kapalı kapılar ardında kalmış uykulu sokakların şehri olur sabaha karşı istanbul. evlere çekilmiş yaşamlar köhne uykularda süzülürken yaşamdan çekilmiş evsizler geceyi içerler el yordamıyla sokulup tenha kuytularına bedenlerinin. tuhaf bir sükunetle ve tam bir teslimiyetle istanbul’u iliklerine kadar yaşarlar her gece. sinem onlardaki bu olağanüstü nihilizme ve kaderciliğe öteden beri imrenmiştir. oysa kendisi ne kadar karmaşık, gergin ve uykusuz bu aralar. galatasaray’ a doğru akıp giden kitleye kapılıp yürüyor kızıl saçlı kız. yürüyor saçlarının her teline arkasındaki yığından birini bağlayıp peşi sıra sürüklediğini hissederek. bu duygu ona güç veriyor. sadece insanları değil bütün bir caddeyi beraberinde götürdüğü vehmine kapılıyor. saçlarını serbest bırakıyor, hafif geriye kasılıyor, gözlerini kısıyor, mantosunun yakasını kaldırıyor, şapkasına eğim kazandırıyor, – ne şans! rüzgarın galatasaray’dan taksim’e doğru esmesi; saçların fütursuzca arkaya savrulması, mantonun eteklerinin rüzgarla şişmesi ve tabi fondaki rüzgar uğultusu – ellerini ceplerine sokuyor, gölgesi büyüdükçe büyüyor, çehresine kahramanlara özgü o nerdeyse cisimleşmiş özgüven yerleşiyor, dudaklarının kıvrımında müstehzi bir tebessüm büyük ve sert adımlarla yürüyor sinem. kendisini esrarengiz bir savaşçı gibi hissediyor. caddedeki her şey sinem’deki bu ruh hali ile örtüşen bir mizansen gibi. gri, siyah, bakır çalığı bulutlar ve binaların arasından caddeye doğru abanan gök, aşağıdan yukarıya dümdüz, sağa sola sapmadan esen rüzgar ve insanı başka alemlere götüren o müthiş uğultu, kızın kıyafeti ile caddenin genel görünümü arasındaki renk uyumu, paralel bir başka zamandan geliyormuş hissi veren sesler… birden görüntü donuyor. belirsizleşiyor. ve bütün dekoruyla sahne flû bir fon halinde arka plana çekiliyor. bir erkek silüeti beliriyor lisenin hemen berisinden sola sapan sokağın başında. adam sokağa girip gözden kayboluyor. kızla sokağın girişi arasında yüz metre var. kız koşmaya başlıyor. eşya donuk. zamanın akıp akmadığı hakkında bir fikri yok. sanki az önce sözünü ettiğimiz paralel evrene geçmiş gibi. fakat sesler kesilmiş. kızıl saçlı kız hızla dar sokağa sapıyor. koşuyor ve sokağın bittiği yerde durup etrafına bakıyor. yok. hareket eden tek bir nesne arıyor. yok. dizlerinin üstüne çöküyor. gölgesi dikkatini çekiyor. iyice küçülmüş. az önceki taşkın ruh halinden eser yok. tersine bir evrim geçiriyor adeta. kalkıyor üstüne başına kayıtsız. kalkıyor yaşama ilgisiz. bilinçsizce ve yön tayin etmeden yürümeye başlıyor. kendisinden ve kendisinin neden olduğu devinimden başka tek bir aksiyon yok. iki yanından küçük, kirli, karanlık, çoğu demirli, çoğu perdesiz ve hepsi insansız pencereler akıyor. nedensiz sola sapıyor. tam köşede bodrum katının küçük, kirli, karanlık, demirli, perdesiz penceresinde bir karaltı görür gibi oluyor. durup dikkatle ve yeniden bakıyor. evet bir karaltı… bir insan silüeti… çıldırmış gibi kapıya seğirtiyor. dış kapı açık. iç kapı kapalı. kapıyı yumrukluyor. ses yok. tekmeliyor ses yok. hem yumruklayıp hem tekmeliyor. ses var. kapıya doğru artarak gelen ayak sesleri… kapı açılıyor… karanlıkta o adamın yüzü beliriyor… eliyle gel işareti yapan adamın peşi sıra yürüyor. koridordan geçip bir odanın kapısında duruyorlar. odada başkaları var. odada duman, loş ışık, duman, beş erkek, duman, üç kadın, duman, kusmuk kokusu, duman, öksürük, duman bok kokusu, duman, gölgeler, duman, nüdizm, duman, hareket, duman, yaşam ve yine duman var.
paralel evren dedikleri burası olsa gerek. bir süre sonra afrodit’in hacmi bedenine entegre edilen diğer bünyelerle genişliyor. ağzındaki eroin artığı beyaz köpüklerle başka evrenlere doğru yola çıkıyor.
…
uyku ile uyanıklık arasındaki o ince çizgiyi yakalamaya çalışmak beyhudedir. çünkü o çizgi üzerinde insan bilinci algı yetisini kaybeder. uyanık olma halinin son basamağı aslında uykunun ilk basamağıdır. ve görece son ve ilk basamakta farkındalıktan söz edilemez. o noktada ancak bir başkalaşmadan söz edebiliriz. iki farklı durum ve iki farklı insan… eşikten önce ve sonra… ya eşiğin kendisi? işte büyülü kelime: araf! peki arafta kalanın algısı bütünün hangi parçasına aittir? ya da aidiyet olmaksızın ayırıcı çizginin tam üstünde yaşamak olası mıdır? ölümle yaşam arasındaki o son nefesin dudakların arasından sıyrıldığı an! uyumak için yatağında dönenip duran yorgun kentlinin mutlu sona ulaştığı o flû salise! evlerin hercümercini sokakların uğultusuzluğundan çekip alan o eşik! kardelenin son çırpınışı ve ışığa kavuştuğu; esaretle hürriyet arasındaki son buğu perdesi! evrende ne çok araf var değil mi? boş tabela kuralınca bu düşünce anaforundan kurtulmaya çalışıyor sinem ve o ilk anı hissedebilmek ve doyasıya yaşayabilmek için olağanüstü bir dikkatle uykuyu bekliyor, bulutlu bakışlarını tavandaki küçük bir lekeye sabitleyerek.
dikkat şuur aydınlığını gerektirir. uyku ise kısmî şuur kaybı demektir. tertemiz, aydınlık ve bütün fonksiyonlarını eksiksiz yerine getiren bir bilinçle uykunun vücuda o ilk dokunuşunu; o ilk uyuşukluğu, şuur kaybını yakalamaya çalışmak olacak iş mi? ancak madalyonun bir de diğer yüzü var. sinem tam da bu nedenle 82 saattir uyumuyor. 24 yıl 4 ay 13 gündür bir türlü ölmediği gibi. yorgunluktan ve uykusuzluktan pelteleşmiş vücudunun parmak uçlarından itibaren yavaş yavaş uykuya teslim olduğunu duyumsuyor. kasıklarında ürperti… üzerindeki yorganla çıplak teninin bazı duyarlı noktalarda buluşması ve hafif, kısa, şehevî dokunuşlar… bilinç etkinliğinde eksilme yok. aksine yoğunlaşmış bir dikkatle o ilk kayboluşu bekliyor.
pozitivist yazar beşir fuat ölümün nasıl bir şey olduğunu anlamak ve anlatmak için ilginç bir yol bulmuştu. bileklerini kesen yazar ölüm adım adım yaklaşırken neler hissettiklerini kağıda dökmüştü. bu yöntemin meşruiyeti tartışmalı olsa da son derece etkili bir anlatım olsa gerek. ve aynı zamanda müthiş görselliği ve sinemasal değeri olan bir olay. o anı zihninde canlandırmaya çalıştı sinem. gerçekten de iyi bir oyunculukla çok çarpıcı bir film sahnesi olabilirdi. benzer bir şeyi uyumaya çalışan bir insanın yapması mümkün müdür? aşırı dozda uyku hapını alıp küçük ölüm olarak nitelendirilen uykuyu beklemeye koyulmak. insan bilinci uyurken mi yoksa ölürken mi daha berraktır? ölü adayı son nefesini verirken hayatının bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçtiği söylenir. bu doğruysa yaşamın son anlarında bir zihinsel berraklıktan söz edebilir miyiz? son kozlarını oynayan algı müthiş bir deparla bilinçaltını ayaklandırabilir mi? peki uyku öncesi böylesi yoğunlaşmış bir dikkat ve perdesiz bir algılama var mıdır? gün içinde yaşananlar uyanıklığın son raddesinde film şeridi formatında akıp gider mi? yoksa bu işi uyku halinde rüyalar mı yapar? bilinçaltı koyu karanlığına çekilmeden taşınmazlarını bırakır ve bunlar bilinçle bilinçaltı arasında rüyalaşır ve gözbebeklerinden usulca taşarlar. bu bağlamda şöyle bir korelasyondan söz edilemez mi? yaşam ve özellikle yaşamın son perdesi uyku haline muadilken; ölüm, uyku öncesi ve hatta uyanıklığın bizzat kendisi olarak düşünülebilir.
zihni bir psikiyatri seminerinde tebliğ sunan sinem o ilk anın hemen öncesindeki son anda olduğunu hissediyor. günlerdir süren mücadele son bulmak üzere… uyku eyleminin tamamen fiziksel ve biyolojik bir devinim olduğunu ve her insanın bedenindeki bütün devinimleri tam anlamıyla kontrol edebileceği gibi uyku halinin de bu teoremin dışında olmadığını düşünüyor sınırsız otokontrol sahibi kızıl saçlı güzel kız. üstadı beşir fuat gibi sıkı bir pozitivist. aslında kızın bu uyku orucunun dışında savaşını verdiği bir şey daha var. sinem şu an itibariyle son 64 gün 13 saat 28 dakikadır bedeninde ve zihninde hiçbir cinsel etkinliğe, yoğunlaşmaya izin vermiyor. ve ilginçtir ki bedeninin fonksiyonlarını yavaş yavaş kaybettiği şu anda bilinç aydınlığına paralel olarak libidosunun da her zamankinden çok daha fazla olduğunu hissediyor. yaşama karşı ilgisizleşmeye başlayan vücut bu libido artışına reaksiyon göstermeye başlıyor. kasıklarındaki ürperti artıyor. göğüs uçları sertleşmiş durumda. beyaz tende pembe kırmızı arası bir tona doğru başkalaşım var. tavana sabitlenmiş gözler kısılıyor. daha gürültülü, daha kısa ve daha hızlı nefes alıp vermeler… çıplak teninin üzerindeki saten yorgan şekilsiz bir başka vücudu çağrıştırıyor ona. ve uyku gözbebeklerine ulaşmadan bilincine ulaşıyor. hafif bir bulanıklaşma… tavan ve bakış açısındaki diğer eşya çizgilerini kaybedip flû bir fona dönüşüyor.
