hayattan soğutan can sıkıcı durum. geçici gibi görünür ama bıçak kemiğe dayanana kadar sürer. daraltan anlarında bi çıkıp kafayı dağıtıyım demek mümkün olmaz, zira herşey parayla...
bir öğrencinin, bir banka atmsiyle nefrete(paranın yatmadığının öğrenildiği an) ve anlık sevgi(paranın yattığı an) patlamalarına dayalı duygusal ilişki kurmasına neden olabilecek durum.
getirdiği sıkıntılar bir yana,insanoğlunun paylaşımcı tarafını harekete geçirdiği için,aynı zamanda mutluluk verici bir unsurdur parasızlık.bu sebeptendir "parasızdık ama..." ile başlayan mutlu cümleler kurulması.rahatlık ve mutluluk birbirine girer bazen,karışır gider insanın aklında..tıpkı küçük bir çocuğun boyu birelliyi aşınca herkesi döveceğine kanaat getirmesi gibidir.para bencilliğe iter insanları.gelecek kaygısı bireyselliği tetikler falan.
hepsi bir yana,çıkın sokağa,bakın insanlara parasız ama mutlu insanların sayısı,zengin mutsuz insan sayısını fersah fersah aşar.niye mi?bilemiyorum.
ama tahminim şu.
hayatının bütününde dengeyi sağlayamamış ve parayı kendine ana hedef olarak seçmiş insan,paraya kavuştuğu o an hayatında herşeyin umduğu gibi olmadığını farkediyor..hayat bir kumar derseniz kendi içinde oyunu kaybediyor yani.
parasız insanda kaybetmeme korkusunun verdiği rahatlık ve paylaşmanın verdiği doyumsuz his.
fakirliğin doğru kullanılmış halidir aynı zamanda parasızlık.zira fakirlik başka birşeydir.
günde 1,5-2 paket sigara* içen biri olan beni sigarasız bırakmış illettir.parasızlık ve parasız kalmak bir kenara,bir de sigarasız kalmak vardır parasızlığa ek olarak gelen.
insanın her şeyi serap gibi görmesine neden olan psikolojik bunalımları tetikleyen türkiye gibi ülkelerdeki büyük çoğunluk için bir gerçekliktir. ulan her şey de parasızken mi batar insanın gözüne.
(bkz: ah bi para olsaydı neler yapardım)
arada bir başa gelmesi gelmesi gereken, iyi bir şeydir parasızlık. öğrenci denince ilk akla gelendir, okul ikinci sıradadır. hayatının belki de en güzel anılarına vesile olur, arkadaşlığın ne demek olduğunu gösterir, dostlukları daha bir pekiştirir.
en züğürt anında, arkadaşlarının aralarında para toplayarak aldıkları biletle seni, başka bir şehirde okuyan sevdiceğin yanına göndermeleridir parasızlık. ailenin gönderdiği paranın hepsini, senden daha çok ihtiyacı olan arkadaşına vermektir, hem de hiç düşünmeden. ondan sonra, cepte 5 kuruş olmadan hayatının en güzel günlerini yaşamak, en sağlam dostlukları kurmaktır parasızlık.
uzun lafın kısası tecrübedir, tabi ki tadında kaldığı sürece... arasıra tecrübe edilmelidir ki yaşadığını anlayasın, hayatı paylaşasın...
paranın değerinin anlaşılabilmesi için yaşanması gereken olgu.üniversite yıllarına denk gelmeseydi bir de parasızlık dönemi, o güzel dönem ne kadar farklı yaşanabilirdi kimbilir.yurtta çeyrek ekmek+bir adet haşlanmış yumurta veya çeyrek ekmek+bir adet portakal ile geçirilen akşam yemeklerinden sözediyorum.bir kez belediye otobüsünde bir kez de vapurda düşüp bayılmışlığım vardı bu yüzden.
en çok para harcanılan dönemlerdir...
birinden borç almakla başlar bu savurganlık süreci çünkü borç para değersizdir, param olunca öderim zaten düşüncesi kişiyi harvurup harman savurmaya iter, sonra bakarsın cep yine boşalmış, yeni bir borç kaynağı bulunup süreç tekrarlanır...sonuçta 3 harcıyacağın yerde 5 harcadığını farkedersin...
