baş köşede oğuzcuğumatay oturmakta. selimler ışıklar, hikmetler benollar, sevgiler, bilgeler, günseliler, demiryolu hikayecileri, beyaz mantolu adam hepsi burada
rakıları koyduk çay bardaklarına. sizi bekliyoruz.
imlasızkelimelerinibiriktiripbirtürlüanlaşılamayanlar neredesiniz.
oyun dersen oyun olur ve oyun sofrasında, kendi ordusu tarafından devrilmiş krallar, "aynalar daha önce de bu kadar korkutucu muydu?" der oturur. hiç bir bilge bir soytarıdan daha alim değildir şimdi ve halk, duvarlarına "güneş gözlerimi yakıyor albayım!" sözleri karalanmış caddelerde koca koca sorar da durur, "kim bu çam yarması çığırtmaları uçuran böylesine?!"
yazı çıkar sonbaharı ilkbahara böl, kalanı kış ile çarp, işte sana bütün sembolik tepelerde beş aziz şiirle vaftiz edilmiş beşinci mevsim! oyun sofrasındaki kahinlerlerin alimliği ise şimdi ancak kahve kokularına dair. kahve kokusu isa'nın son yemek'ine de uzanır ve sonrasında çivi tutmaz olur bileklerde, bileklerden belki de yalnızlığın başlangıcından beridir cevabı hiç var olmamış bir bilmecenin histerikli kahkahası duyulur, "tamam" der duvarlar ve böylece bulutlar gökyüzünden düşer, yüz göz dudaklar duman olur.
aslında daha neler olur?.. bir bakarsın bela olur, kutsanmışsa bela eğer, hüzün olur. oyun sofrasında konuşmalar dilek, dilekler ise biraz ıkınırsak belki de sonunda "ah!" olur.
çam yarması çığırtmalar uçar da durur, gökyüzündeki patlamalar sofraya meze olur.
kimsenin çekincesi olmasın. kimseye sormayacağız; ''senin proleterliğin de nereden geliyor?'' diye. kimsenin ruhuna hükmetme gibi bir niyetimiz yok. kimseye saldırmak yok. yok ''herkes kendini korumasını biliyor, benden başka'' lafı ettirmek kimseye. kimse kimseye ''hoşt, haha'' demeyecek.
kelime sofrasında yalnızlıktan başka ne olur? oyunlar yalnızlığın kelimeye büründüğü, izleyen için çoğul hissetme değil miydi? kim kimin yalnızlığını parçalayacak sanki. ''eskiden yaşamış bir insan gibi bahsedeceğiz bazen kendimizden. eskinin malıymış gibi.''
oyunların kurallarına sofra karar verecek. isteyen işi gücü olmayan krallara kötülük bile ettirmeyecek. garp lisanlarında bile görülmemiş sadakatte piyesler sergilenecek. insanlık diriltilecek. gazetelere ilan verilecek.
yazı işleri makamına (hususi)
geçen gecelerde vefatı söz konusu olan insanlık, son oyun sofrası'nda tekrar dirilme eğilimi göstermiştir. inancına göre diğer tarafta kimin sancağı altına gireceği hususunda ciddi meseleler vuku bulmuş, münakaşaların ardı arkası kesilmeyince yedekte dönecekler listesine alınmıştır. kendisine dönüş kapısını açacak olan son yemek tevazusunda bir oyun sofrası dönüşü keskinleştirmiş olup; sofranın orta yerinde alık gözler eşliğinde arşa yükselmiştir. anlam veremeyen sofra müdavimleri kimi zaman ''bilge, hoşt' , kimi zaman ''olric sen misin?'' kimi zaman ise beyaz mantolu adam menşei laflarla şaşkınlıklarını belli etmişlerdir. ve fakat devamında anlaşıldığı üzere insanlığın yükseldiğidir. küçük yaşta öksüz kalmasından ve doğru dürüst bir miras da kalmamasından mütevellit, kendisini sahiplenecek ve hürriyet caddesi'nde ''yaşa, var ol!'' nidaları ile omuzlarda taşıyacak otodidaktlar, belki meczuplar, biraz da canım insanlar aranmaktadır.