son bir zihinsel hamle şunları getiriyor sinem’in aklına: yaşamak bir şuur kaybıdır. bilinçle bilinçsizlik arasındaki o aşama aşama kayboluş, eksiliş süreci aslında yaşamın kendisidir. eğer öyleyse ölüm tam bir şuur yokluğu demektir. aksi olası mıdır? bilinçsizlikten bilince doğru artarak, yoğunlaşarak süren bir yaşam serüveni… ve ölüm öncesi şuur aydınlığı… ve ölüm… eksiksiz bilinç… bu tezi libidonun olağan dışı artışı bağlamında şu anki haline uyarlamak olanaklı mıdır? sinem uykunun ilk aşamasında hem bilinç etkinliğini hem de cinsel taşkınlığını kontrol edebilecek midir? ancak şuurun ışığı sönmek üzeredir. göz kapaklarını son bir hamleyle kaldırdığında gördüğü tek şey siyah bir boşluk. tek renk siyah… uyku artık gözbebeklerine ulaşmıştır. beyin artık vücuda komut gönderemez haldedir. bununla beraber sinem daha önce hiç yaşamadığı kadar güçlü bir orgazmın eşiğinde olduğunu duyumsuyor. kasıklarında ve göğüs uçlarından çıplak, pembe ve pelte bedenine müthiş hazlar servis edilmektedir. bilincinin son etkinliği şu teorem olur: cinsel hazzın doruk noktası şuurun kaybolduğu andır. sinem artık ölümün minyatür formuna teslim olmuştur ve bilinç bir sonraki uyanıklığa kadar misyonunu tamamlamıştır. tam bu anda kasıkların arasındaki vajinal bölgeden parmak uçlarına doğru şehvet hâleleri , azalıp çoğalan titreyişlerle ve boğuk, hırıltılı soluklarla gider, gelir; büyür, küçülür. ve bu infial olağan süresinden hayli fazla devam eder. saten yorgan ipeksi dokunuşlarla çıplak tenin üzerinden kayıp yere düşer. dudaklarının kıvrımında yorgunluk, rahatlama, doyum, mutluluk, yenilmişlik, rehavet, kayboluş çağrışımları yansıtan bir gülümsemeyle kızıl saçlı afrodit artık uyumaktadır. hem de tam bir şuur kaybıyla… yaşamak da biraz bu değil midir?
gayet alışık olmadığım bir sesle ve sadece ismimi söyleyip, uzun bir nefes verince susarak
“hayırdır?”, “iyi misin?” “neler oluyor?” gibi şimdi hatırlayamadığım bir sürü soru sordum arka arkaya
ve onun ne söyleyeceğinin belli olduğunu ama nasıl söyleyeceğini bilmediğini anlayınca daha fazla soru sormadan, dayanamadığım bir sabır imtihanında, onun anlatmasını bekledim
bu çok sevdiğim adam, kesik kesik ve kısık bir sesle “artık seni görmemin mümkün olmadığını, senin beni terk ettiğini ve ne yaparsam yapayım bir daha asla dönmeyeceğini” söyledi
“üzülmemeye gayret et” der gibi olduğunu hatırlıyorum en son, tüm gayretimi elimden aldığını bilmeden.
bir sürü şey daha söyleyecekti, telefonu duvara fırlatmasam eminim
ne kolay inanmıştım,
ne inandırıcı söylemişti
bir telefon ahizesinin ucunda, iki dakikayı bulmaz kısacık bir zamanda, dışarda hızlanan lanet yağmurun yalancılığında, ne inandırıcı söylemişti
ne kadar bir zaman, hiç bir şey düşünemedim bilmiyorum
sonra koşarak sana geldim ve sen ilk defa göstermedin yüzünü bana gerçekten
tanıdık, tanımadık bir sürü insan vardı etrafta
niye burda olduklarını hiç merak etmedim
bir daha çaldım kapını yine göstermedin kendini
sonra, kalabalıktan birileri kollarıma girdiler bir daha kapını çalmamam için
onlar telefondaki ses gibi müşfik değillerdi,
onlar da senin artık ne yaparsam yapayım bana dönmeyeceğini ve beni terk ettiğini söylediler
ama bir kerede çekinmeden, zalimce söylediler
ama bana çok büyük bir iyilikleri dokundu
ağlamayı öğrettiler
ben ilk kez o gün, sen kapını açmadığında ağladım
sonra her gün, her yerde, hep ağladım
hatırlarsın, sen ağlardın bazen
ben parmaklarımda tutmaya çalışırdım gözyaşlarını ve alır onları gözlerimin altına sürerdim.
ağlayamasam da, senin gözünün yaşı benim de yanaklarımdan süzülsün isterdim
gülüverirdin o zaman hemen, ne güzel olurdun ağlayarak gülerken
ne çoktur omzumda uyuduğun, ne çoktur uyandırmaya kıyamayıp uyanmanı beklediğim
ama onlar bilmiyorlardı senin en güzel uykularını benim omuzumda uyuduğunu
onlar bilmiyorlardı ilk defa kendi gözyaşlarımın yanaklarımdan süzüldüğünü
onlar bilmiyorlardı ki benim sana bu zamana kadar milyonlarca kez söylemem gereken ama bir türlü söyleyemediğim milyonlarca sözüm olduğunu
onlar ne biliyorlardı ki
yalnız senin bana dönmeyeceğini söylüyorlardı beynimi dağıtan tekrarlarıyla
laf anlatamıyordum kimseye
halbuki sen bir görünsen hepsi utanacaklardı söylediklerinden ama sen ne göründün ne haber yolladın ne beni istedin yanına
yalnız taşınacağını duydum buralardan, pek yakında
ayaklarımda külçelerle yürüdüm o lanet yağmurun altında, senin artık benimle beraber yürümeyeceğini söylediğin yollarda
her adımım, senden uzak yolların çamurunu aldı yerden,
eve vardığım da, kapıyı açar açmaz demliği ocakta unuttuğumu hatırladım, her taraf duman içindeydi demlik kıpkırmızı olmuştu, altı incelmişti neredeyse eriyecekti
ocağı söndürüp, tüm camlarını açtım evin
evim giriş katında ya, camları açarken yağmurdan kaçan bir sürü insanla göz göze geldim
hem koşup hem şaşkın gözlerle ne yaptığıma baktılar
hiç birinin meraklı bakışlarına yanıt olacak hiçbir şey söylemedim
duman yağmurla birleşince terk etmeye başladı evi, yağmur evin içinde yağmaya başladı sanki
her zaman yaptığımı yapmıştım, acıma karşı uyku müttefikimi çağırmıştım yardıma
ama uyanıverdim yine sonunda
acıdan ninniler uyutmuyordu insanı
dedim ya kış yeni başlıyordu
çok soğuk, çok karanlık bir kış oldu o kış
bahar gelemedi bir türlü en beklendiği vakitlerde
dallarında kirazlar açmadı ağaçların
sen unuttun beni,
bir selamı esirgedin benden,
seni tanıyan tanıdıklarımla da görüşmedin, onlara da göstermedin kendini, belki onlardan öğrenirim nasıl olduğunu diye korktun
yeryüzünün en büyük hapsinde mahkum etti beni, özgürken tutsak ettin
olsun sen gittiysen hatalı olan bendim, seninle beraber gelemeyen bendim ve ben her şeyi hak ediyordum
bir sabah bahar geldi sonra, goncalar güle durdu
rüyama girdin,
aslında beni terk etmek istemediğini, seninle gelmediğim için hiç kızgın olmadığını, seni göremediğim için üzülmemi söyledin.
bir de eğer o sabah uyanınca ilk iş sana gelirsem bu hasretin biteceğini bir de
gidip bir sürü kırmızı gül aldım ve o güllerin arasına sana daha önce söyleyemediklerimi belki söylemediklerimi ve belki hiç söyleyemeyeceklerimi yazdım
camında senin olduğun muhite gittiği yazılı olan bir minibüse binip aceleyle, umutla, ümitle sana geldim
her yanı sarmış ağaçların arasındaki toprak yoldan, sana geldim.
ama kapına gelince başkalaşıverdi her şey.
tam çağırdığın vakite gelmiştim ama sen yoktun
kapının arkasındaydın biliyordum.
kapını çalmaya, seslenmeye, adını yüksek sesle anmaya gücüm yoktu
kapını çalsam çıkar gelir miydin?
seslensem duyar mıydın?
bilmiyorum
çıkıp gelmemenden korktum, sana sesimi duyuramamaktan ya da belki benim sesimi tanımamandan
korktum işte
içinde sana yazdıklarımın mektubunun olduğu kırmızı gülleri, kapına bırakırken, göz yaşlarım mani olmasaydı, yüreğim taşacaktı yerinden
bakıp, ağladığımı görürsün diye korkarak, sırtımı döndüm kapına
ağladım sessizce, kimsesizdim
sonra bahar boyu hep girdin rüyalarıma ve sık sık çağırdın yanına
her çağırmana emir alan askerler gibi itaat ettim
her defasında sana yazdıklarımı kırmızı güller zarfına koyup kapına bıraktım
hiç görmedim seni güllerimi eline alırken ya da kokularını içine çektiğine hiç rastlamadım
hiç bekleyemedim kapının açılmasını, her yan ağaçtı ama düştüğü pusuda kaçacak yer bulamayan zavallılar gibi hissediyordum kendimi, saklanamıyordum
her defasında ağlıyordum ama artık sırtımı dönmüyordum kapına,
ağlamamı görmenden utanmıyordum
sen varken tüm utanmaları yaşamışım gibi
sen varken utandıklarımdan utanıyor gibi
artık gururum tükenmiş gibi
göz yaşlarımın bekçisi kalmamış gibi
olur olmaz yerde ağlıyorsam bu aralar, sebebi budur işte
bu gün de öyle
bu gün de girdin rüyama
yine çağırdın beni
yine en alevlisini seçtim güllerin
yine içimi yazdım, kırmızısının alevinden ellerimin yandığı, güllerin arasına
kapına geldim sonra
her zamanki kadar cesur her zamankinden daha az korkak
tam çağırdığın vakitte kapındayım şimdi.
aklıma “kimse için, içinin pınarını kurutmaya değmez” diyen teyze geliyor sebepsiz
“değer” diyorum yine defalarca
dizlerimin üstüne çöktüm, yerin çamuru tüm pantalonuma bulaşıyor
gülleri kapının önüne bırakırken, ağlamaya başlıyorum yine
beyaz kapın çok soğuk
çok üşüyorum
kapının yanındaki çamurlu yoldan yaşlıca iki kadın geçiyor
dikkatlerini çekiyorum; merhametle, şefkatle, hüzünle bakıyorlar bana
“yazık olmuş” diyor biri
“pek yazık, çok gençmiş daha” diyor diğeri, kapında yazılanları okuyor:
otobüsün camı bi farklı buğulandı.
kimse farkında değil.
muavin hala çay kahve kola meşrubat ezberini tekrarlıyor, koridor boyu her koltuğun yanında.
uyku kaçırıcı ne kadar püsür varsa mevcut.
