho manchevski eseri.
''zaman'' kavramınızı alt üst eder.oscar adayı olmuş ilk makedon filmidir.
yağmur yağacak,sinekler ısırıyor
hadi, zamanı geldi
şu an orada yağıyor
yağmur kokuyor, gökgürültüsü beni hep tedirgin eder.
korkarım burada da ateş etmeye başlamışlardır
çok kez izledğim filmin en düşündürücü en en etkileyici replikleri bu bence filmi izleyenler bunun önemini anlayacaktır.ayrıca filmin çekildiği ohridin güzelliği manastırın etkileyiciliğide filme katkı sağlamıştır
anlamak için 2(kişiye göre artabilir) kez izlenmesi gereken film. zira filmde dediği gibi time never dies circle is not round olayı bitirir filme nerden girerseniz girin hep bi çember içinde sıkışıp kalırsınız baştan izleniz sondan başa sondan izleseniz sondan başa çıkacağınız filmdir kendisi
ayrıca yönetmenin ilk ve tek uzun metrajlı filmidir
zamanın akıp giden birşey olmadığını göstermeye çalışan bir başyapıt.
filmin olay sırasına göre başını ve sonunu ilk izleyişte anlamayabilirsiniz. bunun yanında savaşmanın anlamsızlığını, savaşan insanların sadece kendilerine zarar verdiklerini, yöre halkının karakterinin, kültürünün derinine inerek ama nihayetinde yüreğinize dokunarak anlatan bir film. hele müzikleri insanın ruhunu parçalıyor.
-spoiler-
filmin belki de tek zayıf yanı batıda da rahat hayata rağmen şiddetin kol gezdiğinin çok fazla abartılmış bir restoran sahnesiyle anlatılmasıydı.
-spoiler-
(zaht, 18.08.2007 20:31 ~ 20:32)
---
spoiler var kaç kaç kaç---
filmin en başında ne demişti bize papaz amcamız?
-time never dies.
the circle is never round.
evet durum budur. çember yuvarlak değildir.filmin zaman akışı da buna göre uyarlanmış. eğer yaşadığımız zaman gibi olayı kurgulandırmaya çalışırsanız eliniz boş dönersiniz.
filmin en güzel yönü bu zaman akışıdır bence. ayrıca bir başka güzel taraf ise ölüm hakkındaki filmlere yapılan göndermedir kanımca. efendim herhangi bir filmi izlerken, hangi tarafı tutacağımıza genel olarak yönetmenin bakış açısı karar verir. yani bir katil anlatılırken, öyle bir hikaye sunulur ki adamın birini daha öldürmesini istersiniz. ya da hikaye içinde öyle bir yer verir ki yönetmen katile, bırakın filmde ölmesini kendinizin öldüresi gelir. filmde aynen bu anlattığım yöntemle başlıyor. zamira öldüğünde o kadar üzülüyoruz ki aklımıza onun katil olduğu, başka birii öldürdüğü aklımıza bile gelmiyor. ancak film 3.bölümüne geçtiği zaman alexander'ın kuzeninin ölümü gerçekleşiyor ve birden sinir oluyorsunuz zamira'ya. ve hemen filmin başına dönüyor beyniniz. bu açıdan çok güzel bir film.
filmde yağmurdan önce ölümler gerçekleşmekte. film boyunca yağmurun yağacağından bahsediliyor ve filmin sonundaki yağmur sahneleri başladığında birden tüyleriniz diken diken oluyor ve üşüyorsunuz.
çok etkili çok güzel bir film. ha değinmeden geçemeyeceğim. efendim genelde beceremem ama bir hata yakaladım filmde(zaman olayı değil. çünkü o hata değil). filmde alexander makedonya ya gittiğinde otobüsteki askerle muhabbet etmekteler ve asker alexander'ın kitabını karıştırırken bir fotoğraf çıkıyor yaprakların arasından. fotoğrafın ilk görüldüğü sahnede alexander anne'in arkasından sarılmış bir poz. hemen akabindeki sahnede ise yüzleri birbirine dönükken çekilmiş bir fotoğrafa dönüyor bu. bu da böyle bir hata işte. şu diyalogla son vermek istiyorum yazıma :
+where is the un now?
-back next week, to bury dead. have a nice war take pictures
mutlaka izleyin.
---
spoiler var kaç kaç kaç---
makedonya gibi, bir zamanlar savaş sancılarıyla kıvranmış bir bölgeden çıkmış, üç hikayeden oluşan ve mevzulara eleştirel bakabilmiş -adeta yakın tarih eleştirisi- bu filmin, özellikle üçüncü hikayesi, yüzümüze çarpa çarpa, bize birşeyler anlatmaya çalışmıştır-tabi anlamak isteyene-. etnosentrizm gibi akıldan uzak olduğu halde, akılları allak bullak eden, takıntıların ne denli sonuçlar doğurduğunu çok güzel örneklemiştir. komşu köylerde yaşayan insanların birbirini nasıl karşı kutuplara yerleştirdiğini, nasıl ötekileştirdiğini ve bunları nasıl açık şiddete dönüştürdüğünü "bize uzak durumlarmış" gibi izledik. fakat kazın ayağı hiç de öyle değildir sayın okuyucu.