birbirinin gözlerinin içine bakmaya korkup en fazla iki kaş arasına sabitlenen bakışlara katık ediyoruz iki ah'ı. ahlar oh olsa güzel olmaz mıydı albayım, yüzü daha güzel görünmez miydi o vakit bilgi'nin. bilgi güçtür diyordu birileri çok bildik de ne oldu olric her birini tek tek sordular da cevap veremedik hani. sessiz trenler geçti içimizden ayak izi kaldı trenlerin, evet evet bizim basmaya korktuğumuz yerlere trenler "ayak"ları ile bastılar da üzerine basmaya kıyamadık.
hersoruyaverecekbircevabıolanlar sesleri duyulsun diye bağırırken saksıdakifesleğenkadaravazavazsusanlar sofrnın ortasındaki suya hep brlikte uzandılar. hep birlikte geri çektiler ellerini. hepsi susamış hepsi susuz kaldılar sonra, bardaklar yine boş kaldı. "bari bir çay koyan"ları bile olmadı, susuzların içinden hiç kimse sofradan kalkmaya yine cesaret edemedi.
gecekonan evlerin çatıları akarken altına geçip ağzını açmak hiç bir canım insanın aklına gelmedi.
"ya ben ne koyuyorum ortaya albayım"
"kendini evladım, kendini. daha ne olsun"
gördüm ve arttırdım albayım. eksilttiler. kendimi ellerine teslim ettim, masanın ortasında, verebilecek başka bir şeyim kalmadığından mı yoksa sahip olduğumu zannettiğim tek şey olduğumdan mı bilmiyorum, bunu sürdüm ortaya. şöyle bir bakıp burun kıvırdılar önce. sonra yavaş yavaş deşmeye başladılar. deştikçe içinde gördükleri şeyler hoşlarına gitti. başka şeylere dönüşebilecek cevherleri keşfettiler. önce sevgi ve merhamet damarını bulup onu emdiler, tükeninceye kadar, inanmazsanız göstereyim emdikleri yerler mosmor hala. sonra bütün gerçekliği çektiler içimden, şırıngaya benziyordu parmakları, içime sokup çekiyorlardı, zannedersem kendi kanlarına karışıyordu. hani fen bilgisi dersindeki mavi kırmızı damarlı maketler vardı ya onlar gibi, kırmızıyı çekiyorlar yerine maviyi basıyorlardı. gerçek ne varsa çıktı içimden böylece mavi mavi düşler kaldı elimde. ben düş-tük-çe gülüyorlardı üstelik, bir de isim takmışlardı bana, dur bakayım neydi "hayalperest". haha putperest gibi albayım, puta tapar gibi, hayale tapan ben değildim üstelik ben gerçeği istiyorken onlar emiyorlardı ama hayalperest ben oluyordum. bu nasıl?... neyse albayım.
sonra sıra aklıma geldi. en küçük kaynak onu gördüler zaar. işlenebilir bulmasalar almazlardı ama değil mi? onlar işlerine yaramayacak hiç bir şeyi almıyorlar albayım. aklımı aldılar. aklımı ölü bir ördeğin içini doldurur gibi doldurup vitrinlerinin üzerine başını sallayan köpek biblosunun yanına koydular. televizyonlarının üstünü süsledim. kıçımın altındaki dantelden daha azdı kıymetim.
evet albayım, ben bu oyuna kendimi koydum, parçalarımı diğerleri üleştiler. meydanlarda kazandığımız muharebeleri masalarda kaybettik biz.
çoğu zaman uykularında koşan, uykularında yorulan ve hep uyuyanlardık. dersleri kaçırır, hayatı kaçırır, vapurları kaçırırdık. fidye istemezdik, rehin almazdık. oyun oynardık-sanıyorum ki yine tek başımızaydık-. "bizimle oynayın, oynayın bizimle" derdik. kovarlardı. giderdik. neden öyle davranıldığını bilmeden, neden böyle davranıldığı gibi, davranamazdık. her düelloda ölürdük. en az ölmek kadar acırdı canımız, o kadar.
