serdar turgut un akşam gazetesine yaptığı katkıları,son zamanlarda akşam gazetesinde oluşan değişimleri görmezden gelmek mümkün değil,üstelik gazete kadrosuda büyük oranda genç insanlardan oluşuyor ancak yalnızca genç oldukları belli bu adamlarin coğunun birikimi yetersiz,olduğunu iddia ettikleri birikimleride anlamsız bilgilerden oluşuyor -birikimlerinin ne olduğunu açmak gerekirse:en kaliteli ama en ucuz pasta nereden yenir en güzel meksika lokantası nerdedir gibi bilgiler- bu yetersiz insanların başında oray eğin geliyor kendisi yanilmiyorsam akşam gazetesinin eklerinden sorumlu,ekte zaten bunu belli ediyor barış bardakçı dışında okunacak hiçbirşeyin olmadığı oray eğinin kendi gibi hicbirseybilmeyengilleri icine doldurdugu bir ek kimi zaman kendi hezeyanlarını yazıyor, kimi zaman entel takılıp basını, basındaki çürümüşlüğü eleştiriyor ama kendinden ve akşam gazetesindeki diğer
kendi benzerlerinden gelen kokunun farkında değil dilerim bu koku serdar turgut tarafından kısa sürede farkedilir.
bugün yazdığı yazı da teomanı filmi ve son dönemdeki tavırları sebebiyle eleştiriyormuş gibi gözükse de kendisi aslında teomanla arası bozuk olduğu için bu yazıyı yazmıştır yazıdan da bu çok açık şekilde anlaşılmaktadır.
vakti zamanında*haberturk.com editörlüğü ile gazeteciliğe başlamış, farklı tercihi olduğu* söylenen**, camia** tarafından iyi tanınan, bir ara haftalık dergisinde kendisine köşe verildiğini gördüğüm, akşam gazetesinin arka sayfa güzellerinden**. gazetecilik mesleğini, popüler kültürü vesaireyi perihan mağden ağzıyla eleştireceğine kendi çevresine baksın.
bi de kal diye bi kitap yazmıştı, orada burada görmekten kal gelmişti* bana.
bugün yazısını fransadan yazdığını belirtmek için elinden geleni yapmıştır kendisi üstelik her ay gidiyormuş fransaya bunuda eklemeyi ihmal etmemiş daha pek çok inciyi barındıran yazısında dikkatimi çeken en önemli şey tahsin yücele olan nefretiydi açıkçası ben tahsin yücelin hiçbir romanın okumadım daha önce bundan sonrada okuyacağımı sanmıyorum ama oray eğinin tahsin yüceli kötüleyip -fransız bir edebiyat uzamanıyla tanışmış ve kendisine türk hangi romancıyı okuduğunu falan sormuş oda tahsin yücel demiş tüm yazı bu ve fransada yapacakları üzerine zaten- onun alternatifi olarak orhan pamuğu görmesi zaten seviyesini ortaya koyuyor ama asıl olay şu cümlede bitiyor yazısında sözde gazeteci oray eğinin :
aslında bir süredir uzakta bir yerlerde tahsin yücel diye yaşlıca bir amcanın olduğu haberi geliyordu. pek çok seçmede onun 'yalan' romanı birinci sırada çıkmış, herkes onu konuşmuştu. ancak o kadar az basıldı, bir de o kadar az okundu ki bu 'en iyiliğin' sebebini bir türlü öğrenemedik.
demiş kendileri bir romanın iyi olup olmadığına ne kadar sattığınına ve ne kadar basıldığına bakarak karar veren bir gazeteci tam bu toplumun ihtiyacı olan şey,yanlış anlaşılmasın tahsin yücel hayranı olduğum için bu yazıyı yazmadım hatta tahsin yücel okumuşluğumda yok ancak bir romanın ne kadar bastığından iyi olup olmadığının
anlaşılamayacağını düşünüyorum sadece,birde aklıma oğuz atayın tutunamayanlar romanını kimsenin basmayı kabul etmeyişi geliyor neyse belki yarın parise giderim akşamüstü bir kadeh şarap içerim birde oray eğine rastlarsam deymeyin keyfime.
new yorktan yazar
paristen yazar
aman da efenim bu şehirler,bu memleketler ne kadar kültürel,ne kadar doyurucu edebiyatı yapar
times meydanından seslenir
goodfellası izler
3 kelimede bir ingilizce sallar araya(her hafta gidiyormuşuz gibi new yorkun baba çin lokantalarının adını geçer mesela)
bu sosyete geyiklerini anlamayanlara ezik muamelesi yapar
görmüş geçirmiş bi tip olmakla beraber
herkesin nişantaşından yetiştiğini düşünen bir entel olmayı da başarır
lafın kısası akşam gazetesinde engin ardıç ve nihat gençi okuduktan sonra şöyle bir göz atın yazdıklarına
eğlenin yani
komik çocuk(!)
hangi dilde düşünüldüğünün değil de düşünülen şeyin önemli olduğunu hala öğrenememiş evrensele kendi dili ile giden insanları fark edememiş -nuri bilge ceylan-düşüncesiz.