önümdeki çay, yanımdaki kahve istiyor.
arkamdaki içecek faslından önce dağıtılan isimsiz keki yediğinden beri dünyanın en çıldırtıcı sesini çıkartarak dişlerini temizliyor.(kamyonların çıkardığı sesten hani, dayanılmaz dayanılamaz)
arkalarda yine iki çocuk var, kanon şeklinde ağlayan.
otogar idaresi galiba bu çocukları her otobüse yol ve yolcu oranına göre dağıtıyor.
ben hiç bir şey içmiyorum.
canım istemiyor.
hala kimse farkında değil, hala.
otobüs, camlarını buğu buğu yapan bir sisin içinde şu an.
belki sis değil bu, ama zihnimde otobüsün içinde kaybolduğu yoğunluğu anlatacak başka bir ifade yok.
aya bakıyorum, zor da olsa görüyorum.
dolunay.
yolculuklarda camın ayla kolkola olmasına alışık olanlardanım.
ancak dolun olan bu ay camın kolunda değil, otobüsle beraber gelmiyor, arkalara kaçıyor gibi
göz yanılmaları, his yanılmaları, halüsülasyonlar değil
ay korkuyor, ay bulutların karasına güç yetiremiyormuş gibi yapıyor.
kayboluyor,
bir kişi daha farketse ya
bir kişi daha
sis ya da her neyse camdan içeri sızıyor.
aslında epeydir havalandırmanın usul usul üflediği de bu sisti
tüm otobüs esir şu an.
muavin ışıklarını söndürüp otobüsün, şöförün yanındaki yerine oturuyor.
ışıklar da söndü, müzik hala çalıyor
çıldırmamak işten değil.
kimsenin umrunda değil.
herkes otobüse bindiğinde, elektronik aksamı etkilememesi için, cep telefonlarıyla beraber umurlarını da kapatmış sanki.
sis sitematik olarak koyulaşıyor.
tam orta kapı hizasında oturuyorum
ön tarafla göz temasım kesildi gibi şu an.
arka tarafa dönüyorum, elimle aralıyorum sisi, arka taraf uyuduğunu zannediyor.
sis direnen kimseyi bulamıyor karşısında, benden haberi yok gibi hisediyorum
bekliyorum.
bu arada söylemedim, yanımda ki bir buçuk dakika önce kayboldu
kaybolması o kadar normal geldi ki '' e koskoca sis haliyle bu kadarını yapacak'' diyor içimin gamsız sesi.
başka kaybolanlar var mı?
elimle aralıyorum sisi
şöför de kaybolmuş
muavin hala şöför varmış gibi heyecanlı hayecanlı konuşuyor
söylesem mi acaba şöförün kaybolduğunu?
kimse inanmaz bana, bilir gibi hissediyorum.
şu virajı şöför olmadan aldık desem kızanlar olur.
sis ya da her neyse yoğun beyazlığını yalanından alıyor gibi
herkesi kandırıyor, aslı beyaz değil diyor içimin güçlü sesi.
ben de kansam mı acaba sise?
huzursuz olan bir tek ben varım ya, ondan
herkes normal
herkes aklında gittiği yere varacağını, zannediyor
şener şen, ilyas salman'ı almanya yerine istanbul'a götürüyor.
kanmak ne güzel olurdu.
hayatı zanla yaşamak
oluyormuş gibi, doyuyormuş gibi, gülermiş gibi, güzelmiş gibi, severmiş gibi......
ya hu!
niye uslu uslu dinliyor her şey?
neresi güzel dese ya birileri
biri var biri gibi, biri tok biri gibi
biri güzel biri gibi, biri yol biri gibi
bunlar bir mi dese ya birileri
diyorum ben müsadeyle
acı oldu mu adamakıllı canım acısın
sevdim mi ciğerim sancısın
vardım mı bekleyenime, sarılmak nefesimi alsın istiyorum
bir iki kıpırdanma var
zannediyorum farkedilmeye başlandı artık durum
arkadaki bebekler ağlıyor yine, onların zanları yok sebepsiz ağlıyorlar.
su istediğini zannediyor biri, muavin getirdiğini isteyen içtiğini zannediyor
yanılmışım, kimse farketmiyor.
bu otobüsün zanları hep yalan.
yol kenarlarında el sallayanlar var.
ne gece seçiliyor ne gündüz.
ikisinin de olmadığı bir vakit, ne güneş ne ay, ne ikindi ne akşam.
ne oluyor?
neler oluyor?
neden kimse başını çevirip camdan bakmıyor?
uyumalar bile zan, uyuyorum zanneder mi insan?
sanılıyor, onlarcası var zanneden.
beyazı yalan hileli bir sis
yol kenarında öbek öbek oldu insanlar
üzerlerindeki elbiseler hep yeni
zamansızlığın elleriyle selamlaşıyorlar benimle
ağaçların üzerine çıkıp el sallayanlar var
dikkat ediyorum ağaç değil ağaç sandıklarım
ağaç sandıklarım üst üste istif insanlar
yol kenarı, harcı insanlardan karılan bir duvar oldu.
çok kalabalık oldu çok
gözüm yetişemiyor kalabalığa
el sallayacak boşlukları kalmadı insanların.
seçilecek yüzleri, kimlikleri zamanlaştı zamansızlıkta
deliriyor muyum?
yanımdan kaybolan yanımda tekrar şimdi, şöför tekrar koltuğunda
sis ya da her neyse aynı oyunu oynuyor benimle, zan dünyamı altüst ederek
oyunun en gerçek tarafı gerçek gibiliği
nefret ediyorum gibilerden gibi
ne kadarı gerçek karşı yoldan sel gibi gelen arabaların, yüzde onu, yirmisi, aşağısı yukarısı?
bilmemek hep mutluluk vermiyor gibi
yanılmak hep komik olmuyor.
karşı yol ve dolayısıyla yoldan geçen araba kalmadı şu an.
çelişkiye düşecek kadar hızlı yaşanmıyor anlattıklarım.
tek kaldım otobüste.
koltuklar ve üzerlerindekiler gitti.
benim koltuğum da gidenlerden,
bağdaş durumdayım otobüsün zemininde.
sadece pencereleri olan giden bir şey
şöförü ve direksiyonu ve gaz fren debriyaj triosu yok
sis var.
gördüklerim el yordamıyla.
sis kabul ettiriyor kendini bana.
aslında ara ara anlıyorum hala koltukta ve yanımdaki ile oturduğumu ancak sis öyle olmasını istemiyor.
içimdeki yalnızlığı keşfetti
tuzağını yalnızlığıma kuruyor
ve galiba herkese, uzun vadede kısa vadede ya da vade farksızlığında aynısını yapıyor.
herkesi kendine kandırtıyor.
en çok kendi yalanlarına kanıyor tüm otobüs halkı, tüm dünya halkı gibi
öksürüyor biri
uzun uzun sigara öksürükleri dağıtıyor zihnimi.
sis dağılıyor
tanıdık yerler var dışarıda, inme vaktim yaklaşıyor
sis inene mi dağılıyor yoksa?
gücü yolculukla sınırlı da inmeye yakın takatten mi kesiliyor?
tüm yol boyu sisle uğraşmaktan uğruna yolda olduğum tanıdık yerleri düşünemedim pek
yaklaştığım vakitte de düşünmeye gerek kalmadan geliverdi hakikat.
bu otobüs yolculuğu bir aldanma, oyun oyalanma
yol boyu da az çok anlamıştım ama artık kesin biliyorum sisin yalan olduğunu.
yumuşak karnı hepimizin
ne kadar yoğunlaşırsa yoğunlaşsın küçük bir el yordamıyla dağılıveren, nefes almaya asla mani olmayan
ama sinsi, ama hain, ama yılan
hiç kendini belli etmeden, alıştıra alıştıra, usul usul, zehrini en can alıcı yere tükürerek
ve sadece yolculara ve sadece yoldayken musallat
tek hedef yolculara yollarını unutturmak
zanlarla, sanmalarla tüketmek yolu
direksiyona müdahale edemese de başka yerlere gittiğini zannettirmek otobüsün.
yolculuk hep sürecek gibi
yol hiç bitmeyecek gibi
en hain virajlarda sanki sahra çölünde gibi
koltuğuna daha bi yerleşsin diye yolcular, kahve ile çay ile vakit geçirsinler, nerde olduklarını unutsunlar diye
nereden nereye niçin gittikleri birbirine girsin diye.
yol kenarları sisleri dağılmış insanlarla dolu
otobüs yolun her adımında yolcu indirmiş ve her inen inmesine yakın anlamış sisin beyazının yalan olduğunu
yoldayken de anlayanlar olmuştur elbet
anlasa da anlamasa da inen hiç bir yolcu terk etmemiş otobüsten indiği yeri, terkedememiş
öbek öbek olmuşlar ama gitmemiş hiç biri hiç bir yere, gidememiş
el sallıyorlar artık anlaşılan geçen her otobüse
''bagaj var mıydı?'' diye soruyor muavin
''var'' diyorum
iniyorum hava sıcak mı soğuk mu anlayamıyorum
''hangisi seninkiydi?'' diyor bu defa
hangisi olduğunu biliyorum bilmesine ya, içindekilerden çekiniyorum
yola çıkarken koymam gerekenleri mi koydum tam hatırlamıyorum
çok korkuyorum çok
sesim titriyor elimle bavulumu gösterip ''şu'' derken
benim onca korkuma hiç aldırmadan çekip alıyor bavulumu muavin, koyuyor önüme, hareketlenen otobüse bir iki koşar adımla atlıyor
otobüsün arkasından bakıyorum inice ilk iş.
yolculuğa başladığım zaman ki gibi görünüyor
her şey ayan beyan, dupduru
bavuluma takılıyor, giden otobüsten ayrılan gözlerim
acaba benimki mi ki diyorum içimden, benimki olduğundan kendimden daha emin olarak
açıp kontrol etmeye yelteniyorum yine de
sessiz, sözsüz, hareketsiz, emirsiz bir yasak hissediyorum ve yüzlerce ve binlerce ve milyonlarca gözün bana baktığını fark ediyorum
yüzlerinde hiç bir ifade yok
hepsinin önlerinde bavulları
her yer insan ve bavul
aralarına karışıyorum
benim de yüzüm seçilmiyor artık ben de kimliksizim
elim havaya kalkıyor
yüzümde ifade yok
üzerimdeki kıyafet değişmiş fark etmedim
yeni bir kıyafet
eskisi nerede ne oldu bilmiyorum, ya da ne zaman giydim bu elbiseyi?
gençleşmişim gibi ama bu gençliğe sevinilir mi bilmiyorum.
elim hala havada
geçen otobüslere sallanıyor, yer bulursa kalabalıkta
o kadar çok otobüs geçiyor ki
ve hepsinin nereye gittiği o kadar belli ki...
az ötede duruyor otobüslerden biri
inen, titreyen ellerle işaret ediyor bavulunu
ona bakıyorum
ona bakıyoruz
yüzlerimizde ifade yok
yeni otobüsler geçiyor
el sallıyoruz
üzerimizdeki elbiseler yeni
kolay değil onca yaşanmışlığı silip hiç bir şey yokmuş gibi yaşamak.
her istendiğinde tükenmiyor her şey
en çok kendinin esaretinden bunalıyor.
unutmak istediklerini unutamayıp,
her gün yeni bi şeyler kararı verip,
karar verilen hiç bir şeyi yapamayıp,
içinde kaç kişinin yaşadığına şaşıyor insan.
kimbilir kaç kez silliniyor telefondan numaralar ve bir o kadar kez bu numaraları yemiyor kahrolası hatıralar
kimseli, herkesli, hiç bir şeyli yüzlerce cümle sıralanıyor ard arda.
niyeti, düşmanı ve dostu yalnız bir kişi olan.