"yaşama sanatı" dersini kaçırıp hayatta kaldığımızdan beri kavrayamadık gerçekliği. o ders var ya, hani bizden başka herkesin bildiği. büyük bir başarı sergilediği. hocanın bizzat hayatın kendisi olduğu, geç kaldığımız için başparmağını yüzümüze doğru sallayıp sorumsuzlukla, uyuşuklukla itham ettiği... o işte.
şimdi vaktidir uyandırmanın. en derin uykuları bölmenin. çekmecelerinizde sakladığınız "yaşama sanatı ders notları"nı almaya geldik. hepinizde var, biliyoruz. toplayıp yakacağız hepsini. gerçekliklerinizle, küçük hayatlarınızın büyük değerleriyle oynamaya geldik. biz.
"ey zavallı milletim dinle! şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz!"
ne yapmalı albayım? oynamalı. nasıl oynamalı? hayatlarla oynamalı. biz kendi hayatımızla oynattık, hayatlarıyla oynattık, nasıl oyun oynamalı albayım? figürandan esas adam mı olur? figüranları yok etmece oynamalı. hepsini bi kulübeye sokup, yıldırım düşürmece oynamalı. zambaklarla döşenmiş bir holden geçirilip, son istekleri sorulmalı. sigara istekleri dışındaki her istek ekseriyetin kararıyla reddedilmeli. zulm edecek miyiz albayım? biz zalim değiliz evladım. ya sofra albayım? kendin olmadan oturamazsın o sofraya. önce benol, sonra hikmet'inden sual etsinler.
kendi hayatının figüranlarına öyle oyunlar yazacağız. figüran dostlarından koparacağız. aidiyetinin ve mevcudiyetinin yegane temeline bir yol bulacağız. yolsuzluğun yol olmasına usulen karşı çıkacağız. oyunun içeriğinde usulsüzlük yapacağız. her şeyde tekellik varken, kendi oyunumuza da mı karışamayacağız? bunu da düzelteceğiz. gelecek zaman kipi alan her cümleye kuşkuyla yaklaşacağız. hepsine.
adettendir diye bazen sofra alev alır, adettendir diye oyun sofrası'nda susmak bazen sevaptır. gündüzler uykucu ve nahoş, geceler ise bol yağışlı ve kuruntuludur. yalan mı? yalan mıydı gidenlere inat uykusuzluktan kıpkırmızı kesilmiş gözlerle sofraya oturup büyük büyük gülenler ve yalan mıydı tarihte kazanılmış bütün savaşların oldurulamamışlıklara iş olsun diye sofrada bu kez bir bir kaybedildiği ve yalan mıydı saatleri ayarlama enstitüsü'nden çıkıp gelen adamların kapıya dayandığı ve biz, "bırakın öyle kalsınlar" derken onların, "bu sofra ateşle oynuyor, içeri alın bizi, bırakın da durmuş saatlerinize bir göz atalım, çok tehlikeli!" diye bağırıp durması ve bir halk söylencesi miydi; sofrada iştahla yemek yerken, ütopyaların, "bizi içeriye aldığınız için teşekkürler, neredeyse nefessizlikten boğuluyorduk" diye neşeyle söylenmeleri?..
batmış fanzin dergilerin aşkına, baskısı tükenmiş kitaplar, tekrar tekrar dinlemekten sağır olunmuş şarkılar, dokunulmaya kıyılamamış eller, konuşulmaya dayanılamamış sözler ve belki bir gün lazım olur denilerek biriktirilmiş ne kadar yemin varsa, onlar uğruna sofraya oturulup delirtilecek aynalar ve kediler ve belkiler.. gün yüzü izin vermedi, kuyruktakiler dinlemedi, kaldırımlar ve dükkanlar kapalıydı, ellerine yüzlerine korkunç siyasi sloganlar karalanmıştı, caddelerin hevesden ağzı kokuyordu diye şimdi sofraya oturup anlatılacak yeniden şeyler; vapurlar çöllerden geçmeye başladığında, ağaçlar köklerinden kurtulup gökte süzülmeye başladığında çıkıp gelecek yitip gitmiş yazarlar, "iğneyi" diyeceğim sofrada karşımda oturan tom robbins'e, "iğne tabağını uzatır mısın?!"
