ne olur kim olduğunu bilsem pia’nın
ellerini bir tutsam ölsem
böyle uzak uzak seslenmese
ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
otelleri bomboş bulmasam
içlenip buzlu bir kadeh gibi
buğulanıp buğulanıp durmasam
ne olur sabaha karşı rıhtımda
çocuklar pia’yı görseler
bana haber salsalar bilsem
içimi büsbütün yıldız basar
bir hançer gibi çıkıp giderdim
ben bir şehre geldiğim vakit
o başka bir şehre gitmese
singapur yolunda demeseler
bana bunu yapmasalar yorgunum
üstelik parasızım pasaportsuzum
ne olur sabaha karşı rıhtımda
seslendiğini duysam pia’nın
sırtında yoksul bir yağmurluk
çocuk gözleri büyük büyük
üşümüş ürpermiş soluk
ellerini tutabilsem pia’nın
ölsem eksiksiz ölürdüm
istiklal caddesi'nde olağanüstü güzel yemekler yenebilecek, nefis kahveler içilebilecek, sonra da bütün parayı hesaba verip dımdızlak kalınabilecek mekandır aynı zamanda. kendisiyle tanışıklığım, lisede dersi kırdığımız bir vakit çay kurabiye vs. yemek üzere önümüze gelen ilk yere girdiğimiz, sonrasında gelen hayvani hesap nedeniyle de saat 9 sularında başlayan laylaylom günümüzün 11'den sonrasında aylak aylak gezmek dışında bir şey yapamadığımız gün olmuştur. ancak yemekleri gerçekten çok güzeldir, tavsiye edilir.
(bkz: olsa da yesek)
attila ilhan'ın hiç bir zaman bulamadığı ama hep bir yerlerde var olduğuna inandığı aşkının ismi.
yılmaz erdoğan'ın sevebilme ihtimalini sevmesi gibi,attila ilhan da birilerinin varolabilme ihtimalini sevmiştir.
bir rivayete göre de pakistan international airways'in bürosunda çalışan bir hatuna üstad platonik bir şeyler hissetmiştir.kızın ismini bilmediği içinde ona kurumun baş harflerininden oluşan bir mahlas uydurmuştur.bu da pia'dır.sonra da her platoniğin içinde hissetiği her şeyin tercümesini bulabildiği harika bir şiir yazmıştır.
istiklal caddesinde yer alan, ahşap zemininden gıcır gıcart gucurt sesinin eksik olmadığı, kibrit ve kibrit kutularının güzel olduğu pahalı, loş mekan.
urduca pakistan ve hindistanda kullanılan bir dildir. pia urducada sevgili demekmiş, şiir masamda asılı dururdu, pakistanlı bir arkadaş pianın ne demek olduğunu sordu, sonra gerçek anlamını söyledi, şiir daha bir güzelleşti. attila ilhan'ın başka bir dildeki sevgili kelimesine atıfta bulunması çok hoş, bunu şiiri dilime tesbih ettikten sonra bir rastlantı sonucu öğrenmem ise daha hoş.
vişne şarabına bayıldığım mekandır. bazı arkadaşlarımı* bu mekandan haberdar edip, götürdükten sonra onlar da kendi arkadaşlarını götürür ve sayemde hava atarlarmış "bak burada güzel bi yer var,vişne şarabı da çok iyidir" diye. vallahi ben onların yalancısıyım*
"pia, attila ilhan'ın şiirinde bir meçhulün adıdır.
şair bir şehre geldiği vakit, pia başka bir şehre gider hep...
o yüzden "ne olur, kim olduğunu bilsem pia'nın/ellerini bir tutsam, ölsem" der ilhan...
üstada "içindeki kadınlar" soruyorlar; şöyle diyor:
"belki de o kadın aslında pia... o hiç olmayan kadın... aklımda kalanlar, imkansız aşkların kadınları... yaşanmış aşklar kalmıyor. bitiriyorsunuz karşılıklı... hatırlanan, askıda kalmış aşklar..."
gülay göktürk de hürriyet'te ayşe arman'a "aşk"ı, "karşındakini tanımamaktan, bilinmezlikten kaynaklanan bir duygu" diye tanımlıyordu:
"aynı evde yaşayınca bilmeye, tanımaya başlıyorsun. aşk da uçup gidiyor".
ne garip değil mi?
kadın ve erkek, adem ile havva'dan beridir hep o "yasak meyve"nin peşinde koşup durdular. kim bilir kaç kuşaktır sabırla, özlemle, ümitle, ölesiye, birbirlerine kavuşacakları, bir yastığa baş koyacakları günü beklediler.