"kimseyi sevmeyeceğim" derken; içinin, bilmediği ama daha ilk fark ettiği anda nefret ettiği, bir yerinden küstahça alaya alınıyor
" herkes artık aynı" derken; kurduğu ve kendi inanmadığı kimliksiz cümlelerine üzüldüğü için kendinden nefret ediyor
" hiç bir şey için üzülmeye değmez" diyor, midesi bu kadarını kaldıramıyor,
yalanlarından ya da yalanlarına kusuyor
"hiç kimselerin", "hiç bir şeylerin", "kimselerin" onu veya ona olmadığını anlıyor,
"zaten biliyordum" diyor içinden,
içinin dışına çıkmasından korkuyor.
zaten hep biliyor insan
ama çok azı kabul ediyor mağlubiyeti,
pek azı:
"evet, ben kesinlikle sevmemem gereken birini sevdim, ama ne olursa olsun, atamıyorum içimden işte ve kimsenin ona ettiği beduaları duymak istemiyorum ve dahi "ama o da hak ediyor" ları.
beni anlamınızı değil, sessiz kalmanızı istiyorum, tepkisiz olun, lal kesilin
söyleyebileceğiniz her şeyi, uyurken ve uyanıkken, defalarca dinledim içimin bi yerlerinden ve içimin bir yerleri çok daha ağır konuştu sizlerden.
sizin gibi, "aman kırar mıyım" ya da "her şey de söylenmez ki" kaygısı da yoktu üstelik.
her sözü pervasız yaralar açtı, içimin "ona ait" köşelerinde.
ama bilir misiniz yaralı aslanlar nasıl saldırgan olur?
nasıl atlar kılıcın, tüfeğin, ölümün üzerine?
nasıl yıkarlar hasımlarını yere?.
yaralandıkça aslanlaştı benim içimin "o" olan yerleri ve yıktı hasmını yere.
hasmı bendim
ya da ben oldum
ya da içimin bi tarafı ona aitti de diğer tarafı değil,
bilmem ne...
bilmiyorum işte,
koyamıyorum, içimdeki yaralı aslanı ismini koyabildiğim bir ben kafesine
hayanın, edebin, utanmanın listelerinden kovuldum"
diyebiliyor
ve,
onlar.
yani
pek çoğu:
"galiz küfürlerinin ardına saklamaya çalışıyor mağlubiyetini,
"aslında"lı cümlelerle kurtarmaya çalışıyor zavallı gururunu,
dik durmaya zorluyor paramparça olmuş omuriliğini
değilmiş gibi oyunu oynuyor,
bazen bizzat ona bazen o dahil tüm evrene
sevgileri bir suçmuş gibi oluyor
itiraf bir kancıklık olarak kalıyor erkek gururlarının demli bir kösesinde.
aklına getirmemeye çalışıyor sevdiğini
hatta kendini, sevmediğinin aksinin olamayacağına, inandırmaya adıyor
inanıyor,
inanmak istiyor,
inanmak her daim huzur veriyor
ancak, ağustos alevinde duysa, ismini,
içi titriyor
"neresi esiyor bu sıcakta böyle serin" diyor
gözü, kımıldamayan yapraklarına değiyor ağaçların,
içini serinletenin rüzgar olmadığını anlıyor
kaçmaya başlıyor içinden
hayatının en uzun koşusunu yapıyor
ve hayatının en büyük hızını
kaçamıyor
kurtulamıyor
içinin aynaları paramparça oluyor
ses duyulmasın istiyor
"evet" diyor usulca ve usulen kendine
"seviyorum" a hala cesaret yok ve hiç olmayacak
unutuyor o an nerede olduğunu
bir iki alaylı takılmaya fark ediyor nerede olduğunu
kimin nesiyle içinin kırık aynalar dolduğunu.
en sulu en vıcık halini takınıyor
en gereksiz cümlerle, kendine ispata çalışıyor içinin olmayacak bir şey hissettiğini,
biri tüm delilleri yok edip, tüm parmak izlerini silmiş
ispatlayamıyor
seviniyor, ispatı mümkün olmayan yalanının ortaya çıkamayacak olmasına
o ve içi olarak iki büyük parçaya bölünüyor.
akşamı bekliyor
başkalarının gözünde kurtardığını zannettiği gururunun, gece yuvarlanacağı uçurumları düşünüyor
korkuyor
lanetli bir hüzün yayılıyor
palyaçolar herkes gittikten sonra ağlıyor
çocukken tek servetim içinde yüzlerce misketimi sakladığım siyah torbamdı.
geceleri misketlerimi sayar, gündüzleri de torbayı ağırlaştırıp gece sayımında daha fazla misket olsun diye ''yutacak'' çocuk arardım ve çoğunda bulurdum. pek azdı kaybetmişliğim iyi oynardım velhasıl.
bir yaz günüydü.
güneşin günden bıkıp usandığı akşam vakitlerine yakındı zaman. gün çok bereketli geçmişti, almanya'dan tatil için gelen bir çocukta hiç görmediğim rengarenk misketler görmüştüm.
kısa bir ikna süreci ve oyun.
çok basit oldu zaten oynamayı pek bilmeyen, bir iki almanca küfür öğrendiğim çocuğu yutmak.
yeni misketlerimi torbaya koyarken, hazine bulanların heyecanındaydım.
artık eve varış, akşam yemeği ve yeni rengarenk misketlerimle başbaşa vakit geçirmek kalmıştı geriye.
uzak camilerden gelen tek tük ezan seslerinin duyulduğu, günün, kalkan güneşi ''yahu biraz daha otursaydın'' deyip nazlandırdığı vakitti, eve varmam için çıkmam gereken o dimdik, hain yokuşun sonuna yaklaştığımda.
uzun ve yorucu yürüyüşün can sıkıntısıyla elimdeki siyah torbayı sallıyordum, torbanın bacağıma vurduğunda çıkarttığı sesler yol arkadaşım oluyordu.
hiç fark etmemiştim torbanın altının yırtımak üzere olduğunu, yarenlik için torbayı son kez bacağıma vurmamla altı yırtılıverdi ve tek servetim, ciğerimden çok büyük bir parçayla beraber yokuştan aşağıya döküldü.
yüzlerce misket, debisi çok yüksek renkli bir nehir oldu yokuşun vahşi şelalesinde, ve döküldüler sonra uçurumun yokluğuna.
çocukluğumun en büyük acısıyla deli gibi koştum yokuştan aşağıya, ancak belki on belki yirmi tane misket bulabildim taşlara, ayrık otlarına takılan. ama bulduklarım en değersiz olanlardı maalesef. her oyunda hep yem olarak öne sürdüğüm kaybetsem de üzülmem dediğim.
evet rengarenk olanlar kaybolmuştu. hepsine çok üzülmüştüm de, hele o gün kazandığım almancı çocuğun renkli misketleri... en çok onlar olmuştu gözümdeki yaşların adı
hala saklıyorum o on yirmi misketin geriye kalan beş tanesini, masamın üzerindeki küçük cam kavanozda
mavi bir masam var.
çok düzenli ise eğer, üzerinde yalnızca iki şey oluyor.
biri misketlerime ev sahipliği yapan küçük cam vazo diğeri de aynı güneşin batışına bakan iki kişinin resminin olduğu resimlik.
bir birine denk iki şey sadece.
denkler.
çünkü;
yirmi beş yaşın içine iyice yerleştiğim zamanlardı, tek servetim vardı, oydu.
her gece onunla geçen günlerimi sayar, onunla geçecek yarınların hesabını yapardım.
her yeni gün daha çok ''o'' doldururdum çocukluğumun siyah torbasına.
torbam her gün daha ağır, daha renkli olurdu.
kaybetmişliğim olmazdı.
velhasıl yüzerdi gemim sularda....
yine bir yaz günüydü, güneşin mesaisi biterkendi
istanbul'un şahitliğinde en güzel günlerden birini geçirmiştik.
en canlı renkleri koymuştum torbama, dahasını göremeyeceğiniz renkleri; gökteki sarıyı denizin soğuk beyazını,karanlık lacivertini yolların
torbamda olmayan rengi kalmamıştı istanbul'un
evine bırakacaktım onu.
aklımda gece kurcağım hayallerim vardı,
halbuki siyah tobam yırtılmıştı
barbaros bulvarı bitmek üzereydi.
tüm rüyalarım siyah torbanın içindeydi, hayal edecek hiç bir şey yoktu
hayatını adadığın hayaline kavuştuğunda huzursuz olur, mutlu olmayı beceremezsin ya öyle işte......
ne varsa umudum, hülyam, rüyam bir siyah torba hapsinden azad olmuşlardı........
fark edememiştim,
her rengi hunharca doldurduğum doldurduğum torbanın bu ağırlığa dayanamadığını.
hep güzellik koyuyordum bir de. oysa anlayamıyordum çirkin olmazsa güzelin güzel olmadığını
aşk dediğin hasta olmalıydı biraz
fanus aşkları havasızlıktan boğuluyordu.
sallanan torbanın bacağıma son vuruşu;
''nasılsın?'' dedim.
garipsedi '' iyii'' dedi ''hayırdır?''
hiç fark etmemişti tükenişi.
aylardır ağzına lokma koymayan açın, enfes sofrada doyup, kalktığı andı, anlamamıştı.
barbaros bulvarı debisi çok, rengarenk bir nehir oldu denizde boğulan.
istanbul, kaybettiği ne kadar renk varsa emdi içine
çocukken koşmuştum rengarenk nehrin ardından, ama o an koşmadım.
taşlara ayrık otlarına takılan renksiz misketlerimi buluyordum çünkü sonunda.
koluna girdim onun.
aynı his, o beş on misketi bulduğumdan,
alelade olanların verdiği,
özelliksizlerin, sıradanların, kaybetsen de üzülmeyeceklerinin.
çelişki bile yok.
kolay tamire gelir bir kaç parça hasar vardı içimde
unutmak pazarında bağrış çağrış pazarcılar.
evine bıraktım onu.
''hani güneşin batışına baktığımız resmimiz var ya, versene bana onu, bekliyorum ben kapıda'' dedim.
bu kadar hayırsız olan içime kızıyordum kapıda, dilimde almancı çocuktan öğrendiğim iki küfür.
işte karşımda misketlerim ve resim.
