efendim öğrenseydi, diyemezsiniz; dememelisiniz; halkın sadece vergi ödemekle yükümlü, bunun için de durmadan çalışması gerektiği görüşü, ona eğitimin, öğretimin de gerekli olduğu kanısına kolay kolay yer vermemiştir. gün oluyor, okuma-yazma bilmeyenlere seçimlerde oy kullanma hakkı tanımayalım diyenler çıkıyor bizde; peki tanımayın, ama o adamı da, başka bir gün, suç işledi diye mahkemelere sürüklemeyin. neden derseniz, bundan ötürü bir tutarsızlık çıkar ortaya. seçim geldiğinde yurttaş gibi görülmeyeni, suç işleyince yurttaşlığa almak doğru olmaz.
üstelik okuma-yazma bilmeyenlerin tümden cahil sayılması da gerçeklere aykırıdır; şurada yazılı tarih, bilemediniz, dört-beş bin yıllık bir dönemdir; tarih öncesinde yaşamış olan insanları okuma-yazma bilmedikleri için hayvanla bir tutacak değiliz; yazıyı tanımayan toplumlardaki insanlar sanat yapıtları yaratırlar,
çatalhöyük'teki dokuz bin yıllık toprakaltı kentinde olduğu gibi, süslenmeyi bilirler, bira içerler, atlara binerlerdi. onlar resim yapmasalardı yazı bulunamazdı. çünkü, yazıya resimden geçilmiştir. bizim büyük "a" harfi, öküz başının resmi idi eskiden,
alf öküz demektir. öküz başını a'yı sökemedi diye cahil yerine koymak haksızlık değil de nedir? arap, dişin resmini çizip buna "sin" harfi demiş, "sin" arapça diş demektir. ve yazı, kaynağı olan resimden uzaklaşa uzaklaşa onu öğrenenleri doğadan, eşyadan koparmış, neredeyse kör-inanç diyebileceğimiz bir yazılı kültür hayranlığına itmiştir. kitaplardan başkasına inanmıyoruz, gördüklerimize, gözlemlerimize önem vermiyoruz, giderek acısını çektiğimiz olayların ne olduğunu kitaplarda arıyoruz; sözlere değil, yazılara güveniyoruz.
montaigne diyor ki: "budalalıklar yazı kalıbına döküldü mü bir ciddilik kazanıyor. bir yerde duydum derseniz olmaz; bir yerde okudum diyeceksiniz." gerçekten de, yazının yol açtığı ukalalıklar saymakla bitmez.