şimdi şöyle bir durumu var kendisinin
galiba türkiyeye geldiğinden beri
veya yurtdışı anılarını kaleme almadığından beri
daha okunası yazılar yazıyor
gözlemliyor olan biteni
eleştiriyor kişiye göre haklı/haksız ama
daha bi yazarlık yapıyor sanki
yazar olma kriterlerinin kompetanı değilim ama
yazılarını daha fazla takip ediyorum artık düşüncelerine katılsamda katılmasamda
bazen eğlenceli bile olmakta
fikir yerine birey eleştirdikçe senin benim onun bizlerin sözlükte yazdıklarımızın ötesine geçemediği gibi, bizim gibi ucuz da kurtulamayacaktır sanırım.
gazetelerde yazar olmak kolaylaşmış hissi aşıladı bana.
bu vatandaşın boy gösterdiği gazeteyi okumamama rağmen, sözlük ortamlarından ilgimi çeken ve birkaç haftadır takip ettiğim yazar. "yazar" tanımlamasını burada zorunluluktan kullandığımı da belirtmeliyim. aynen sanatçı-şarkıcı ayrımında olduğu gibi gazetede her yazana da yazar demek çok doğru bir tabir değil. bugün okuduğum köşesiyle vardığım sonuç şudur ki, oray eğin de, reha muhtar, ahmet hakan, ertuğrul özkök tarzı yazı yazmanın insana herhangi bir gazeteden köşe kazandıracağının farkına varmış uyanıklardan birisidir. yazma üslubu genelde birgün öncesinin en sivri dilli yazılarından alıntı yapıp bunlar hakkında yorum yapmaktan ve polemiğe girmekten ibarettir. kendisi polemik yaratmaya çalışmakta oldukça becerili olmakla beraber, zaten hali hazırda devam etmekte olan polemiklere de üçüncü,dördüncü dereceden şahıs olarak dahil olmaktadır. gördüğüm kadarıyla medyada kimse tarafından kaale alınmamaktadır. kendisi bugünkü yazısında da roma sokaklarında volta atmasını köşesine taşımış. ayrıca bir restoranda gördüğü ve hayran olduğu matt dillon'la girmiş olduğu ilişkiyi şu satırlarda anlatmış. "birden çığlık attım: “oh my god! matt dillon” diye. son derece ağır bir restoran olduğu için kimse böyle bir tepki vermemişti, herkes de dönüp adama baktı, e doğal olarak adam da utandı ve bana dönüp “come on man...” diye başlayıp, yüzünü ekşiterek “bari burada böyle şeyler yapma” anlamında bir ifadeyle masaya oturdu. hani pek de kendinde değildi belli ki, rahat rahat bir köşede oturmak isterken keyfini kaçırmıştım.". şaşırma ünleminin ingilizce olması bir yana, bunu bir marifet gibi ağzı sulanarak anlatması da ayrı bir vaziyet. bu sözlükte yazan yüzlerce arkadaşın kat kat fazlasıyla hak ettiği bir köşeyi işgal etmesi kanıma dokunuyor açıkçası. keşke eleştircek bir fikri olsaydı da eleştirebilseydik kendisini. şu aşamada sadece bu şahsın neden yazar sıfatıyla karşımıza çıktığını eleştirebiliyoruz.
yaptığı milli ekonomiye zararlı selüloz israfından sözlük sayesinde haberdar oldum, zira akşam gazetesi okuru değilim. bununla birlikte oray eğin’i keşfettikten sonra ertuğrul özkök olsun, serdar turgut olsun onu geçtim reşat çalışlar olsun gözümdeki tüm fantastik imgeler birden aşağı indi, “öte sürreel karakterler” klasmanında oray eğin baş sıraya oturdu.
kendisi hakkında fikre sahip olmak için huyum olmamasına rağmen birkaç alıntı yapmak isterim:
“çünkü öyle böyle değil, beyaz türkler gerçekten büyük tehdit altında, büyük bir kuşatmayla hayatları kısıtlanmış durumda. ya çok para kazanıp, kazandığınız bütün parayı son kuruşuna kadar bu olumsuz dışsallığın dışında geçirmek zorunda kalacaksınız ya da boyun eğeceksiniz.”