binlerce kez üstüste bıraktım boş kutuları. yığınlar, yığınlar; yığın yığın, yığılmak-yığınmak ki ne kadar sarfedersem edeyim içi boşalmıyor inatçı bu kelimenin.
bazen bir hayalet olduğunu hisseder insan, öyle hissetmek ister ya, eder. bazen bir ölü. bir gelin, bir star, bir tanrı, bir hiç... bu duygu işte, bu karmaşa çok piç. ve yine bazen hiç bir serinlik dindiremez acıyı acıdan başka. genel olarak boşluktasınızdır. genel olarak genellemelere uymazsınız. genele uyarak yaşamaya devam etmektesinizdir yine de.
sonra ruhlar gelir birer birer hayatınıza. tanımadıklarınız birer mavi ışık şeklinde, tanıdıklarınız hep aynı; öldükleri halleriyle. yani hala genç, çoğu zaman kezlerce ölü... ama öyle mi dolu olur azizim yaşamla bir ölü? oluyormuş meğer..
aldığınız nefesten utanmayı gerektirse de bu yaşam parıltıları-ölü gözlerde, ölü seslerde, ölümsüz kelimelerde- utanmazsınız.
yaşamak yorucudur zira. yine de yaşarsınız. bir sürpriz beklersiniz. tokat yiyen evladın güceniklikle karışık umudu vardır içinizde. belki babanız siz uyurken gelip başınızı okşayacaktır gizlice... bu ya da belki değil. ya da öyle.
orada işte tam da göremediğim bir yerde duruyor bir parça karanlıkla beslenen muzur yaratık. kımıldıyor. ışığı görünce kaçıyor. hep kaçtı. biliyorum ki sırtımı döndüğüm an, gelip arkamdan sarılacak. "tanıdın mı?" diye soracak duyamayacağım bir sesle ve ben yine de duyacağım. o anın büyüsünü bozmamak adına "tanıdım" demek gerekecek. belki diyeceğim. belki kafam güzel olacak "git başımdan yaratık, oynamak istemiyor canım" diyeceğim. sonsuza dek küsecek. gücenmiş gözlerle izliyor beni yuvasından. özür mü dilemeliyim? "ben anlamıyorum ki bu oyundan!", "beni takip et o zaman", "hayır, hayır git yanımdan. korkuyorum saklandığın karanlıktan."
ve ışıkları yakacağım o zaman. belirsizliğin büyüsüne baskın gelecek merakım. bu defa kaçmayacak. ama ben öleceğim. o orda duracak ama ben boşluğu göreceğim. hayalkırıklığının ne kadar acı verici olduğunu bir kez daha deneyimleyeceğim.
yine de belki biraz kapalı kalmalı ışıklar. karanlıkta oynanır bazı oyunlar.
oyun sofrası'nda oynanan oyunlardan da yaralanabilinir mi? bilmiyoruz, isviçreli biliminsanları bu konuda net bir şey söylemiyor ancak bu kadar çok acıdığına göre, kederbaz olmaya yemin etmişçesine sonbahar'ı bu kadar mutlu karşıladığımıza göre sofrada da biraz yaralanabiliniyor olmalı, bir kaza sonucu da olsa konuşmaya başlamanın, camdan aşağı kafanı sarkıtmanın bazı yolları olmalı ve bu yollarda tek mutlu son, saatte 200 km hızla bir reklam panosuna koskoca bir gülümseme ile bodozlama kafa kafaya çarpışmaktan daha tekin durmamalı.
sizin de fark ettiğiniz üzere fazla vaktimiz yok hanımefendi, yayınakışı sona ermek üzere, anahaber bülteninden sonraki 5 dakikalık bölümü layık gördüler bize. birazdan o adam gelecek ve havayı koklayacak, hava durumu adı altında fırtınalar, kasırgalar lanetler yağdıracak üzerimize!