zengin olup sapıtmaktan bin kat iyidir diyeceğim ama bu biraz zenginin malı züürdün çenesini yorarmış deyimine benzeyecek. yoksulluk, parasızlık, bu ülkede, bu dünya da allah korusun...
en kötü yanı alım gücünü minimize etmesi değil, soyut düşünsel yapıya ve buna bağlı davranış normlarına da sinsice hasar vermesi, belli bir eşik değerine kadar cehennemvari sızı veren ruhsal acılar yaşatması ve bundan kaynaklanan, tüm zerrelere birden etki eden "kaybetme duygusu"nu yaşatması, yiğidi bitiren gam olmasıdır.
yurt kantinine gidip sadece bir ülker piknik almak ve çabuk bitmesin diye amilaz enziminden azami ölçüde yararlanmaya çalışırken bir yanda da ertesi gün için kimden borç para alabilirim hesapları yapmaktır.
"içimde herşey altüst. bittabii hastalığımdan ziyade parasızlıkla meşgulum.cebimde yalnız bir lira var.kendimi dün akşamdan beri küçülmüş, biçare buluyorum.parasızlığım büyük hastalıklar gibi hemen hemen hiçlikten başladı, büyüdü, çoğaldı, beni altına aldı.etrafım alacaklılar ile dolu. cebimde borç senetleri var. şu anda yalnızca borçlarla ve atıfetle yaşıyorum ve bu borç beni çıldırtacak."
iki dönem milletvekilliği yapmış olan, pera'da ikamet eden, kimilerine göre cumhuriyetin ilk şairi, bazılarına göreyse payitahtın son şairi olan yahya kemal'in anılarından çarpıcı bir bölümdür enis batur'un incelikle ortaya çıkardığı bu satırlar. parasızlığına çare bulmak için yaptıklarıyla ve her seferinde bunların olumsuz bir sonuca ulaşmasıyla ilgili söyledikleri de daha az çarpıcı değildir aslında;
"parasızlığın mutlak ve şaşmaz tecellileri ve komplikasyonları. abdülhak şinasi'den borç alıyorum. kemal'den para bulamıyorum. ellerim başımda düşünme. sonra tarık'tan para alıyorum.parasızlık, ümitsizlik, beni nasıl da kendimden dışarı çıkardı. nasıl eşyaya, hayata yapışmak istiyorum."
"yarabbim, bir piyango çıksa ve tekaut olma hakkını bana verse."
"kurtulmak için her yeni teşebbüsüm yeni bir borca sebep oluyor.yahut bir yığın edebi proje. masamın üstü, kafam, cebim proje dolu.bir taraftan da yardım zaruri. fakat görünürde hiçbirşey yok."[*]
geçen yüzyıl boyunca-hani şu yazarların yazdıklarından dolayı milyon dolarlar kazanmadığı yüzyıl- modernizmle özdeşleşen birşeydi belkide yazar takımının parasızlığı; parasızlığın yol açtığı türlü sıkıntıları yazılarında çokça kullanan baudelaire (spleen de paris) bir yanda, parasızlığından dolayı "niteliksiz adam"ı tamamına erdirememiş olan robert musil diğer yandadır. yazdığı binlerce sayfanın-yirmidörtbin sayfa- değerini bulamadığından ara ara da olsa yakınmış olan balzac ile yazdığı az sayıda şiirin büyük bir servet getirdiği majestelerinin şairi ted hughes'un oluşturduğu tezatlık da ona kezadır. parasızlığın yol açtığı buhranı arabesk bir dille dizelere döken attila ilhan'ın (emperyal oteli veya kurtlar sofrası) ya da bunu çok daha edebi bir dille yapan ece ayhan'ın durumu da farklı değildir sanırım.
"bir uçurumun üstünde tek bir iple tutunmaya benziyor bu durum. on dakika sürerse belki gururumuzu okşayacak;on yıl sürünce sinirleri harab ediyor."[*](robert musil)
**alıntılar enis batur'un ebabil yazıları nam kitabının "artık yazmaya devam edemeyeceğim" başlıklı denemesindendir.