"aşk-ı memnu", gözünü vuslata dikti asırlarca...
bu marazi tutku, şiirlerden, masallardan koca bir külliyat doğurdu.
sonra...
gün geldi; devir değişti. "sevenleri ayıran zalimler" devrildi.
eros, tutuksuz yargılanmak üzere salıverildi.
sevenler nihayet kavuştular.
ve buluştukları anda aşk, uçarken bahar kokuları saçarak rengarenk parıldayan narin bir sabun köpüğü gibi sönüp dağıldı avuçlarında...
anlaşıldı ki vuslat, aşkın miladı değil, celladıymış.
* * *
yüzünü bile görmediği sevdalısı için dağlar delen ferhat, asrımızda nihayet vuslata erince şirin'e dönüp bakmaz, internet başından kalkmaz oldu.
sevdalısını bir kez görebilmek uğruna yıllarca pencerede bekleyen leyla, evleneli beri, mecnun'u kafaya takmaz, merak edip cama çıkmaz oldu.
o zaman anlaşıldı ki, aşk gücünü kıstırılmışlığından alıyor, karşılıksızlığından, naçarlığından besleniyor.
aşıklar yakınlaştıkça, aşk uzaklaşıyor.
nazım "sende ben uzaklığı, sende ben imkansızlığı seviyorum" diye yazmıştı sevdalısına... çünkü veysel'in değindiği gibi, deryaya akan bir nehir, aslında deryaya değil, mütemadiyen ve hararetle ona doğru çağlamaya tutkundu.
cazip olan, maksut mahalden ziyade; bizatihi seyahatti.
aşk bir tahayyüldür.
ebediyen müptelası olacağınız bir serap...
dokununca dağılan bir kumdan kale...
ben bu sırra ilk kez metin erksan'ın "sevmek zamanı"nda ermiştim. duvarda fotoğrafını görüp vurulduğu kızın gerçeğiyle karşılaşınca dünyası yıkılan boyacı halil, sonunda kendi tahayyülünün hakikatin sıradanlığıyla aşınmasına izin vermemiş, kızı bırakıp sevdiği fotoğrafla göle açılmıştı.
zor olan da budur zaten:
aşkı her daim kendinde yaşatabilmek...
bu anlamda aşk tek kişiliktir.
bizim icadımızdır. meçhule adanmışlığımız... gönüllü esaretimiz... bir muammanın peşinde tarumar olmayı göze alışımız...
insanoğlu birbirine varıp birbirini tükettiğinden beridir, ancak kafasındaki hayale tutunarak mutlu olabiliyor; her gördüğünde o hayali arıyor, her sevdiğini o hayal sanıyor, her hayal kırıklığının kahredici keyfinden melankolik bir haz alıyor.
ve yeniden mecnun'a dönüyor.
bugün "aşk devri"nden kalma bir sihirli lambayı umarsızca ovalayıp duruyorsak o yüzdendir...
sonra, turgut, edip, ece üçlüsünü okumaya başladık, attila ilhan şiiri, müsamere manzumeleri gibi geldi.
edip cansever'in, tomris uyar'a yazdığı şiir, -sahiden imkâsız bir aşkmış-, yirmili yaşlarında, dünyayı gezen hafiften uçarı bir genç çocuğun, bir kere gördüğü-görmediği-sesini duyduğu kıza yazdığı şiirden çok daha anlamlı ve güzel geliyor bana.
alışık olunan rahat deri koltuklara sahip olmayan, mantar gibi her tarafa şube açıp kaliteyi düşürmeyen nostaljik izler taşıyan mekan. gündüz gözüyle camın ötesinde kötü bir manzaraya sahip olsa da içerideki sıcaklıkla bunu kolayca kamufle etmektedir. fiyat açısından biraz tuzlu gelse de taksim'in keşmekeşinden kaçmak isteyenler için ideal sığınak.