• görseller

    • pazardan civciv satın almak
  1. ''çift al, yoksa ölürler'' demiştir satıcı hep. ama bunu derken nedense tek olan sayıyı hep yukarıya doğru çiftleştirmiştir. 5 mi aldın, 6 yapmazsan ölürler.

    iyi de neden biri ölmüyor ki bu beş tanesinin?.. diğer dördü bu çift olma durumunda nasıl hayatta kalıyorlarsa gelsinler bir araya, yaşasınlar. di mi?..

    hayır, öyle değil işte. mucizevi bir şekilde o satıcının dediği her zaman oluyordu. ölecek derse ölüyor, yaşayacak derse yaşıyordu o civcivler. öyleydi valla.
  2. ilkokul üç müydü dörtmüydü tam emin değilim ama yıllardır aldığım civcivlerin telef olmalarından bıktığıma eminim. sanırsamsa mayıs ayı olmalıydı. annemle pazara gittiğimde cicvciv kutusundan "son bi vurguna ne dersin" sesleri geliyor gibiydi. çocuk olabilirdim ama asla salak değildim. ilk tur da dayandım ama son tur içimde bi ışık oluştu-sanırım salaklığın ışığı- ve "aldım onu içeriye cik cik ötsün diye"..kah yaktığım ampüller kah serdiğim bezler sayesinde "recep" civcivlikten piliçliğe terfi etmeyi başardı. ahir ömrümde bunu da görüyordum. fakat recep biraz asabiydi.ben oynadıkca koşdurdukca kaslanmaya güçlenmeye başladı. recep balkonda düpedüz uçuyordu artık. annem yanına yaklaştıkca saldırıyor kutusunu savunuyordu.neyse uzun etmeyelim recep in artık anneannemlerin bahceli evindeki boş duran kümese gitme vakti geldi. ben recebe tasma takmak suretiyle iyice ehilleştirdiğimi düşünmekteyken recebin saldırgan tavırları aile fertlerinin gözünden kaçmamaya başladı. benim recebi dövüş horozu olarak eğitmemiz gektiğine dair mantıklı ve objektif fikirlerim görmezden geliniyor, darağacı kurulmaya başlıyordu. recebin suyu ısınmıştı artık. dedemin gözerinin içinde recebin sağ budunu, dayımda ise göğüs bölgesini görebiliyordum. yengemle pişirilme şekline dair yaptıkları tartışmalar aile saadetlerine zarar verebilicek seviyeye gelmişti. velhasıl recebi kesme görevi babama verildi. ama önce yakalanması gerekiyordu. recep ise bazı günler et dâhi yiyen bir canavardı adeta. babamın yakalayana kadar canının çıkdığını hatırlıyorum ve sol budun büyük kavgalardan sonra bana kaldığını...
  3. o civciv evin içinde ordan oraya koşup dururken oraya buraya sıçmaya başlar. evcilleşmiştir de artık. ayak fetişti bile olmuştur. arkadaşımın aldığı civciv biraz büyüyüp ayak fetişizmini de ortaya çıkardıktan sonra birilerine bağışlanmayı hak etmiştir. mazallah bugün ayak fetişti olan civciv horoz yarın neler olmaz kızlar yanında büyürken.
  4. çocukken pembesinden olmazsa almam diye ağladığım,pembesi bulunana kadar uğraşılan,bulunduktan sonra ise 1 haftada ölen civcivlerin yarattığı hatıra durumu.
  5. kendini iki sona hazırlamaktır : ya civciv ölecek ve de üzüleceksin ya da büyüyüp tavukluk yolunda ilerleyecek ve ''ee ölmedi de şimdi nerde beslicem ben bunu'' sorusuyla karşı karşıya geleceksin. çok uzun bir süre tavuğumsu kıvama gelecek kadar yaşatamadım civcivlerimi ve almaktan hiç vazgeçemedim. ne zaman büyüdü ve birilerine verdik; her iki duyguyu da yaşamış mutlu huzurlu bi şekilde vazgeçtim pazardan civciv almaktan.
  6. karton kutu içinde eve getirmek hava için açılan deliği yeterli bulana kadar büyütmek, halıya pislemeyecekleri konusunda anneye tam güvence vermek, asi kakaları gizlice imha etmek ama yine de ölümüne ya da gidişine şahit olma eylemlerini başlatan anahtar eylem. artık çok yok, daha güvende çocuklar, küçük de olsa zor şey ölü bedene dokunmak ya da giden çirkin bir horoz da olsa elveda demek.
  7. çocukluğa dair en şirin anılardan birini oluşturan eylem.

