ikinci dünya savaşında babasını kaybeden ve annesi tarafından büyütülen pink'in yaşadığı olaylar karşısında etrafına duvarlar örmesi ve rock dünyasının zirvesine çıkarken gerek bireysel, gerek toplumsal sorunlardan dolayı giderek uyuşturucu bağımlısı haline gelmesi ve hayatının kayıp gitmesinin dönemin toplumsal ve siyasi koşulları ile iç içe anlatıldığı bir filmdir.
ayrıca dönemi düşünüldüğünde filmin içindeki animasyonların bugün halen izlendiğinde etkilemesi ne kadar başarılı olduğunun kanıtıdır.
albümdeki parçalarda roger waters'ın yarattığı "pink" karakterinin çocukluğundan başlayarak başından geçenler anlatılmaktadır. babalarını 2. dünya savaşında kaybetmiş bir ailedeki çocukların ruhsal durumu ve yabancılaşması ana temayı oluşturur şarkılarda. ayrıca batı uygarlığının getirdiği yabancılaşma da mother gibi şarkılarda çok keskin bir dil ile anlatılmaktadır.
sardıran film hafızalara işler. başrol oyuncusu bob geldof'un önceleri oynamayı hiç istemediği, oynarken de pink gibi kendi de psikopata bağladığı için karısı paula yates'e hayatı o ara zindan etmiş, şarkılardan birine vokal yapacakken david gilmour'u malum irlanda aksanının en beter haliyle (yanlış anlaşılmasın, irlanda ile ilgili herşey güzeldir) bile bile çıldırtmıştır, velhasıl kelam, başarılı bir filmdir ama arkaarkaya 2 kez izlenmemelidir, zamanına göre efektler konusunda çok başarılı denebilir.
film bir başkadır.parçalar bir başkadır.film ayık kafayla kesinlikle izlenmemeli.kafa çok güzelken kitlenilmeli.film yaklaşık 1saatten biraz fazla sürüyor galiba.ama kafa güzelken emin olun ki ilk 5-10 dakikası direk 1saat sürüyor gibi olucak ama hiçbir şekilde sıkılmayacaksınız.filmde bob geldof dışında bir oyuncu olsaydı kesinlikle izlenemezdi.müthiş bir oyunculuk var.oyunculuk dersi olarak izlenmeli.izletilmeli.
koridor sahnesi tam bir ölümdür.koridorda yerler ve duvarlar, yürüyen merdivenmiş gibi hareket eder ama aslında yerinde duruyordur.ve koridor bir türlü bitmez.bitemez.koridorun sonundaki kapıya ulaşmaya çalışırsınız ama bir türlü gidemezsiniz.kendinizi aciz hissedersiniz.debelenirsiniz birkaç saat.ama en sonunda kapının önüne ulaşmış olursunuz ama bir anda sahne biter.ve bu debelenme, uğraşma aslında sadece otuz saniyedir.
odanın içindesinizdir.sevgiliniz yanınızda hayal meyal.sinirlenirsiniz.yüz vermezsiniz.her yeri yakıp yıkmaya başlarsınız.televizyonu atarsınız.masayı kırarsınız.koltuklara tekme atarsınız ama aslında hiçbir şey yapmamışsınızdır.televizyonun başında sadece ekrana kilitlenmişsinizdir.aslında sevgiliniz de yanınızda yoktur.sadece siz varsınızdır.ve olmaya da devam ediceksiniz.uyumaya devam.
yaklaşık 95 dakika sürüyor ama değerlendirmeye kalkışsan her beş dakikasını ayrı değerlendirebilirsin. çok yoğun bir film, evet sanırım doğru kelime bu; yoğun. birkaç damlası bir bardak suyu bulandırabilecek kadar yoğun ve bittikten sonra uyandırdığı hissiyat baş ağrısıyla beraber 'uzun bir zaman sonra belki ikinci defa izleyebilirim' oluyor..
..................spoiler......................
dünyaya ait çoğu şeyi -belki de- acımasızca eleştiriyor ve özellikle de eğitime yaptığı 'kıyma makinesi' göndermesi en dikkat çekici eleştirilerden biriydi. film devam ederken arada karşımıza çıkan animasyonlar son derece başarılı. kadın-erkek ilişkisinin çiçekle tasvir edildiği animasyonu dikkatle izlerseniz, dişi çiçeğin filmin sonlarına doğru pink'i köşeye sıkıştıran bir canavara dönüştüğünü göreceksiniz.
'pink toplumdan ne ara bu kadar koptu'ya gelirsek; her şey babasını savaşta kaybetmesiyle başlıyor aslında. bunun üzerinde bıraktığı derin izleri iki yerde çok yoğun hissediyorsunuz; parktayken bir adama yanaşıp iki defa üst üste azarlanmasıyla insanlardan uzaklaşıp bir salıncağı kendi kendine sallamaya çalıştığı ve askerleri getiren treni karşılayan insanların arasında babasını aradığı bölüm -ki bu ikincisinde bir adamı arkasından çekiştirip adam yüzünü dönünce yaşadığı hayal kırıklığını gözlerinden anlıyorsunuz-. zaten film boyunca pink'in gözlerindeki o bezgin ve aynı zamanda kızgın ifade bir an bile kaybolmuyor.
en sonunda duvara uzun süre bakmak zorunda kalınca "buraya kadarmış" diye oturduğum yerden kalktım ancak "işte budur" diyerek tekrar yerime döndüm (filmi izleyenler burayı okurken gülümsemiştir sanıyorum).
ve ufak bir ayrıntı, the wall albümünde olduğu halde filmde duyamadığımız ikinci şarkı da the show must go on.
..................spoiler......................
ben tam bir salak gibi çayımı alıp öyle karşısına geçtim, romantik komedi izleyeceğim sanki.. 'tamam adamlar agresif filan ama o kadar da değildir heralde..' diye düşündüm bir de.. sonuç mu? çay buz gibi kaldı tabii.
aslında ne biliyor musun, 'duvarın ardında kim var'ın hiçbir önemi de yok. duvara toslamış gibi, paramparça hissediyorken kendini ve film, bunu hissettirmeyi başarıyor.