-spoiler-
filmde makedonlar, yüzlerce yıldır birlikte yaşadıkları arnavutlar hakkında nasıl konuşuyor bir bakalım. onlar için nasıl ithamlarda bulunuyor dikkat edelim. yalnızca -sözlükte dahi buna benzer başlıklar gördüğüm için- bir örnek yeterli olur sanırım. arnavutların tıpkı bir fare ya da tavşan gibi hızlı ürediklerinden dem vurulur filmin makedon ayağında ve bir makedonun getirdiği hediyeler sırf etnik ve dini kökenlerinden dolayı kabul edilmez arnavut ayağında.
-spoiler-
şimdi bu örnekten sonra; "işte gördünüz örnekleri, bu günlerde de birlikteliğe çok ihtiyacımız var, hemen kaynaşıp gülüşelim" mesajı vermem gerekiyor. fakat biliyorum ki; tarih akan bir nehirdir ve diyalektik de bunun yönü. yani, "herşey olacağına varır" determinizmden ziyade, bu mesaj kaygısının, bir işe yaramayıp havada asılı kalacağından dolayı yapmıyorum. nasıl olsa bunu okuyan şahsın fikirlerinde en ufak bir değişim göstermeyeceğine olan inancımdan birazda.
anlayacağınız, bu filmi izledikten sonra dahi öteki kavramının bir anlam kaymasına ya da dönüşümüne uğramayacağı birçok zihin bulunmaktadır-maalesef-.
her gördüğüm insana "bah abicim bi film var" diye bahsettiğim beni benden alan filmdir. bir de soundtracki vardır ki bu filmin en mutlu anında bile ben de bi sorun var aslında mutsuz olmalıyım hissi uyandırır(özellikle at the restaurant).
(elfa, 17.10.2007 23:47 ~ 23:48)
hiç unutmam; yıllar önce beş arkadaş izlemiştik bunu emek sinemasında. film bitiminde verilen paraya
iki film birden kuşağında garanti dört seans ve yer gösterici amca ile göte parmak enseye şaplak vaziyetde arkadaş olma histerilerini paylaşırken arkadaşlardan birinin " abi iyi de çocuk domates toplarken öbür tarafda amcası ölmüştü" demesi ile hepimiz "cızt bızt nası.. bızt lan?" kısa devresi yaşamıştık. ayaklarımız götümüze vura vura tekrar koşmuştuk bu filmi ikinci kez izlemek için. film bittiğinde film eleştirmeni
kemal bayat kılığına giren arkadaşım filmi özetleyen cümlesini söylemişti umarsızca "orospu çocuklarına bak ya! nasıl film yapmışlar amuoym"
ve her ne kadar otomatik şanzımanlı& kahve lugatlı
giri ve nick uyumuna dikkat eden yazar arkadaşlara malzeme olacağımı bilsem de;
(bkz:
time never dies cause the circle is round)
filmde inceden amerikan kültürünü ve dolayısıyla amerikan emperyalizmini eleştiren sahneler vardı. çok göze batmayan sahneler olsa da makedonya'daki iç savaşın kaynağını yabancılaşma olduğunu hissedebiliyordunuz. uzun bir süre beraber yaşamış iki toplum zamanla iki kanlı bıçaklı halka dönüşüyor. (bkz:
iç savaş). ve filmde -dikkat edilirse- kendini taraf olarak tanımlayan yeni jenerasyonun elinde iki şey var. bir silah ve birde sürekli hip hop parçalar çalan bir radyo. geçmişleri dışında iki tarafın en büyük ortak noktası bu. aynı müzik birkaç can alıcı sahnede de kulağımıza çalıyor. bana göre bu müzik yaşananların kaynağını açıkca ortaya koyan önemli bir simge.
bu arada filmin müzikleri
anastasia tarafından yapılmış. ama bu anastasia şu popüler olan değil. yakın bir zamana kadar filmin müziklerini bulmak çok da kolay değildi ama şimdi epey bir yayılmış.
"barış bir istisnadır."
"ölümün gölgeli vadisinde yürüsem de, hiçbir şeytandan korkmuyorum. çünkü sen benimlesin."
yüzler bölümünden belleğe sinenler;
"bilinç hepimizi korkak mı yaptı?"
"barış bir istisnadır,kural değil."
"sen ciddisin.
-ölüm gibi."
(mabel, 17.06.2008 23:52)
hayatımın filmi olmasına rağmen hakkında senelerdir bişeyler yazmaya korktuğum film ve hala yazamıyorum.
(bkz:
before the rain soundtrack)
çok gerçek bir film, o yüzden birkaç kez izlenmeyi hakeder ve düşünce çizginizin derinleşmesine katkıda bulunur. (bkz:
ölüm kadar gerçek)
(heidi, 24.02.2009 09:06)
senaryosu da çember şeklinde olan ve hikayelerin dönüp birbirini bulduğu eşsiz bir film. çarpıcılığı tartışılmaz, öykü anlatımındaki yetkinlik ise üst seviyelerde. hele o müzikleri yok mu, fotoğraf gibi görüntüler eşliğinde kalbinizi yaralar.
sıralaması, çember oluşturması, bölümlerin bağlanması ve müzikleri eşliğinde kendisini birkaç kere daha izlettirme nedeni olan film.. bir de bir insan neden sessizlik yemini eder ki?