    yıllar önce bir pazartesi günü, evden çıkmış arkadaşımla geziyoruz. pazar var mahallede, cebimde ise birazcık para. birşeyler bulmak umuduyla dolaşıyoruz. kısacık boylarımız ile kayboluyoruz kalabalıkta sanki. bir sağa bir sola savruluyoruz ufacık sokakta. sonra arkadaşım bir yere takılıyor. yanına gidiyorum, bir sürü civciv. içim içimi kemiriyor. eve almama izin verilmeyen köpek, annemin alerjisi olan kedi, kaçıp giden kuş ve bir türlü alamadığım ördekten sonra; hayvansevgisi sarıyor yüreğimi. sevip okşayabileceğim bir hayvan, ufak ama şirin. ben öyle bakınırken; arkadaşım bir sürü civciv alıyor. bahçeli evde oturmanın avantajları olsa gerek. benim ise içim yanıyor, annemin tepkisinden korktuğumdan kımıldayamıyorum bile. ya kızarsa? ya izin vermezse civcive? arkadaşım anlıyor durumumu "bir tane al bari" diyor. "annen izin vermezse bizim bahçede bakarsın". müthiş bir planmış gibi geliyor kulağıma. ufaklık aklı işte kapıyorum bir civciv. civcivi ufacık bir kutuya koyuyor amca. yolda yürürken zıplayan, düzgün bir şekilde yürümekten hoşlanmayan ben; kutuyu hiç sallamadan sakin sakin gidiyorum eve. annemden saklamam gereken çok önemli bir şey var, ancak annem daha kapıda yakalıyor. "ne var elinde kızım?" hiçbirşey olmadığını iddia ediyorum. inanmıyor elbette. "hadi bak bekliyorum" diyor, yüzündeki gülümsemeye güveniyorum. kutuyu uzatıyorum anneme. hafif bir "cik" sesi yükseliyor kutudan, hemen savunmaya başlıyorum. "eğer izin vermezsen ayla'lara götüreceğim" diyorum. annemin yüzünde ise tarifsiz bir ifade. "neden bir tane aldın?" diyor. "kızarsın diye" diyorum. kıyamıyor, "neden kızayım ki" diyor. yanağımı okşayan o yumuşacık eli eşliğinde. "ama yalnızken canı sıkılır" diye ekliyor. korkuyorum. mutluluğumun çok kısa sürdüğünü düşünüp, üzülüyorum. gözlerim dolmuş olacak ki, annem hemen söze başlıyor, "hadi pazara gidelim, birkaç tane daha alalım". şok oluyorum resmen, elim ayağıma dolaşıyor. yanağından kocaman öpüp elinden tutuyorum annemin, birkaç dakika sonra civcivci amcanın bulunduğu yere varıyoruz; ama amcadan eser yok. saat çok geç olmuş, farkedememişim. annemin aklına başka bir plan geliyor "ayla'lara gidelim haydi" diyor, takılıyorum yine peşine; ama o an tüm hevesim kaçıyor sanki. macera sona ermiş, civciv koca tavuk olmuş gibi geliyor. vazgeçiyorum. ayla'lara gidince civcivi onlara bırakıyoruz, bahçede baksınlar diye. annemle birlikte eve dönüyoruz. annem babama herşeyi anlatıyor. babam ise annemi dinlerken beni seyrediyor. maymun iştahlı olduğumu düşünüyor olsa gerek. ertesi gün ise anlıyorum tüm gerçeği. işten geç gelen babamın elinde ufak bir kutu var. "içinde ne var" diyemeden, kutuyu elime tutuşturuyor babam. kutuyu açmaya uğraşıyorum ki, içinden bu sefer "vak" sesi yükseliyor. şaşkınlık ve mutluluk aynı anda. ne güzel.
  8. abimin halt yemesiydi bu. halt yemesi dediysem 50 yaş üstü tonton teyzelerin anaç halleri vardır ya, kötü bi şey söylerken esasen o kötü şeyin gerçek anlamını kastetmemişlerdir hani, öyle söyledim işte.