''ya bak. sen de unutmamışsın unutsaydın koymazdın resmi masana'' demeyin.
yanılırsınız.
unuttum ben, hem o akşam daha.
o resimde, o cam kavanozun misketleri de sol yanımda taş taşımadığımın ispatı.
gün gelir yine severim umudu.......
saat 15:58. 16:58 de olsa aynı şeyleri hissedeceğimi biliyorum. şu an caps lock açık. niye öyle yapıyorum bunu da anlamıyorum. anlamsız bir çaba. sonunda hepsi küçük harflere dönüşmeyecek mi? çıldırıyorum. ne yapacağımı bilmiyorum. içine tıkıldığım bu kocaman kutudan çıkamıyorum. mütemadiyen ağlıyorum. ellerimde dayanılmaz bir acı. tutsağı olduğum makinanın attığı kazık. tutsağıyım ama yine de seviyorum. tonlarca yapacak şey var aslında ama içimde hiç istek yok. günlük rituelim olan ama tonlarca işten asla biri olmayan işi yapıyorum yine ve peşi sıra gelen ve yine listede olmayan diğer şeyleri. ellerim acıyor ve ben devam ediyorum. dinlediğim müzik beni rahatlatmıyor zaten rahatlatan şeyler beni bozuyor galiba. eğlenecek bir şey bulamıyorum. açıyorum televizyonu. on ay izlemesem de bir şey kaybetmem dediğim diziyi izlemeye başlıyorum. bitsin de kafamdakini gerçekleştiriyim diyorum. her zamanki gibi kafamdakini erteliyorum. huzursuzum. huzur yok buralarda. terazide pişmanlıklarım daha ağır basıyor. zaman makinesi istiyorum. içimi acıtan şeylerin zamanına dönebilmek ve onları tek tek düzeltmek. kendine gel diyorum, kendine gel. yok öyle bir şey. hayat kısa. kendine zindan etmenin bir anlamı yok.
bağıra bağıra şarkı söylemek istiyorum ama sesim kısık. bir şeyler içmek istiyorum. çay, kahve hangisi? demlediğim çayı yavaşça bardağa koyuyorum. devam ediyorum yazmaya ama ellerim hala acıyor. gözlerim yanıyor ağlamaktan. boş boş ekrana bakıyorum, ne kadar zaman geçmiş bilmiyorum. çayım soğumuş. artık çay içmek istemiyorum. döküyorum çayı lavaboya. çayın süzülüşünü izliyorum.
geceleri uyuyamıyorum. yanlış giden bir şeyler var. biliyorum ama bunları düşünmek istemiyorum. istemesem de beynimin bir tarafı bunu yapıyor. huzursuzluğumun nedeni de bu herhalde diyorum. hayatın içine tıkılmışlık duygusu, bu huzursuzluk içimi kemiriyor. hüzünlü şarkıların esiri olmuşum, hareketli şarkılar dinleyemiyorum. canım sıkılıyor. canım sıkılıyor ve yine canım sıkılıyor. dışarda gürül gürül yağmur yağıyor, pencereyi açıyorum. tertemiz toprak kokusu. kaçmak istiyorum. daha önce hiç gitmediğim, hiç bilmediğim bir yere. hiç bilmediğim insanlarla sohbet etmek istiyorum. mutlu olmak istiyorum.
gözlerini,ellerini yoğunlaştırmış oyuncağa;eviriyor,çeviriyor.bir bütün oldular diyorum,uğraşıyor habire.elleri,küçük arabanın tekerini takmaya çalışıyor.kocaman,uzun parmaklı,beyaz eller.kayboluyor avuçlarında minicik şey.tutamıyor,düşürüp yeniden alıyor güvenli görünen ellerine.yanılgı mı?bilmem.keşke biraz saçlarım arasında gezinseler.hem inanırım güvenine hem de sığışır küçük kafam avuçlarına.
ne geçiyor ki aklından,oyuncağı düşünecek değil ya.kimbilir;bir an önce tekeri yerine taksa da,kendisiyle yalnız kalsa diye geçiriyordur harcadığı zamanı.bu yüzden olmuyor tamiri işte.sanki şimdiye kadar neyi tamir edebildi ki?dizlerim üstünde oturan küçük bedenimle,yüzünde oluşan mimiklerini izliyorum.ssvri burnunun kenarları oynuyor sanki.gözleri bakıyor ama görmüyorlar.ne oyuncak arabayı ne de başka şeyleri.gülümsedi sanıyorum bir an,karşılık vermek istiyorum sevincine,ben de gülümsüyorum.sonra asılıyor yüzüm;hüzün!anladım.elinde kurcaladığının verdiği bir dudak gerginleştirme hareketiymiş.yanıltıcı mimik.ne komik bir laf şu “mimik”.aynı “ibik” der gibi.yeter artık,bırak şu aptal oyuncağı.yüzündeki yalancı gülümseyişlerin içimi acıtıyor.
gerçekten gülsene bir kere.ağzınla,gözlerinle,ruhunla…yüreğinden bir çiçek koparıp koysana benim minik avuçlarıma.söz veriyorum gitmem o zaman.hep seninle kalırım,seninle kalmak istiyorum.seninle!hayır değil,seninle değil;senin içinde olmak istediğim yer.beni alsan;beyaz, pamuk bulutlara taşısan niye gideyim ki?gözlerine baktığımda bebeği ben olsam.ben senin bebeğin değil miyim?koskoca bilim kabullenmiş bunu,bir tek sen bilmiyorsun.yine de çok seviyorum yüzünü.o yüzden sürekli seyrediyorum ya.yanaklarını sıkı sıkı öpmek;öperken sakallarının yumuşak tenime batmasını,acıtmasını istiyorum.yapamaz mıyım sanki,korkarım ama.kızacak diye değil,başka bir şey korkum. adını koyamadığım,küçük aklıma koyamadığım yeni bir korku.hiç çocuk dövmez o.ama sevmiyor da,peki ne?çok mu çirkinim ben,çok mu sevimsizim?öyle olsa hiç prensesim der mi bana?bu yeryüzünde en çok beni seviyormuş.bunu kabullenmek istemiyorum.diğerlerini de sev diyorum,bu yüce sevgiyi paylaşmalıyım.ama,ama,ama nasıl paylaşayım ki,daha bana bile yetmiyorken?beni yanından gönderme.gözün bebeği olmadan görmez ki,ben o gözün bebeği değil miyim?gözlerinin bana ihtiyacı var.hem belki kalırsam yanında gülersin bana.ışıldayan bakışlarınla yüreğimi aydınlatırsın.ihtiyacım var buna,söylemek ayıp mı?her bir şeyi merak eden aklım,senin sevincini öyle merak ediyor ki!hayalimde canlandırdığımda karşımdaki yüzüne bakamıyorum.mutsuz çünkü gerçek yüzün,siyahlara bürünmüş.kafamdaki nur yüzüne,güneşin ışık dalgalarıyla harelendirdiği ela gözlerine hiç benzemiyor.belki diyorum yanında kalsam,sevince boyanır gecelerin.istemezsen giderim,unutamadığın kadınına dönerim yine.
çok yorgunum.çelimsiz bacaklarımın,günlerdir yol yürümüşçesine feri kesiliyor.bu yaşta gönül,hiç böyle yorulur mu?gözlerimin alt kirpik çizgisinde su yolu oluşuyor.akıtmıyorum,utanıyorum.aslında erkekler ağlamaz ama ben kendimi erkek gibi hissediyorum.erkek adam ağlamaz diyorum..bir orada bir burada olmak,yorgunluğumun yanına sıkıntı da katıyor.ruhumun daralgınlığı,özümü parçalarken kimse beni umursamıyor.oyun oynarken gösterdiğim üstün neşe,içime akan hüznü görmelerini engelliyor olmalı.herkesin bir yeri var,benim iki.ufacık yüreğimin nesini,kaça bölmeye çalışıyorsunuz?tek bir beden değil miyim ben,bir bütünüm işte.aynalar böyle söylüyor.aynalar insana,anne babadan bile yakınmış.”her şey senin için” diyip yaralayanlar gibi yalancı değiller.ufak ufak içime serptikleri öfkenin,sonradan kine ya da nefrete dönüşeceğinden habersiz,umarsız davranışlar sergiliyorlar.sanıyorlar ki mutluluk bu kadar kolay veriliyor.küçüğüm diye küçük şeylerle oyalıyorlar beni.ve sanıyorlar ki;yeni büyüyen aklım farkındasız büyüyor.bilmiyorlar yüzlerine taşıdıkları acıyı,hüznü gördüğümü,anlamıyorlar.sessizlikle baş başa kaldığım geceler öylesine acıtıyor ki ruhumu;gözümü açtığımda,bedenimi okyanusun ortasında çaresiz hissediyorum.yine bilmiyorlar.
ne uzun zaman geçti,hala şu arabayla uğraşıyor.içimden “bırak artık,biraz da benimle ilgilen” demek geliyor.sanki yıllar geçiyor.kocaman kadın oluyorum;tüm hücrelerimle,hüzünlerimle büyüyorum.yalancı gülümseyişleri daha fazla canımı yaksın istemiyorum.
…biraz da seninle kalayım,lütfen al beni yanına.birazcık,azıcık da olsa sarsan beni,siyahlanan yüzüne gömsen küçük yüzümü.üzüntümü katmerleyen acını o zaman dindiremez miyim?bu gün yanında son günüm baba!kimbilir ne diye yaralayıpda gitmesine neden olduğun anneme dönüyorum yine.işte beni,sizin yaranızda yoğrulup kanatan bu gelip gidişler eksiltiyor.herkesin,beni sevecek tüm insanların yüreklerini birleştiriyor annem beni severken.yine de küçük olduğunu düşündüğünüz,anlamaz dediğiniz yüreğime yetmiyor.yapmacık geliyor her sevgi agucuğu bana.hüzün akıtan bakışları içime sindiremiyorum.senin gözlerine benzeyen gözlerim,küçük ayak parmağındaki benin aynısını taşıyan minik ayaklarım,seni ardımda bırakıp gitmek istemiyor.bir yanımı bir yerlerde bırakıp gezinmek istemiyorum artık.acımadan,çekinmeden;titremeyen ellerle okşansın saçlarım istiyorum.hele ki senin ellerinle,kocaman,güvenli görünen ellerinle.korkma baba,ben senin bebeğinim,beni yüklü sevdana sar.ama içine acı katmadan,gerçek gülümsemenle sar.sinirden kırdığım şu oyuncağı elinden bırak!..
okyanusun ortasında gitmekte olan bir gemiden, okyanusun ortasına terkedilmiş biri. henüz gündüz olduğu için güneş tepeden yakıyor. dalgalar sakin, görünüşte fırtına yaklaşmıyor. minik bir sal hiçbir yerin ortasında. harap, ıslak, tek kişilik, bir kaç parça tahtanın bağlanmasıyla hayat kurtarmak için yapılmış. şu anda hayat kurtarıyor. üstünde taşımak zorunda olduğu mahkum da aynı onun gibi ıslak, bitkin aynı zamanda.. ve yalnız. ve korkmuş... ve bekliyor; muhtemel iki seçenekten hangisinin daha önce geleceğini merak ediyor; önce hayat mı, yoksa önce ölüm mü? yanında kendinden başka hiçbir şeyi yok; denize ait olandan başka su bile bırakılmamış salına. bir işe yarayıp yaramayacağını bilmeden gözlerinin izin verdiği yere kadar denizi inceliyor herhangi bir karaltı umuduyla… bir gemi belki ya da bir ada; daha sonra geçen bir geminin onu canlı bulma ihtimali kalsın diye… ya da en azından onun gibi bir başkası; yalnız ölmemek için. ama hiçbir şey göremiyor.. hiçbir şey yok.
kızgın değil. buraya terk edilmeyi hak ettiğine inanmış. fakat yine de burada ölmeyi istemiyor. şu anda olanlarla yeteri kadar cezalandırıldığına kanaat getirdiği için daha fazlasına gerek olmadığını düşünüyor.
o kızgın değil. onun yerine güneş üstlenmiş o duyguyu fazlasıyla… öyle sıcak ki, tuzlu suyla örtülmüş o bedene öyle bir vuruyor ki ısıdan görünmez elleriyle, nerdeyse tutuşturacak. mahkûm dayanamayıp suya giriyor. elleriyle salını iterek doğu olduğu haricinde hiçbir şeyini bilmediği bir yöne doğru ilerlemeye başlıyor. herhangi bir şey gördüğü ya da duyduğu için değil; biraz yer değiştirse belki bir şey görebilir ya da duyabilir diye..