-akşam 10'dan sonra büyük bir çekirge istilası bekleniyor, ülke genelinde herkesin gerekli önlemleri almasını ve tanrıkral firavunlarımızın acilen tövbe etmesini tavsiye ederiz!
duydun mu bak duydun mu! sana demiştim sevgili bayan, bozacak hava, kafamızda şimşekler çakacak ve ben bundan birazcık hoşlanıyorum aslında. karşınıza böyle çıkmamalıydım, her yer ter sidik ama yolda gelirken linç etmeye çalıştılar beni, "gözlerinde ışık var namussuzun!" diyerek yokuşlardan yuvarladılar beni. kan mı akıyor? bırakın aksın, köpekler parçaladı ellerimi, köpeklerin ısırdığı yerden gül biter, haberiniz yok mu? eam.. ne diyordum ben? hah evet! hava bozacak tanrılar aşkına kendinize biraz daha dikkat edin, aynaların karşısında durulur mu hiç öyle? biraz geride durun, yoksa sinsi bir gülümseme ile paramparça eder aynalar insanı, hiç şakaları yoktur, aynalara öyle uzun uzun bakılmaz! ben mi? beni boşverin canım çok afedersiniz bizim orda s.kilmiş götün davası olmaz diye bir laf vardır, beni kimseler kurtaramaz artık bundan sonra, bileklerime kazık saplayıp 3 kutsal kitabın üstünde cayır cayır yaksanız yine de içimdeki bu uyuşmuşluğu bundan sonra yok edemezsiniz. hav hav haaarvvvv! korkutuyorum sizi de, özür dilerim papyonlu bey, köpekleri ısırdı beni demiştim, arada sırada tutamıyorum kendimi sıkıştıkça, anlatacaklarımı unuttukça ve explosions in the sky çalmaya başladıkça havlarım ben, bırakın iyiyim, teşekkürler, haaarvvvv!
hiç bakmaz olur muyum? böyle elim boş gelmekten ben de hiç hoşlanmıyorum, bütün pastaneleri tek tek dolaştım fakat bütün güzel pastalar önceden alınmış, bütün güzel pastaların ortasından sapsarı dişlerle ısırılmış, kalakala çilekli pastalar kalmıştı bir tek. çilekli pastadan hoşlanır mıydınız yoksa? nolur hoşlanmayın, çilekler beni hasta ediyor, sapıkça fantaziler kurdurtuyor gözlerime oturuyor sonra sızı, gözümden lağım suları akıyor. canımı zor kurtardım diyorum size! buraya da geleceklerdir, mahkemeye çıkaracaklar bizi! hapislere düşmek hiç umurumda! hakim "hiç mi pişman değilsiniz gavatlar!" diyecek ya, ona gerçekten hiç ama hiç pişman olmadığımı tam tersine onun oyun sofrasına oturmadığı için pişman olması gerektiğini kimselere anlatamayacağım, açıklayamacağım, ikna edemeyeceğim kimseleri.. bunun korkusu yapışıyor boğazlarıma. bir ton boğazlarım vardır benim. bir tanesini sigara alevleri ile küfür küfür yakarken geriye kalanları da sırasıyla içki ırmağı üzerinde sörf ve küfür tüneli adı altında kamulaştırıp elime geçen parayla saati 100 dolardan kendi kendimi kendime pazarladım. lütfen kendi aranızda konuşmayın, konuşacaksanız da lütfen bu paralel evreni şimdi sonsuza dek terk edip gidin! haaarvvv havvv! eskiden böyle değildim ben. kendi kafama vurmaktan sersemledim biraz, özneleri yüklemleri unuttum, nesneye aşık oldum, gizli özneye kendimi kurban verdim. eskiden böyle değildim. küçükken çok sevimli bir çocuktum ben, herkes, "bu ne garip çocuk lan böyle?" diye konuşurdu arkamdan tatlı tatlı..
