dikkatlice incelendiğinde günümüzden bile dersler çıkarılabilecek yazıt.
"türk, oğuz beyleri, milleti işit: üstte gök basmasa, altta yer delinmese, türk milleti, ilini, töreni kim bozabilecekti? türk milleti, vazgeç, pişman ol! disiplinsizliğinden dolayı, beslemiş olan kağanına, hür ve müstakil iyi iline karşı kendin hata ettin, kötü hâle soktun. silâhlı nereden gelip dağıtarak gönderdi? mızraklı nereden gelerek sürüp gönderdi? mukaddes ötüken ormanının milleti, gittin! doğuya giden, gittin! batıya giden, gittin! gittiğin yerde hayrın şu olmalı: kanın nehir gibi koştu. kemiğin dağ gibi yattı. beylik erkek evlâdını kul kıldın. hanımlık kız evlâdını cariye kıldın."
türk devletlerinde iktidarın kaynağının tanrısal olduğunun açıklandığı metinlerdir. şöyle ki : "tengri teg tengride bolmıış türk bilge kagan bu ödke olurtum, sabımı tüketi eşitgil !" (yani: tanrı gibi tanrı'dan olma türk bilge kağan olarak bu zamanda türk milletine hükümdar oldum, sözümü bütünüyle işitin! )
tabii ki bu durum türkiye cumhuriyetinin kuruluşuyla son bulmuş ve iktidarın kaynağı olması gerektiği gibi millet olmuştur.
türk tarihindeki olayları "ona gömdüm,buna geçirdim,şunu vergiye bağladım" şeklinde kısa ve öz aktarmasına hasta olduğum yazıtlardır.
"kağan, istemi kağan oturmuş. oturarak türk milletinin ilini töresini tutuvermiş, düzenleyi vermiş. dört taraf hep düşman imiş. ordu sevk ederek dört taraftaki milleti hep almış, hep tâbi kılmış. başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüş."
yazılı türk tarihini başlatan yazıtlardır. türkçe hakkında referans verilebilecek en eski kaynaktır. ilk alfabenin eski mısır'da mö 2700'lü yıllarda ortaya çıktığı düşünülürse biraz heves kırıcı bir durum. herkesin şartı farklı tabii. yiyorsa gelsinler ciritte kapışalım.
thomsen*, yazıtların şu özelliğinden yararlanmayı bildi: oldukça iyi bir durumda ele geçmiş olan yazıtlarda kırık ve silik yerler azdı; metin, çözme işine elverecek kadar uzundu; iki anıttaki yazıtların büyük bir kısmı birbirinin aynı idi; her iki anıtta da, okunacak metin kadar uzun olmamakla birlikte, bunun ne anlattığını gösteren ve özel adlar sayan çince yazı vardı.
çözme işinde thomsen şu yolu tuttu; buluşunu adım adım izleyelim:
yenisey bölgesinde bulunan anıtlardaki yazılar orhon'dakilerden daha çapraşık olduğundan, thomsen ilkin orhon'daki iki anıtı ele aldı. ilk iş olarak kaç türlü işaret bulunduğunu ortaya çıkardı. bunların sayısı 38'i bulduğu için, bu yazının tam alfabe sistemine göre olmadığını kestirdi. her iki anıtta da birbirinin aynı olan satırları karşılaştırmak yoliyle yazının doğrultusunu ortaya çıkardı: yazı, çince'de olduğu gibi, yukarıdan aşağıya yazılmış, sözcükler birbirinden iki nokta ile ayrılmış, sütunlar da sağdan sola dizilmişti. plân şöyle idi:
moğol yazısını göz önünde bulunduran başka dilcilerin sandığı gibi, sütunlar soldan sağa sıralanmış değildi. thomsen, yazının bu dış düzenini belirttikten sonra, alfabenin iç yapısına geçerek incelemelerini şu yoldan yürüttü:
anıtlardaki çince parçanın konusu bazı eski türk kağanları olduğu için, okunamıyan metnin türkçe olmak sanısı vardı. thomsen de bunu sezmişti. thomsen, birçok noktalarda salt kendi sezgi güciyle iş görmüş; türkoloji alanına yeni girmiş olmakla birlikte, türkçe'nin yapısını çok iyi kavramış, ve bazı yazı çözmekte dilbilimin verebildiği bütün ipuclarından ve kolaylıklarından yararlanmıştır. metnin türkçe olabilmesi sanısına dayanarak, thomsen bir yandan bu kanının doğruluğunu deneme yoluyla ortaya çıkarmağa çalışırken, öbür yandan da, türkçe üzerindeki bilgilerden hemen yararlanmaya baktı. bunlardan biri, türk dilinin yapısındaki özellikti. türkçe sözcüklerde genel olarak iki sessiz yanyana gelmediği için, ard arda dizili bulunan üç harfi, ya "birincisi ile üçüncüsü sessiz, ikincisi sesli" ya da "birincisi ile üçüncüsü sesli, ikincisi sessiz" formüllerinden birine göre değerlendirmek doğru olacaktı. thomsen, yazıda sözcüklerin yapısını bu bakımdan incelerken gördü ki, birbirinin aynı olan sözcüklerde bazı harfler kimi zaman yazılmış, kimi zaman da yazılmamıştı. sami dillerde görüldüğü gibi, sözcüğün asıl yapısı sessizleri işaret eden harflerden yapılmış olduğu için, kimi zaman yazılan, kimi zaman yazılmayan harfler ancak sesli olabilirdi. bunlardan biri sık sık sözcük sonlarında yer alıyordu. türkçe'de 3. kişi zamir eki veya fiillerin geçmiş zaman 3. kişi eki olarak ı-i seslisi sözcük sonlarında çok kullanıldığından, thomsen bu işarette ı-i değerini gördü. tanınan ilk harf bu oldu. görüldü ki sesli gösteren harflerin çeşidine göre sessizlerin çeşidi de değişiyor. bu, sesliler uyumu, yani "vokal ahengi"nden başka bir şey değildi. thomsen, yazıtların dilini türkçe sanmakta yanılmamış olduğunu anladı. sesliler kurallarına göre a-e, ı-i, o-u ve ö-ü seslilerinin hangi hecelerde yer alabileceğini göz önünde bulundurarak her biri ikiz değerli olan bu dört harfi ortaya çıkardı.
seslileri gösteren işaretlerde kalın-ince ayrımı incelenirken, sessizler için kullanılan işaretlerin çoğunda da bu ayırtın gösterildiği anlaşıldı. bu noktada thomsen türk dilinin başka bir özelliğine başvurdu: uygurca'da ve birçok doğu lehçelerinde, sözcük başlarında ancak k, t, b, s, ç, y, arasıra da ş, m, n, gibi belli sesler bulunabilir. işte bu kuraldan da yararlanarak, sözcük başlarındaki harflerin örneğin d olmayıp t, veya g olmayıp k, veya z olmayıp s, olduğunu ortaya çıkardı. fakat burada thomsen bir güçlükle karşılaştı: türk ses düzenine göre sözcük başlarına gelmemesi gereken r, ğ seslerini gösteren harfler yazıda sözcük başlarında da görünüyordu. bu noktayı not etti ve geçti. sonra, sözcük gövdelerinde harflerin gösterdiği türlü değişikliklerden, ve yine türk sesbilgisi kurallarının yardımıyla, sessizlerin çeşidini, yani patlayıcı, sızıcı, geniz sesleri gibi sınıflardan hangisinden olduğunu anladı.
bu kadar ilerledikten sonra, thomsen sözcük okumak işine girişti. hiyeroglifleri ve çiviyazıyı okuyanların metinlerde klişe gibi geçen özel adlarla işe başlamış olduğunu düşünerek, metinlerde böyle klişe adlar aradı. seçtiği bir sözcüğün, başka sözcüklerin önüne de eklendiğini görerek bunun bir san olduğunu düşündü ve onu kağan (n ğ k) şeklinde okumak istedi. fakat sözcüğün ortasındaki ğ harfinin bazı sözcüklerde baş harf olarak yazıldığını görünce, türkçe'nin ses düzenine uymıyan bu olay karşısında, bu işte yanılmış olduğunu sanarak çalışmalarına ara verdi. bu sıralarda ingiliz sinoloğu edward h. parker, kül tügün yazıtı'nın çince parçasını yeniden ingilizce'ye çevirerek, g. schlegel'in bazı yanlışlarını düzeltmişti.