“hatırlayalım, özal zamanında kemal derviş çağrıldığında fikri olarak yakınlık duysa da amerika'ya gerisin geriye kaçmasına sebep katıldığı bir toplantıda kapı önünde çıkarılan ayakkabılardı. bu manzarayı görüp, bu insanlarla uzlaşamayacağına kanaat getirmişti haklı olarak.”
“istanbul'un yeni vapurlarını belirlemek için yapılan internet anketi bir kez daha gösterdi ki türkiye'de bir şey yapmak istiyorsan bunun tek yolu halka rağmen adım atmak. bakın işte, estetik geleneği olmayan türk insanı ankette en çirkin ama en modern görünümlü vapuru öne geçirdi. gelenekten, tarihten yoksun, gökdelen düşkünü bir halkın dediği olursa bir boğaz geleneği yok oluyor. hadi dört numaraya oy verelim de bu gidişata bir dur diyelim!”
“anadolu yakası’nda kendine özgü yaşamın en büyük şartlarından biri de dışarıdan kimseyi kabul etmemektir. nişantaşı’nda, cihangir’de falan insan yalnız gitse de bir cafe’ye kısa sürede muhabbet edecek birilerini bulur, hemen sosyalleşebilir, hatta bu ileriki günlerde sürecek ilişkilere bile yol açabilir.
ama karşı’da bir yere yalnız mı oturdunuz: garson bile sizi ötekileştirmeye hazırdır. kaldı ki zaten başka masalar grup halinde, kendi dünya kalabalığıyla meşguldür ve hemen sizin anadolu yakasına ait olmadığınızı anlarlar. bir bakış, bir yabancılık efekti ki sormayın.”
“önce cuma akşamı elvis costello'nun konseri. elvis costello, 1977'den beri albüm yapan bir rock dehası. hiçbir zaman çok büyük bir yıldız olmamasına karşın batı'da kendine özgü bir hayran kitlesi var, türkiye'de ise çok popüler değil. seveni çok seviyor o ayrı. ancak konser sırasında da seyircilerin yüzde 90'ının onun müziğine aşina olmadığı anlaşıldı, bir-bir buçuk saat boyunca sadece izlediler. konser bittikten sonra hayrana dönüşmüşlerdir mutlaka.” (ç.n. yazar burada okurların kültürüne katkıda bulunmak istemiş)
“bazı türklerin aniden karnı acıkıyor ve tam elvis costello 'alison' gibi hüzünlü bir şarkıya başladığında ağızlarını şapırdatarak tostları, sosislileri yuvarlıyorlar.”
“kimlik arayışındaki konser teröristlerinin bir de her dem yerlerinden memnun olmama sorunları var. boş buldukları her yeri denemeye, bir konserde birkaç yer dolaşmaya yeminliler. çoğu bis kültüründen habersiz olduğu için, sanatçının ilk vedasında koştura koştura dışarı çıkıyorlar ki trafiğe, gece tarifesine takılmasınlar, otoparklardan o çok kıymetli arabalarını rahat rahat çıkartsınlar.”
“ve yeter artık ucuz bilet bulup evlerinde cd'si bulunmayan sanatçıların konserlerine gelen cahil kalabalık. bırakın artık yakamızı, bırakın da rahat rahat müzik dinleyelim.”
“geçtiğimiz yıllarda atina'da olimpiyatlar yapıldı. ve hiçbir türk zengini de alıp çocuğunu dünyanın en önemli sportif olayını izlemeye götürmedi; akıllarına gelmedi.”