ama bir dakika! hava bozacak, çok yaklaştı. çok acıkmıştı bileklerim, nefesi kokmuştur, açlık kokumdan izimi takip edip enseleyecekler hepimizi. sahi niye gelmiştim ben buralara? misafirler nerede bayan? haarv! cevap verin nolur yoksa ısıracağım şimdi dudaklarınızdan. haarv harv!
sonsuz beyazlığın ortasındaki gözbebeğinin siyahlığını görebiliyorum. varlığı, rahatsız edici. bu her yanına çiviler saplanmış bir büyü. düşünme bunları, hadi uyu ve büyü...
gördüğüm rüyalar yoruyor beni oysa. çok yalınayak, çok pijamalı bir halde koşarken buluyorum kendimi ve çok kızılderili oluyor etrafımda. sonra bütün şehri yakıp dansediyoruz o ateşin etrafında biz, kıyıma uğrayan; zamana uğrayan ve orda sonsuza dek genç kalan kabile şefleri... çok mutluyduk ateşin gölgesinde hayali oyunlar oynarken. severdik oyunları... biz... sonra siz, (sahi siz, kimsiniz?) bize medeniyet getirdiniz. çok katlı evler verdiniz, çok katlı ruhlar, çok katlı aşklar verdiniz. "medeniyet" ışığıyla aydınlandı gözlerimiz. çok sonraları anladık ki bizi sadece ehlileştirdiniz.... birer yarış atına, sütçü beygirine döndü atlarımız. beton yığınlarına döndü sonsuz kırlarımız ve kesildi saçlarımız. halbuki biz gizliden gizliye özlerdik rüzgarla konuşmayı. ateşin etrafında oynamayı...
şimdi oyun oynama oyunu oynayarak kandırabiliyoruz sizi. sizi kandırıyor ve bundan büyük bir zevk alıyoruz. her gece siz uyurken biz ayıcıklı pijamalarımızla gizlice kaçıp evlerimizden, şehrin kalesine tırmanıp ayla konuşuyor ve güneşi çağırıyoruz. güneşi biz doğuruyoruz. sonra vitrinlerin camlarını indirip pahalı giysilerinize, hayati değerlerinize, hayati organlarınıza el atıyoruz. siz uyurken... siz uyurken biz, arabalarınıza güneşin, ayın ve doğanın binbir desenini nakşediyoruz. ve ısrarla medenileşmiyoruz. modernleşmiyoruz. ısrarla "-muş gibi yapma oyunu" oynuyoruz. sonra yine ayıcıklı pijamalarımızla yataklarımıza girip uyuyormuş gibi yapıyoruz.
gerçeği yalnız hamam böcekleri ve biz biliyoruz.
radyoda eski bir kadın sesi. kadim bir yalnızlığı anlatıyor. ve sanki asla tutamayacağı sözler veriyor. anlıyorum, zira titriyor konuşurken nefesi...
ben... yıllanmış bir insan eskisi... öyle ki, yemeye kalksam etinden çıkıp bir bir yere düşecek tırnaklarım. oysa ki duvarlara çentik atabilmek için ben, onları itinayla uzattım.
sofra boş, bomboş. masanın ortasında, herkese eşit mesafe uzaklıkta bir yerde duruyor yasak meyve, "huzur". öylesine eski, hiç kullanılmamış, hiç yıpranılmamış... tanrı baba onu kendine saklamış.
-tanrı baba tanrı baba! biraz huzur ver bana...
