kara bulutlarla kaplanmış mavi
gökyüzüne nispet yaparcasına aydınlık için ter döken; bir elini
güneşe, diğer elini de, parçası olduğu odanın sahibine uzatmış olan, aydınlık ve akabinde tam zıttı olan karanlığın temsilcisi.
bir avucumuza
geceyi tutuşturalım, diğer avucumuza da karalarla kaplı bir
defteri. ve kendimize umarsızca bir harita çizelim, çizgileri kalın olsun. zira ince olursa silinir korkusu var, en azından yerleştirelim bu korkuyu derinlerimize. başlayalım dağılmış
mürekkepli kelimeleri deftere aktarmaya, çizdiğimiz haritadan da yardım alarak...ve pencere, yani aydınlığın temsilcisi, bize ışığı armağan edene kadar yazalım. ki o anlarda tek kurtuluşumuz yazmak, ışık armağan edildiğinde bize, zaten pencere olacak kurtuluşumuz ! ve bu, sonu ünlem işaretiyle biten cümleden yapacağımız çıkarımıda aklımızın bir köşesine yazalım, onu bu eksiltilmiş yazının sonunda dile getireceğiz.
bir avucumuza bir bahçe kuralım, ve içerisinde
manolya'lar olsun, ve nispeten kırmızı güller. büyümesi için bu çiçeklerin ve ağaçların, pencerelerine ihtiyaçları vardır; yani ışık kaynağına, yani güneşe. bizim onları sulamamız; onlar için, onlara yaptığımız küçük bir iyiliktir. onlara asıl iyiliği yapan, o soylu davranışı yerine getiren asıl pencere'dir, yani güneştir. yani; herkesin penceresi vardır, ve bu bi' ışık kaynağıdır, ve bu ışıkta saf ışıktan ibaret değildir. sorun; ışık derken, ışığı, saf bir ışık kaynağı olarak algılamaktır. oysa ki;
manolya'da bir pencere'dir, o da bir ışıktır, yani; kurtarıcıdır. ve fazlasıyla, kara bulutlarla kaplanmış gökyüzüne nispet yapar, ter döker, bir elini bana bir elini de güneşe vermiştir. o, bir nevi benim içimden, yine benim içime açılan bir penceredir. ve açılıp açılmaması da, benim o'na karşı göstereceğim davranışlar ve görevlerle belirlenir. o'na vereceğim en ufak mutluluk, bana güneşli ve aydınlık günler, aylar,
yüzyıllar getirebilir. solmasın manolya'lar diye direttikten sonra, o'na hunharca dokunmam o'nu solduracaktır. çünkü, dokununca solar manolyalar, o solunca pencereler kapanır...
her zorlu bir duruma düştüğümüzde, elimizden tutmasını istediğimiz herşey bir penceredir. asıl sorun, pencereyi dikdörtgenden oluşmuş bir şekil olarak algılamakta, ve bu düzlemde emin görünen adımları atmaktır.
yazmak; pencerenin yazı formuna uygulanmış şeklidir.
sevilen kişi, pencerenin insan hüviyetine bürünmüş bir şeklidir. güneşte, pencerenin ışık kaynağına dönüşmüş şeklidir. esasen herşey ufak bir penceredir, bu pencereleri doğru bir şekilde doğru bir zamanda açılmasını sağlamak ve doğru bir zamanda kapatılmasına mahal vermek kişinin duygu ve düşüncelerini sağlam ve düzgün bir ruhani düzleme yatırmasıyla mümkündür. ama herşeyde mümkün değildir, malesef.
yazının bir taraflarında bir çıkarımdan bahsetmiştim, ki o da şudur; pencerelere her zaman ihtiyaç duymayız, bazı şeyler, yalandan da olsa onun yerini alabilir, ve bizi kısa süreliğine de olsa tatminliğe ulaştırabilir. çünkü o anlarda tek yolumuz odur, ve onunla yetinmek durumundayız. bizler, o anları saf ve mutlu bir şekilde geçiştiririz, ve o şeyi pencere olarak algılayabiliriz. ama asıl pencereye ulaştığımızda bu derin uykudan uyanırız, ama o zaman da iş işten geçmiş olabilir, ama eğer şanslıysak, pencerelerimizi de kaybetmeyiz ve sonuna kadar açabiliriz, ve o zaman tüm ışıklar önünüzde dize durur !
pencereleri kaybetmemeyi istiyorsak, bir bakıma
manolya'ların solmaması için çaba sarfetmeliyiz, zira her manolya bir penceredir...