su çok derin.. hatta belki bir dip bile yok aşağıda. orda her şey olabilir. okyanus her şeyin içinde yaşamasına izin verir. büyük olasılıkla bir ona bu izin çıkmayacak. okyanus onun bedenini içinde canı ve ruhu varken kabul etmeyecek..
mahkûm susuz… ve yorgun. kendini ilerletecek gücü bile yokken bir de salını taşıyor yanında ne olur ne olmaz diye. zaman kavramı kaybolmuş. ne kadar süredir suyun içinde olduğundan haberi yok. güneş ışınları sırtına yansımaya başladığı için akşamın yaklaşıyor olduğunu anlıyor sadece. gittiği yönün tersinde artık güneş; sanki oradan vurup ta yolunu aydınlatmaya çalışıyor. hatta mahkumun üstündeki o yakıcılığını bile azaltmış; ısısını bulutları yakmak için kullanıyor şimdi ; bulutlar kırmızı..
hala ufukta bir şey yok birikmiş ateş rengi pamuklar dışında. zaten bir şey görebilse ya da duyabilse bile ona ulaşabilecek gücü kalmamış mahkûmun; kafasını sala dayamasından, hala suyun içinde olan ayaklarını sallarkenki güçsüzlüğünden anlaşılıyor bu. ama hala direniyor. belki kurtulsa bile iyileşemeyecek kadar çok hasar aldı ama hala inatçı, hala ilerliyor güneşin aksi yönüne doğru.. bir süre öncesine kadar orda olan güneşin.
su soğudu sanki biraz, gökyüzünden alabilecekleri bir ısı yok. bir kaç tane yıldız, bir tane ay… biraz ışık..dalgaları aydınlatıp mahkuma hala deniz üstünde olduğunu hatırlatabilecek kadar anca. ona umut ya da yaşama azmi verebilecek kadar değil. evet, o artık çıkmış salının üstüne, uzanmış, gözleri yarı açık; o aralıktan yıldızları görebiliyor.
dalgaların emrine kusursuz itaat eden sal, kendiyle birlikte onu da sürüklüyor ikisinin de bilmediği bir yere. mahkûmun okyanusta yalnız olduğunu düşünüp te olacaklardan korkmak için yeterli gücü artık kalmamış; yalnızca ölmesi için boğulmasının gerekmeyeceğini düşünüyor. bir de çok insana nasip olmayacak bir mezara sahip olacağını; mavi, serin, içinde yanıltıcı bir sonsuzluk barındıran ve dünyadaki tüm benzerleriyle bağlantısı olan bir mezar.
buraya bırakılmayı hak etti belki… ama burada ölmeyi? hayır. işte orda durmak gerekiyor.. o kadar da ağır değil onun suçu. hem kendini bu kadar da şanssız bilmiyor o.. o farklı, o yüzden burada bitmemeli.
bir kalem var; o kalemden çıkan hikâyelerde başroller genelde aynı sonu paylaşırlar; o hikâyeler hepsinin sonunu getirir… ona da benzer bir şey sunuluyor şimdi. ama o kabul etmiyor onu. gücü olsa elinin tersiyle itecek. kendi hayatını kontrol etmeyi beceremediği için başkalarının hayatlarıyla uğraşan o kaleme yenilmeyecek. kalem istese hemen bir gemi belirir yanında, türlü bahanelerle kendi gemisine geri de alınabilir o, ya da kendini birden evinde bile bulabilir… ama yapmıyor kalem, inatçı.. mahkûm yattığı yerden doğruluyor. tuzlu suyu olduğu gibi içine çekip sonra da o halleriyle kuruyan giysileri kaskatı olmuş. o giysilerin içindeki, dizlerini karnına çekip başını onların üstüne dayıyor ve güçlenmiş bakışlarını uzaktan gelen gemiye sabitliyor. hayal gördüğünden emin. ne kadar isterse istesin de kurtulamayacağını biliyor; yani en azından bu kalemi tanıyor, onun izin vermeyeceğinden pek şüphesi yok. gemi çok uzakta. aslında belli belirsiz hareket eden bir ışıktan başka bir şeye benzediği de söylenemez. ama başka seçenek yok; o ışık ya hayal, ya kurtuluş.. : bir gemi. ya sal gemiye yaklaşıyor dalgalarla, ya gemi sala kasıtlı olarak. aralarındaki mesafe gittikçe kapanıyor. mahkûm bir süre sonra güverteyi, parmaklıkları ve kendine benzer canlıları görebilmeye başlıyor. bağırmayı deniyor; gemi öyle büyük ki içerdekilerin salı kendiliklerinden görmeleri neredeyse imkânsız. ama sesi yok. çıkmıyor.. tekrar deniyor, imdat diyor, beni duymuyor musunuz diyor ama tek yapabildiğinin dudaklarını oynatmak olduğunun farkında. gemi hızlı.. salla aynı hizaya gelip bir anda geçmesi bir oluyor. mahkûm bakıp kalıyor hayatının ardından. kalemden iyice nefret ediyor; bu umudu ona verdiği ve sonra onu hayal kırıklığına çevirdiği için. gemi iyice uzaklaşıp bencilce karanlıkta kaybolurken mahkûm dizlerine sarılmış bir şekilde oturmaya devam ediyor. inadını hala kaybetmemiş, kaybetmeyecek. ya da kaybetse bile bunu bu hikâyenin içinde yapmayacak. okyanus onun üstüne kapandığında hikâye çoktan sonlanmış olacak. bakışlarını bomboş dikiyor boşluğa; inadı ona güç vermiş… kalem inadını fark edince vazgeçiyor. mahkûmun üstüne gönderdiği fırtınanın neler yapabileceğini izlemeden dönüp gidiyor…
öfkeli gri bulutların haykırışlarıyla coşup kayaları döven dalgalar ve durmaksızın yağan yağmurla sırılsıklam olmuş ruhumu, bir otobüs camında kurumaya bırakarak nihayetlendirdiğim seyahatten, cebimde bonbon ambalajları ve makinemde derin bir iç çekiş eşliğindeki acı tebessümün fotoğrafları kaldı.
istanbul molasında;
"yılın en soğuk akşamı bu akşam" dedim.vestiyerde valizimle birlikte ceketimi de bırakmam için ısrar eden elemana.bir tabureye tüneyip önümdeki leblebileri kemirmeye başladım.aslında kemirmeye çalıştığım,içimi kemiren ihanet duygusuydu.
yüzümü ellerinin arasına alıp gözlerimin içine baktı.tam içine.ama gördüğü şey ömrünün geri kalan kısmı değildi,emindim bundan.sadece günah ihtimalli gecesini aydınlatacak işaret fişekleriydi aradığı.içkiyi bıraktığıma emin olmasam sarhoş sanırdım kendimi.dudakları alkole batırılmış vişne çürüğü kokuyordu.
midemi bulandıran aynadaki görüntüm müydü yoksa iki enerji içeceği,sıcak çikolata,iki kahve,yan masadaki doğum günü partisi eşantiyonu kestaneli pasta ve üstüne fütursuzca içilen bol limonlu mercimek çorbasısın bünyedeki tiksindirici yoğunluğu muydu anlıyamadım.dudağımdaki ruj lekesini silerken gündüz tarifesinden memleket hikayeleri anlatıyordu taksici.büyük istanbul otogarının çamaşır suyu kokulu merdivenlerinde yılın en soğuk akşamı,yılın en soğuk gecesiyle nöbetini değiştiriyordu.kendini hiç bir adrese,hiç bir kişiye ve en korkuncu kendine bile ait hissetmeyen bir adamın öyküsü dolaşıyordu elimdeki derginin satırlarında."allah'ım nereye sürüklüyorum kendimi böyle ben" diye hayıflana hayıflana ceketime sarıldım.yılın en soğuk gecesiydi hakikaten.otobüs kendi rotasında ilerlerken kendi bağıl hızımı hesaplamaya çalışıyordum en son;uyumuşum...
bankanın köşesini dönerken bir atla burun buruna geldim.az önce gişeye yatırdığım 55 ytl karşılığında satın aldığım umudun, uzun vadedeki açılımlarını hesaplamakla meşguldüm.
kendimi iyi hissetmemi sağlayıcı iç ses korosu konsere başlamak üzereydi ki; at kişner kişnemez, "salaklığına doyma kobalt" diyen çatlak ses galip geldi.
vilayet ve adliyenin ortak avlusundan geçerken ; kendimi tahkir ve tezyif suçundan dava etsem ne kadar ceza alırım diye düşünmedim değil.
kendimle uğraşmaktan vazgeçip etrafa daha dikkatli gözlerle bakmaya karar verdim.
küf kokuları arasında defterdarlık kapısından girdim.alışılmadık bir tenhalık vardı.küçük gözlü bezgin kadına elimdeki evrakları uzattım.bir kaç tuşa bastı.yazıcıdan yeni evraklarımı verdi.bütün bunları yaparken asıl düşündüğü neydi acaba ? bananeydi ki...teşekkür edip uzaklaşırken defterdar sıfatlı insan türünü gördüm.etrafında bir ışık haresi olduğunu falan düşünürdüm eskiden!en asil duygunun defterdarı olduğu da geçmiş olabilirdi belki aklımdan.tıknaz bir adammış işte...yanında asansörün kapısını açmaya çalışan biri ve önü ilikli başka biri vardı.birşeyler açıklar gibi bir tavrı vardı.
hepsini arkamda bırakıp caddeye çıktım.
atın sahibi uyanmış , arabaya bişeyler yüklemeye çalışıyordu. üç şerefeli cami'nin önünden geçrek dolmuş durağına gittim. dolmuşta,beklediğim mektubun ofise gelmiş olabileceğini düşünmek iyi geldi.
ofise gittiğimde kendimi dijital mavi bir slayt sayfası gibi hissettim.
mektubum gelmemişti.
bilgisayarın başına geçtim.tuş sesleriyle beste yapmaya çalıştım.beceremeyince hırsımı tarih kaşemden çıkardım.hunharca bastım evrakların üstüne....
acaba defterdar odasına varıp,kahvesini içmiş midir? diye sordum yalçın abi'ye..şaşkın gözlerini üzerime dikip bir şeyler söylemesine fırsat vermeden "vergilendirilmiş kazanç kutsaldır abi, ben bugün bunu gördüm" deyip klavyeme gömüldüm tekrar...
varşova sokaklarında dolaşıp danzig'ten baltık denizi'ne bakıyorum en gizem adamı triplerimle.
varşova'yla kilis, aynı körfezin karşı kıyılarındaki iki kardeş şehir oluyor bilincimin haritasında.farklı iklim kuşakları birleşip fiyonk yapıyorlar bulutlu dimağımda.beklenmedik sağnak geçişleri de cabası.
algıladığım dünyayla yaşadığım dünya arasında çapraşık izohips eğrileri var.çakışmıyorlar bir türlü.kendi düzleminde her biri.basınç grafikleri kalp atışları gibi , alçalıp yükseliyor küçük dolaşım çeperlerimde.
-tüm bu bağlantısızlıklar ve anlamsızlıklar,uzay boşluğundaki hesabımda kendilerince anlam öbekleri olarak birikiyor mudur?kimbilir?