bir süre sonra 5 kasım 1893'te, thomsen işi yine ele alarak yeni bir yol uttu. metinlerden seçtiği bir klişede tennğri (i r <ğn> t) değerini gördü. bu sözcük bütün türk lehçelerinde çok kullanılan bir sözdü. başka bir klişeyi de, çince metinde geçen bir özel addan yararlanarak, kültigin (n g i t l ü k = gültekin) şeklinde okudu. çince'de hece sonlarında l sesi bulunmadığı için, çinliler bu türk adını k'iueh-ti(k)-k'in şeklinde yazmış, yani l'yi başka bir sesle göstermişlerdi. bu uymazlık thomsen'in epey uğraştırdı ise de, onun keskin görüşü bu güçlüğü de yendi. çince'de sözcük sonunda l yoktu; onun yerine t kullanılırdı, misalen bilge (e g l i b) sözcüğü de pit-kia şeklinde yazılmıştı. kültigin sözcüğünde geçen k ve ü (ö) harflerini, köktengri (i r <ğn> t k ö k = göktanrı, mavi gök) şeklinde okumak istediği sözcükte de görünce, bu sezgiler birbirini gerçekleştirdi. sonra, o zamana dek okuduğu sözcüklerde geçen harflerin yardımıyla türk (k r ü t) adını, tört (t r ö t = dört) ve kün (nük = gün) sözcüklerini ortaya çıkardı. buluşlar hep birbirini denetliyor ve doğruluyordu. bu tört sözcüğünün yanında bulunan bir sözcüğe thomsen yirgirmi (i m r g y = yirmi) değerini verdi, ve y harfinin doğruluğunu yir (r i y = yer) şeklinde okuduğu başka bir sözcükteki y ile denetledi. sonra başka bir yerde geçen yigirmi (i m r g y = yirmi) değerini verdi, ve y harfinin doğruluğunu yir (r i y = yer) şeklinde okuduğu başka bir sözcükteki y ile denetledi. sonra başka bir yerde geçen yigirmi sözcüğünün bitişiğinde bulunan bir sözü altı şeklinde okumak isterken bunun ltı ( ı t l) biçiminde yazılmış olduğunu gördü. burada durakladı, önce kağan sözcüğünü okurken, r ve ğ ile başladığı için kendisini şaşırtmış olan rti ve ğı (ı ğ) biçimlerinde yazılmış sözcüklerdeki uymazlığı şimdi anlamış ve orhon alfabesi sisteminin başlıca kurallarından birini bulmuştu: sözcük başlarında sesliler yazılmıyabilirdi, altı sözü ltı yazılmış olduğu gibi, erti (= erdi) ve ağı (=servet) sözcükleri de rti ve ğı şekilleriyle gösterilmişti. buna göre önce kağan diye okuduğu sözcük de doğru idi.
thomsen 25 kasım 1893'te bir saat içerisinde bütün alfabeyi çözmüş, ertesi güne ancak ufak-tefek düzeltmeler kalmıştı. aynı yılın 15 aralığında bu buluşun 16 sayfalık ilk bildirisini orhon ve yenisey yazıtlarının çözümü. ilk bildiri adıyla danimarka bilimler akademisi'nin toplantısında okudu. şaşıp kalan bilim dünyası bu buluşu "dâhice" diye adlandırdı. bu çözümden sonra, w. radloff da 1894-1895 yıllarında moğolistan'daki eski türkçe yazıtlar adlı bir eser yayımladı. thomsen ise çözümünün gelişmiş şeklini 1896'da eski türk yazısı (54 sayfa) ve orhon yazıtları'nın çözümü (i. ve ii. yazıtın çevriyazısı, fransızca'ya çeviri, notlar, düzeltmeler, ve dizin, 168 sayfa) başlığıyla yayımladı.
kopenhag üniversitesi dilbilim profesörü vilhelm thomsen, birçok ünlü türkologları geride bırakarak, türkoloji alanına bir kurucu olarak ayak basıyor, bu dönüm noktasında türkoloji tarihinde de yeni sayfa değil, koca ve belki de en önemli bir bölüm açılıyordu.
kaynak:
thomsen; a. dilaçar
t.d.k. tanıtma yayınları, 1963, ankara.
türkologların ismi üzerinde anlaşamadığı yazıtlar. talat tekin'e göre orhon yazıtları, muharrem ergin'e göre orhun abideleri'dir. 38 harfli köktürkçe diliyle yazılmıştır metin. bilge kağan yazıtı, kül tigin yazıtı ve tonyukuk yazıtı'ndan oluşur. türk dili ve edebiyatı bölümlerinde eski türkçe ve orta türkçe derslerinde asıl metinlerinden okutulur. yazıldığı alfabe mısırlıların hiyerogliflerine benzediği için yeni öğrenenlerin gözünü korkutur ancak öğrenilince zevkli olmaya başlar.
türklerin köklü bir millet olduğunun belgesi niteliğindedir. eser ortaya çıktığında bütün avrupalı araştırmacıları şaşırtmıştır.
1288 yıllık geçmişi olan yazıtlardır. sümer yazısından 4700, mısır hiyerogliflerinden 3000, yunanca'dan 2500 yıl sonra ortaya çıkmış ilk türkçe içerikli eserlerdir.