"yıkıl git velet" diyor. "daha ne kadar hakettin ki bunu? uzanmaya çalıştın mı?" çalıştım. öylesine tatlı geldi ki uzanmak, uzandığım yerde öylece uykulara daldım. "kelime oyunu yapma bana! sen yokken ben vardım!" ben varamadım.
bir sonrakine dair umutlarla kandırırken yıllar ve yaşlar ve kurular ve yangınlar ve yeşiller ve gözleri ve onu gördüm tanrı baba... bir sinema perdesindeydi. çok yeşildi gözleri, çok sakallıydı, çok saçlıydı, çok yüceydi tanrı baba biliyor musun? bilmemen gerek, yoksa sen beni rüyalarımda da mı izliyorsun?
hayatı ikiye katlayıp yaşama oyunu oynuyorum kuzum tanrı baba. kural belli; şimdiki hayatımı ikiye katlayıp bütün renkleri birbirine katacağım. en küçük katına kadar katlayıp buruşturucağım hayatı, hayatı ütüleyeceğim. elimi ağzıma vura vura kızılderililer gibi sesler çıkaracağım bu oyunun her yeni perdesinde... şimdi söyle tanrı baba, "huzur" hayatın hangi uzak sahnesinde?
bir tümleç gerek şimdi bana, şöyle en dolaysızından. dolaylı yollarda dolaşıp, dolaysız sorular sormak istiyorum. bir tümleç gerek şimdi bana: “xanax”ın “zan” altında bıraktığı bütün soruları kendimce cevaplamak için bir tümleç. şimdi, bütün “tümdengelim”leri durdurmak gerek. tüm “tümleç”leri dolaylamak gerek. tüm “evlenme düşleri”ni “eğlenme düşleri”ne terk etmek gerek. şimdi gitmek gerek.
“nereye?”
sordu kızıl saçlı kız nereye gitmek istiyorum diye bana ben gideceğim yeri bilmediğimi söyledim ve o bana neden bilmediğimi sordu da ben ona hiç kimse nereye gideceğini bilmez dedim ki o bana hiç kimsenin nereye gideceğini bilmediğini kendisinin de bildiğini söyledi ve baktık ki bizim noktalarımız kayıp ve virgüllerimiz ayıp ve ünlemlerimiz yok ve noktalama hatamız çok ki bunun üzerine neden böyle diye sorduk birbirimize ve anladık ki kimse bir başkasının kimsesi değil ve kimse kimseye sormuyor nerede diye ve bunun üzerine bir soru sorduk:
“nerede?”
nokta, virgül, ünlem, çift nokta, noktalı virgül ve bilumum zerzevat satılan bir dükkâna uğramadım; amma velâkin bir paragrafta noktamı buldum; çünkü noktaya nerede olduğunu sordum. nokta bana her yerde olduğunu söyledi; sebebi de basitti: her nokta bir soruyu bekler ortaya çıkmak için. sen kimseye “nerede” olduğunu sordun mu ki hayatında hep soru işareti var diye şikâyet edersin? ben şikayet etmedim, tanışır tanışmaz sordum kızıl saçlı kıza:
(post-modern şiir denemesi bir ki üç)
ben bu yazıyı sana yazdım
kavuştuk ya, merhaba demenin bin çeşidi var
copy-paste değil tırnaklarımla kazdım
yahu bir word sayfası da amma dar
esselamu aleyküm ve aleyküm selam
“kimde?”
oğuz abi’de. fesleğenleri seversin abi, bir de kahve ve “puro el cuba” seversin bilirim. hatta “ben de doğadan zevk alanlardan olmak istiyorum.” dersin mütemadiyen. biz ilk defa konuşurken, ilklerin en uzağını senin tarifinle sonların en yakını olarak bulduk. yahu biz doğadan zevk almıyoruz ki, doğaya doğal olmayan bir doğallıkla doğuyoruz. doğu’dan geldik batı’ya gidiyoruz. "efendimiz, böyle buyurdu olric!" senden alıntı çalıyoruz, böyle böyle kızıl bir saç oluyor kimi zaman hüznün adı, kimi zaman sarı melek kimi zaman bir satırındaki hikmet. hem büyük harfli hikmet, hem senin küçük harfinle hikmet. şimdi “kimde?”
oyun sofrasında bir mahur besteveçokmahmurmorrisonvegeberesicemarlavezagzagneminemi! sofra bereketli olsun! davetsiz gelip kuruldum biliyorum; ama siz de "beni" biliyorsunuz! afiyet olsun!