-zehra bilir...di ama öldü!
-allah rahmet eylesin.mekanı cennet olsun.
-amin.
-türk filmlerindeki parti sahnelerinde elinde kadehiyle umarsızca salınan tiplerden biri olarak sürdürmek isterdim geri kalan ömrümü.tek derdim karşımdaki sahte sarışını yatağa götürmek olsaydı.belki o zaman hayatın hakikaten güzel olduğuna kani olabilirdim.
-böyle notlar almam sizi rahatsız ediyor mu?
-yo yoo hayır doktor! siz not alınca söylediklerim çok önemli şeylermiş gibi geliyor.devam edin lütfen.
bu minvalde devam eden hasbıhal neticesinde majör majör diye şakıyan doktorun suratına kapıyı kapattıktan sonra kendimi rüzgarlı hastane bahçesine attığımdan beri, tüm manalar rüzgarla savruşup boş söz öbekleri olarak geçip gittiler şakaklarımdan.ilaçların etkisini de yadsımamak icap edecek.
aynı rüzgarla kendimi memleket yollarında buldum.evimin yolu özlemiş beni zira..sonra bahçedeki dut ağacı,fındık dalları ve armut ağacım.yeniden dayı olacağım haberi ve aynı yaşta olduğum kuzenlerimin ardarda evleniyor olma haberleriyle şaşkınlığa ve hafiften bir burukluğa garkolmadım dersem yalan olur şimdi.
benimse düşümden tırnağımdan artırdıklarımla beslediğim sisli bir ihtimalim var.hepsi bu!ve dişimin kovuğunu bile doldurmuyor takdir edersin ki.
."geceden hiç haberi olmayan bi kedi ile küçük bi çocuk var sokakta şimdi. çocuk? biliyordur belki de geceyi. oysa ilgilendirmiyor kimseyi…
5.katta sevişmelerin en güzelini yasıyor bir çift..ilkini belki…ve öyle hüzün dolu bakıyor ki karsı camdaki gözlerin çifti.
bir adam barda sızmıs, düşündüğü dogruymus demek ki. o evdeki sevişmenin gercekliğiymiş yıkan….
bilmiyor kadın telefonu acık olsa abisinin öldüğünü öğreneceğini. ve adam kendi hakkında infaz planları yaptıını faşistlerin….
adam bi haber!.. sehvetinde… bugün işyerinde oturan müşterisi ordan cıkınca sara nöbeti gecirmiş,ne olur ki bilmiyor adam.. düşündü neden telefon etmediğini.
ve kadın hiç bilemezdi mutluluğunun celiştiği 3. bir kişi olacağını,mutluluklarının kesişiminde acıtılacağını. ve saklayamayacağını ertesi gün acısını…
ama kadın ve adam öylesine mutluydu ki ‘an’ın içinde…fotograf…kare durdu…kaldılar…öylece
cocuk kediye uzattı elini. ne geceden korkar bi hali vardı ne de kediden. kedi tüm benliğini cocuğun eline verdi.cocuk 5.kata dogru baktı. sadece kediden haberi vardı bir de geceden…."
çok bilindik olması gerekmez.çok beğenilen biri olması da gerekmez.bilindik bir yazar değil,belki yazar bile değil bunu yazan.ama okuduklarım arasında en güzellerden biri.bana yazma isteği veren bir yazı.
"biz sevmeyi çok sevmiştik.." buaralar diline takılan bu cümle aklını epey bir kurcalıyordu. birinden mi duymuştu. yoksa gene unutkanlık nöbetleri mi başlamıştı... bilmiyordu... çoğu zaman nerde olduğunu, kim olduğunu bilmiyordu.. bazen okul girişinde simit satan biri, bazen otobüs kuyruğunda bekleyen sabırsız yolcu, bazen babasının kucağında etrafını seyreden küçük bir çocuk, bazen tozlu raflarda unutulmuş bir kitap, bazen de "o" oluyordu.
"sevmek, kendi bedeninde onu yaşamaktır." gene kimden duyduğunu hatırlamadığı bir cümle takılmıştı aklına. ama artık eskisi gibi önemsemiyordu bunu. kelimeler de, cümleler de, şiirler de, şarkılar da satılıktı. bedeli olmayan ama gönlünü açabilen herkesin malıydı.
denizi çok seviyordu. martılara imreniyordu. vapurlara kızıyordu. sevdiği denizin, bilinmeyen maviliklerinde böyle rahat gezinebildikleri için..
oysa o sevdiğinin tenine dokunmaya kıyamazdı. titrerdi elleri onun ellerine deyince. bakamazdı gözlerine, korkardı gözlerinin toprak renginden. hayır korkmazdı. ama daha çok özlerdi sılayı. evini, yurdunu, annesini..
onu da özlerdi. özlemini ona söylemez, sararmış kağıtlarda gizlerdi. sonra tomar tomar kağıtları ona verirdi, okusun diye.. ama yanında durmaz, kaçar giderdi. çeker giderdi..
çekti gitti.. bu sefer giden oydu. belki tomar tomar kağıtlar vermedi ona ama her şeyi özetleyen bir mektup verip, gitti. ustaydı yazmak işinde. onun gibi bir sürü kağıt karalamaz, ne anlatmak istiyorsa kısaca yazardı. güzel yazardı.. ama artık ne önemi vardı bunun. gitmişti o.. sorma demişti, neden gittiğimi.. sormadı. soramadı.. gitmişti o.
sonra gene aklına o cümle geldi, "biz sevmeyi sevmiştik.". eylül akşamlarında üşüyen bedenimize örttüğümüz ince bir hırka misaliydi sevmek. sevmeyi çok sevmiştik..
kocaman bir sinek, bütün o cüssesine rağmen deli gibi bir oraya bir buraya uçuyordu.. tabi cüssesi dolayısıyla motoru zorladığı için çok fazla ses çıkarıyordu.. adam sineği takip etti.. gözleriyle sinek nereye giderse onu izledi.. sanki sinek adamın onu izlediğini anladı ve bir yaprağa kondu.. adam önce biraz bekledi.. sonra ayağa kalkarak sineğin yanına doğru rahat bir şekilde gitti.. sinek hala kıpırdamıyordu.. adam sineğe yaklaştıkça sinek biraz hareketlenmeye başladı.. kanatlarını oynattı fakat kaçmadı.. adam biraz daha hareketlendi.. sinekle neredeyse gözgöze gelmişlerdi.. sinek hala kıpırdamıyordu.. sanki adamın çekim alanına girmiş, hareket edemiyordu..
adam ise yüzünde garip bir ifade ile sineğe bakıyordu.. karnı hızlı hızlı inip çıkmaya ve daha çok karıncalanmaya başladı.. hiç bu kadar büyük bir sinek görmemişti.. heyecanlanmam normal diyerek kendini teselli etmeye çalıştı.. biraz daha sineğe baktı.. derin bir nefes aldı ve tek bir dil hamlesiyle sineği yuttu..
bu prenses de nerede kaldı diye söylendi.. tek bir öpücük için yıllardır beklemek zor olmalıydı..
doğum sancısıyla uyandı bir şubat öğle sonrası. gözyaşı sanıyordu yanaklarından dökülen damlacıkları, oysa göz kapakları terliyordu. geride bıraktığı günler, gerçekliğinde bıraktığı yarıklar birlik olup rüyasını istila etmişlerdi bu gece. kaybolduğu sokaklar, ceplerinde müebbetlik suçlar taşıyan adamlarla göz göze gelmeleri, o çok sevdiği caddenin kesilen ağaçlarını ve o ağaçları kesilene dek fark edemeyişine yanmaları, bu öğle sonrası göz kapaklarını terletiyordu.
ne yapacağını bilmez bir halde kalktı uyuduğu yatağından, neden kalktığını da bilmedi. yatakta uyuyan adama baktı; güneş karanlığı sildikçe gökyüzünden, sanki siliniyordu yastıktan adam. umursamadı; ne sinsice yok olan varlığını, ne de yokluğunun getireceklerini. “var oldu da ne oldu?!” dedi iç sesi, içine ses oldu dili, damağı; çıktı odadan.
en sevdikleri yanı başındaydı kendini koltuğa bıraktığında. çakmağı, kalemi, yeni aldığı defteri. sancısı sıklaşıyordu. canı acıyordu, kalemine uzandı eli. yüzünü ekşitip vazgeçti. bir daha yokladı sancı içini, dışını, odanın camını kapladı.
“siz insanlar; yaşamayı asla öğrenemeyeceksiniz. bunca zaman şu yerküre nasıl olup da silkelenmedi, atmadı üstünden sizi…” dedi biri, kim bilmedi. takılıp duruyordu söze, sendeliyordu. sancı çoğalıyordu. o, sözleri tekrarladıkça sancısı artıyor, sancıdan zevk alıyordu.
elini attı kaleme yeniden, “insan” yazdı kağıda. “ne olduğunu biliyor musun? neden nefes dediğin şey içinde, göğüs kafesin kalkıp iniyor sana sormadan?” kalem yazıyordu… “gözünün gördüğünün ardında ne var? çiçeğin kokusunun ruhuna saldığı ne? adı var mı yaşadığın hayatın? tadına baktın mı deniz suyunun hiç?” sorular, sorular… kalem çağlıyordu. sancısı çoğalıyor, içini yırtıyordu. doğum yaklaşıyordu.
insanım. özüm de benden, közüm de. külüm de benden, nihayet. yanıyorum bir aşk uğruna. deliyim ben, divane ya da. kimim bilmem; birilerine göre et parçası, kimilerine göre yaradan’dan zerreyim. soluğum vuslatı arzular, her ciğerime varışında, yeniden.
gözüm görür; rengarenk ışıklar, kara yüzler, yüksek binalar… dokunamasam da bilir ruhum evrenin benden olduğunu. adı yok yaşadığım hayatın. yaşıyorum anladığımca ve biliyorum deniz suyunun tadını.
cevaplar dökülmüştü kaleminden. kan ter içindeydi yine. göz kapakları terliyordu. kaleminden akıyordu teninin tuzu. yastığındaki adam silinmişti, kokusu kalmıştı geride. açtı odanın camlarını, baktı mavi göğe. içine çekti şubat’ı. yükselen göğüs kafesine gitti fikri, aklında kağıda doğurduğu tümceler.
doğum sancısı susmuştu, doğan doğmuştu. bir şubat öğle sonrası aradığını bulmuştu.
sırlar dünyasını seyrederken uyuyakalmışım.neden sonra uyandım.( ne demek yahu neden sonra??...neyse) bir süre meşgalesizliğin dünyanın en zor meşgalesi olduğunu düşündükten sonra ütü yapmaya karar verdim.ütünün ucunu gömleğin cebine sokup yırtmak suretiyle , gömleği kullanılamaz hale getirmenin haklı gururunu yaşadım.o an için en temiz durumdaki en sevmediğim gömleği güç bela ütüledim.ütüyü icat eden zat-ı muhteremin kemiklerini sızlatarak sağ salim pantalonu da hallettim.alnımdan boncuk boncuk terler akıyordu.hava almak amacıyla doğaçlama adımlarla biraz yürüdüm.neden sonra (bak hala!!!...) yeterince havamı aldığıma ikna olarak eve dönmeye karar verdim.