“üniversite eğitimi çok ciddi bir iştir. devlete bırakılmayacak kadar ciddi. bugün sadece sabancı, koç, bilgi gibi üniversitelerde okuyan öğrenciler 'gerçek' bir okulda okuduklarını hissedebilmekte, klein'ın sözünü ettiği 'kamusal alana' tanık/ortak olabilmektelerdir.”
birgün bile merakımı yitirmiyorum ben bu köşe yazarı için. hergün oray eğin bugün ne yazdı acaba diye merak ettirmek her köşe yazarının harcı da değil ayrıca.
bu yazar arkadaşımızı her gün okumak istiyor insan. vallahi, ben yine yazdığı neye sinirlenicem diye okuyorum. evet, garip ama böyle. insanı dellendirerek okutuyor. bir garip ukalalığı, bir şey bilmediği halde biliyor görünüşü, edebiyattan ve sanattan zerre anlamayışı ve türkçeden bi haber oluşuyla insanı çıldırtıyor, monitöre kafa atma isteği uyandırıyor.
hasan cemal'in kendisini "ileride nobel alacak ikinci türk yazar" diye tanıttığını söylüyor. eğer doğruysa.. ulan yok ben hiçbir şey demiyorum size, sen devam et kardeşim yazmaya, aferin.
şu anda akşam gazetesinde köşe yazarlığı yapan gazeteci. kal isimli bir kitabı da vardır. sürekli okuru değilseniz, arada bir bakıyorsanız okudunuğuz günkü yazısına göre çok farklı yorumlar yapabileceğiniz yazar. kimi zaman elit kesimi ilgilendiren alışveriş, restoran, mekan yazıları, kimi zaman medya ile ilgili çeşitli saptamaları içeren yazıları, kimi zaman sosyolojik gözlemlerini yansıttığı yazıları, kimi zaman da en sert şekilde diğer medya yazarlarına ve kimi sanatçılara saldıran yazılar. tabi farklı konularda yazmak kuşkusuz iyi bir durumdur ancak burada ilginç olan bu yazıları yanyana koyup okuduğunuzda bu yazıları aynı kişi yazmış olamaz dedirtmesidir. haliyle samimiyeti konusunda şüphe uyandırmaktadır. zamanında serdar turgut yeni çıkan kal kitabı hakkında yazarken kendisinden çok genç yaşta hatta normalde bir gazetecinin çok uzun yıllar sonra sahip olabileceği bir kontak listesine sahip olduğunu söylemiştir ki bu yazılarından da zaman zaman anlaşılmaktadır. nasıl olmuştur nasıl yapılmıştır bir muammadır. son zamanlarda çok fazla insana saldırmış ancak bu saldırıların polemik yaratıp kendi adını gündeme getirmesi dışına ne işe yaradığı da pek anlaşılamamıştır.
bu coğrafyanın en sivri dilli, en aklı başında, en bir de bu tarafından bakın diyebilen, en iyi profesör kovalayabilen, bir yandan köşe yazısı yazıp bir yandan sözüm ona köşe yazarlarına ders/ayar verebilen bunu da hakkıyla yapan, ha bir eksi yönü varsa o da biraz fazla beyaz türk sever ve kendisi de sanırım beyaz türk olan bir yazardır. beyaz türk olması elbette ki kötü değildir; köşesinden özellikle ayşe özyılmazele verdiği ders okullarda okutulacak kadar kallavidir. ilgili yazı için akşam gazetesine ( 30.01.2007) bakılabilir.
televizyonların yeni armağan çağlayan ı diyebilirim...katlanılmaz,korkunç eleştirileri var...ayrıca televizyonun içine girip ''r'' lerin nası söyleneceğini öğretmek gerek kesinlikle!!
hayırlı uğurlu olsun. türk halkı yepyeni bir "nefret edilesi insan" daha kazandı. önceleri gazete, dergi okuyan nispeten küçük bir azınlık tarafından kıl olunmaktayken, şimdi edirne'den van'a bütün türkiyem tarafından "gıcık olunacak insanlar" mertebesinde üst sıralara yükselecektir. ayrıca bunun daha tanışma faslı olduğunu düşünüyorum, ilerki haftalarda performansını artırmasını bekliyorum.
vatan şaşmaz'a; "kötü şarkı söylüyor olmanın bedelini keşke biz ödemeseydik" , ilhan şeşen'e; "amca biliyor zaten.." , hazım körmükçü'ye; "varoş şarkıcısı gibi giyinmişsin", diyerek, kalitesini(!), seviyesini göstermiş, amerikada yaşadığı yıllarda donanamamış ve bundan ötürü orada yaşadığını ispatlamanın tek yolu olarak güzel türkçe'mizin içine etmeyi tercih etmiş, bunun da bedelini bizim sinir sistemimize ödetmeye and içmiş, akşam gazetesinde keriz manzaralı köşesi olan yazarımsı.
not: yazarlığının konuşması kadar kötü olduğunu görüp, sırf merakımdan okuduğum için, burda keriz ben oluyorum efm.