    2 tane almıştı abim. başta şaşırdım çünkü kuş kaçabilen bi varlıktı, balıklarsa ölebiliyordu, acaba bu nasıl bi son hazırlamıştı çocuk kalbimizi hüzünlendirmek için diye düşünmüştüm. her çocuk gibi annemin gazabından korkmuştuk ama babamızın çok hoşgörülü bi insan olmasını üst düzeyde suistimal ederek, anneme de bu durumu kabul ettirmiştik. kuş kafesinde beslediğimiz güzelim civcivlerimize gözümüz gibi bakıyorduk. kafesten çıkarıp oyun oynuyorduk bunlarla, tabi başlarda acemiyiz, yerlere bi şey sermemişiz. bastığımız yer boktu. sıça sıça oraya buraya kaçışıyordu hayvanlar. artık özgürlüğün verdiği dışavurum diyerekten kulp uyduruyorduk bu terbiyesizliklerine. annemin boka basmasıyla işin rengi değişti tabi. bi dahaki özgürlüklerine kavuşmalarında evin her yerine serilmiş gazete kağıtlarına soyut çalıştılar arkadaşlar.

    evcilleşmeye de başlamışlardı yavaş yavaş. bizi takip edip duruyorlardı nereye gitsek. o günlerde ne uzaktan kumandalı arabamız, ne tetrisimiz ne de atarideki süper mario oyunumuz bizi mutlu ediyordu. yine o günlerde beni hayal kırıklığına uğratan tek şey ne süper babada fiko'nun yaşadığı dramsal olaylar, ne gerçek kötülerin yarışları kaybedişi ne de shredder'ın biricik michelangelo'ma yaptıklarıydı. bu civcivler büyüyordu ve hiç de tahmin etmediğimiz şekilde sesleri ve renkleri değişiyordu.

    ananeme verdiğimiz sıra boyları ilk aldığımızın neredeyse üç katı olmuştu. ananemin kocaman bahçesinde deliler gibi sağdan sola doğru koşturuyolardı. eminim özgürlüklerinin dışavurumunu da "özgürce" sergiliyorlardı. en uzun süre bizimle kalmayı başarabilmiş ilk evcil hayvanlarımızı bi süre görememiştik. o bi süreden sonra gördüğümüzde ise karşımızda, bizim küçük civcivlerimizden eser kalmamış, iki tane horoz duruyordu. evcilliklerinden bi şey kaybetmemişlerdi ama. ananem "hadi çocuğum yemeğinizi yiyin" dediğinde gidip yemlerini yiyorlardı. tabi ilk halleri kadar sevimli olmadıklarından pek yanaşasım gelmemişti bunlara. oysa anneleri sayılırdım, saçımı süpürge etmiş, halıdan boklarını temizlemiştim. yıllar sonra çocuğunu bulmuş filiz akınkıvamında yanlarına gitmeyi denedim ama şerefsizler gagalamaya kalktılar. bu horozların hafızaları balığınkinden hallıca heralde. ayrıca nankörlük konusunda da kediyle yaraşabilecek nitelikteler hani. gene büyüklük bende kalsın, yaptıklarımı yüzlerine vurmayayım dedim ki iyi ki öyle demişim. zira onları bi daha göremedim. dayımın adağı varmış ikisini de kesmiş. tamam ben eceliyle ölmelerini beklemiyordum zaten ama ne kadar hain evlat da olsalar içim burkulmadı değil hani.

    sonrasında başka civciv alıp, büyütme girişimlerimiz olduysa da ilki kadar uzun soluklu olmadı. zaten artık extreme şeylere yönelmiştik. misal yeşil ya da pembe alır olmştuk. büyüyünce ne renk olacağını merak ediyorduk ama hiçbi zaman büyüdüklerini göremedik. bu da böyle uzattıkça uzatılmış bi anımdı.
  9. biraz büyüyüp piliç kıvamına gelince civcivle heybetli,tombul bir tavuk olmak arasındaki görüntüsüyle ordan oraya hafiften uçmaya çalışması ve odanın sağına soluna işeyip sıçması ile keşke almasaydım dedirtebilir. tavuk nedir? kümes hayvanı, o halde kümeste beslenmelidir.