"pardon birader!sınır kapısına burdan mı gidiliyor?" diye soran bir kafa uzandı ışıklardaki arabadan."dümdüz devam et!" dedim.eve girerken "ulan yol göstermek kisvesine büründürüp binseydim arabaya da kendimi sınır dışı etseydim ya keşke" tınılarında düşünmedim değil.
yatmadan önce traş olmaya karar verdim.( üstüste kararlar almaktan yorulmuş, nefes nefese kalmıştım )sabahları yaptığım traş olma eylemleri ; uyku sersemliğinden mütevellit defalarca burnumun ucunu kesmekle nihayet bulduğundan böyle bir çözümü daha önce neden düşünemediğim için kendimi kınadım.zira kişisel yön tayin eylemlerimde tek ölçütüm olan burnumun dikinin daha fazla örselenmesine içim elvermiyordu nicedir!
uyandığımda dünya koskocaman bir ütü odasına dönüşmüş gibiydi.buhar püskürtme düğmelerine aynı anda basılmış milyonlarca ütü tıslıyordu ensemde.
aşırı sıcakları protesto etmek için toplanmış bir penguen güruhuyla karşılaştım çarşıda.
"hazır toplanmışken israil'i protesto etsek ya..işe yarasın kalabalığımız" dedim.
-yok abi! o iki ülkenin iç sorunu,karışmayız biz..ama sıcaklar öyle mi ya? bak telef olmak üzereyiz..
-şu halde telef olmanız daha hayırlı ulan..duyarsız deyyuslar!! diye bağırarak kovaladım onları..
servise binerken öfkem hala geçmemişti..
"öfkem hala geçmedi" dedim yanımda oturan elemana..
-pardon anlıyamadım...bir şey mi söylediniz?
-yok bişey!!
pencereden dışarı baktım..ırmaktaki adaya bir sürü martı konmuştu..
sürekli soğuk ülkelere göçen aykırı bir göçmen kuş olabilmek ne güzel olurdu!
yeni yılın ilk dakıkalarında havai fişeklerin boğazdaki yansımalarını otobüs camına kafamı yaslamış halde, seyrederek köprüden geçiyordum.saftorik bir iyimserlikle "şahane bir yıl olucak olum, bak ne güzel giriyosun yeni yıla" kıvamlı yanılsamalara garkolduğumu da söylemeden edemeyeceğim.tabii bunda alkolün etkısını de yadsımamak icab eder.
herneyse; gerçekler tokat gibi yüzüme çarptı da ayılıverdim nitekim.
8 vilayet hududunu geçerek belirlediğim güzergah canımı sıkıyor artık.yol üstündeki tüm detayları ezberleyince hiç bir heyecanı kalmıyor yolculuğun.
puslu bir tepeden karadeniz'e baktım gene.bu manzaranın ofisimin daimi manzarası olmasını diledim.dilekçemi ilgili mercii ye ulaştırdım.
"2007 'nin 1 numaralı dilekçesi bu,amma şanslıymıssın birader"dedi eleman.
kendi hayalkırıklığımın mı; yoksa bunun başka gözlerdeki yansımasının mı daha devasa olduğuyla meşguldüm o ara.bana "ben"den çok güvenenlerin olması iyi miydi kötü müydü bilmiyorum.
kimsenın bana kızmasını istemiyorum.çünkü ben kendime yeterince kızdım.emin ol!
gerçek şu ki ; böyle olmasını hiç bir zaman istememiştim.
puslu bir karadeniz yamacı gibi ha yağdı ha yağacak gözlerle 1987 'yi özlediğimi farkettim.
ilk durakta binip , şoföre 50 ytl uzatan,yolcu kalabalıklığı sebebiyle en arka cama kadar itiştirilen ve son durağa gelmek üzere olmalarına rağmen hala paranın üstünü alamayan müzmin bir dolmuş mağdurunun tedirginliği tünedi içime...
uzun uzun konuştuk.yakın gelecekteki olumsuz ihtimaller üzerine bir beyin fırtınası da denilebilir.
durumumuzu açıklarken somut örneklemelere de başvurduk.
ben ahşap ve ikinci el bir mutfak masasıydım.bir sürü ıvır zıvır gelişigüzel yığılmıştı üzerime.ayaklarımdan biri kırıldı kırılacak.
o da ağzına kadar doldurulmuş ve tabandan ince ince pis sular sızdıran bir çöp kovası olmayı seçti.
kesişim kümemiz üzerinde bulunduğumuz halı eskisiydi.
esnaf lokantalarının kallavi tezgahlarıyla aldatıldığının farkında olan bir mutfaktaki yaşamın katlanılabilirliğini artırmak için tek çare şaraptı.anne ben ayyaş oldum mutfağı bi nev'i...
ev sahibi amorti bile çıkmayan biletini yırtıp kovaya fırlatmış , masaya da hırsla sert bir yumruk indirerek kapıyı çekip çıkmıştı.
bu rahatlıkla şaraplarımızı yudumlayıp, izmarit üreterekten lafladık bol bol..günahlarımızı halı eskisinin üzerine fıydırıyorduk.
ansızın geri döndü ev sahibi.çamurlu ayaklarıyla halının üzerinde gezindi.taze kararlar almış gözlerle etrafı inceledi.
halıyı topladı..öbür eline de kovayı alıp asansörün önüne götürdü.geri gelip masayı da aldı sonra.hep birlikte asansöre bindiler.hepsini çöpe götürüyor olmalıydı"senin bu yaptığın işin kolayına kaçmak ahbap" diye seslendik sarhoş sarhoş.duymadı bile bizi..fakat bu kadar yükü kaldıramadı antika asansör.
-aaaaaaaaaaaaaaaaa!!!
kopan zincirlerin ivmesiyle zemine doğru hızla ilerlerken çığlıklarla uyandım.
-uff..ne biçim rüyaydı be bu?kabus resmen..
-kaygılar bizden abi!
-verin ulan şu paranın üstünü..inicem ben!
bu saatte kalorifer bu kadar yakılır mı?konuşmak lazım yöneticiyle...vücut kimyam bozuldu..asansör de ayrı konu..
-hadi seslenelim o halde kobalt...
-editoryaaaalll!!!
bir bekleme salonunun en sabırsız yeri. ve sesler birbirini kovalamakta. sesleri emen beyaz duvarlarda mavi yeşil sulardan kopya resimler. sonra mekân tasvirlerinin lezzetsizliği, belki de beceriksizliği dilimin…
“buralarda bir yerlerde eski günlerini unutan var mı?”
“yok mu?”
bir bekleme salonunun en sabırsız yeri. gün akşamla kucaklaşmış çoktan. sıkıntılı zamanların, azıcık ferah yanı damaktaki kahve tadı. içim karmakarışık. içim taş, toprak içim, dışım hatta. sonra insan tasvirlerinin lezzetsizliği, belki de beceriksizliği elimin...
teninin ardında beni tümleyen bir şey var.
sen yokken eksilen o sanırım.
sendelememe sebep olan, beni topallaştıran..
mevsim dönümlerinde gerçekleştirmeyi umduğum hayallerin hayal olarak hayatlarını devam ettirme kararını almalarıyla birlikte, o teninin ardındaki beni tümleyen şeyi de duyamamaya başladım.
ne fenaydı dokunamamak, ne fenaydı özleyip de, özlemek yalnızca...
bir şehre yağan yağmurun altından ıslanan ben, düşlerim cebimde. mevsim dönümlerine tanık olmak bir kez daha, teninden uzak. uzaklar içinde gidip gelirken, "bu hiç bitmez mi?"lere boğmak kendimi, boğulmak istemli. eksikliklerimi sıkıştırıyor ellerim, parmaklarımın arasından damlıyor olmayanlarım. arada kırılıyor düşlerim, dökülüyor yere. kalbim de sıkışıyor bir yandan. sıkışıklıklar arasında kalıyorum, boğuluyorum istemli.
sen yine göz kararınca uzak bir yerde, kulak memesi kıvamında yastıklarda başın. teninin ardında beni tümleyen her şey uykuda. ne hoş başka bir şehrin göğünün altında seninle uyuma fikri, ne güzel sadece seninle olma fikri, nasıl umutlu. ama kilitleniyor her şey bir sözcükte. uzak... düşarçalayan, yalnızlıkdoğuran bir sözcük, durmadan doğum yapan.. sonsuz bir sessizliğin içinde ben, gece hafiften serin, mevsim dönümü... ellerimde yazdan kalan yapraklar ki pek çoğu son nefeste. tıkanıyorum ben yine, onlarla birlikte soluğum kesikçe...
tükenmeyen bir yalnızlık koynumda, uykusuzum ve huzursuz zamanlardır. uzak'ın doğurduğu tümcelerle belada başım, uzak tohumu hislerle... bir mevsim dönümünde seninle olma hayali ve ellerimin arasında kırılan sesler... "hiç mi bitmez?" diyorum "bitecek..." diyorsun "ne zaman?" diyorum "az kaldı..." diyorsun sessizlik iktidara geliyor sonra... "bitmedi mi hala?" diyorum "biraz daha var" diyorsun "ama içim çekiliyor?" diyorum "biliyorum" diyorsun. biliyorsun, sen hep biliyorsun...
teninin ardında beni tümleyen şey uykuda. sen yokken eksilen o sanırım, beni topallaştıran... ne somutluğun, ne de diğerleri umrumda... kırık düşler ve hep aynı yalnızlık, kalan bu elimde; ellerimin arasında kırılan, parçalanan, dökülen yerlere... bir mevsim dönümünde seninle olamamak sonra...
“o bir tanrı ki, kendine inanmayan, onu tanımayan bir tanrı daha var ondan içeri. içerideki gizilin ve asıl tanrının çarpışma alanı bir beden. bunu durdurmanın tek yolunun, artık tanrılığa bir son vermek olduğuna inanan bedenin sahibi. ve bu tanrıya inanan herkesi teker teker öldürerek geçmişini silmeye çalışan sahibin gücü. öldürme sırası kendine geldiğindeyse bunu nasıl olsa başaramayacak olmanın verdiği bir sırt yaslama yeri”
önyargı.
“kişi tanrı olmuşsa, güçlüdür.” başarısızlıkla biten bir serüveni de “hayır beni yanlış anladınız aslında ben güçsüzdüm”ümün arkasında, yüzünü kapatarak açıklıyorsa kendi komedyasının kulaklarda tınısını bırakacak hazin sonudur.
sadece savunma.
bu işte dünyanın önyargılarına karşı kılıçların eridiği andır. tahtadan bir kalkanla tek yapabildiğin, saklandığın kalkanının altında sadece kulaklarınla, sana zarar verebilecek şeyin gelip gelmediğini duymaktır. ölümü tadmadan son kez anabilmek için.
algı bütünsüzlüğü, eksiklik.
ya buna alışıp, bir role bürünerek “-mişçesine” yaşamaya devam edersin, ya da izlanda’ya kaçıp geçimişin tüm “hiçkimseliği”nden kurtulup, yeni bir kimselik oluşturmaya çalışırsın. artık tanrı olmadığını bilen, öldürülmemeyi başarmışlara da kart atarak onları aslında ne kadar sevmiş olduğunu itiraf edersin bir son için. en sonunda da boynuna iliştirilen yeni bir vasıfla geçmişinin bütün yok edilesi vasıflarını temizlersin.