1. " “bir zamanlar bu şehirde konuksever, sıcak yürekli, dost canlısı iyi insanlar, ceren gibi, kırmızı mercan gözlü, uzun boyunlu, kalem kulaklı, suna gibi cins atlar vardı. onlara ne oldu?” yaşlı adamdır ki, azıcık doğruldu, ak sakalı kirli, titredi, yüzü eski bir ışıkla parıldadı, derin bir aaah dedi, ciğeri söken. aaaah! duvara sırtını iyice verdi. neden sonra gözlerini açtı: “o iyi insanlar,” dedi, ''o güzel atlara bindiler çekip gittiler...'' (yaşar kemal)
    *
  2. duyduğumda can yücel in yaprak dökümü şiirini hatırlatan söz;

    sararıp dökülmeden önce kızaran yapraklar ki onlar
    şan verdiler ortalığa bütün bir sonbahar

    mevsim dönüp de yeniden yeşermeye başlayınca rüzgâr
    çıplağında o atın yine onlar koşacaklar
    o çocuklar
    o yapraklar
    o şarabî eşkiyalar

    onlar da olmasalar benim gayrı kimim var?

    ama can yücel de hep var olan o ince iyimserlik bu sözde yok. o güzel insanlar çekip gittiler. hikaye bitti.
  3. legolas ve aragorna eomer'in rohan atlarından vermesini, eomer ve rohirrimin bir tarafa bizim güzel insanların diğer tarafa gitmesini konu alan cümledir. ikisinin de maşallahı vardır, yalnız gimlicim kusura bakma belki orta dünya dwarflarına göre seninde kaşın gözün yerindedir ama post modern zamanlarda seni beğenicek kız bulmak zor be anacım. onun yerine eomer ve eowyn de güzel insanlar güruhuna dahil edilebilir.

    evet bu kadar da edebiyata uzak bir insanım...
  4. üstad önceden bu lafı etti, ancak şimdi geri gelecekler diyor.. üstad umut var diyorsa vardır belki.
  5. binlerce acem tayının kıvrak bellerindeki oyuklar heykellere konu olduğundan beri, gökyüzüne daha çok yaklaşmak isterken gökyüzünü kapatmalarımızdandı her şey.

    gittiler.

    beyinlerindeki urları ve kurşunları birer nişan olarak bırakıp, seslerini, gözlerini, sayfalarını, el yazılarını, aşklarını, renklerini, heykellerini, mezar taşlarını, şiirlerini bırakarak gittiler. bize düşen, her sabah göğsümüzde zehir gibi dumana boğulmuş nefeslerle uyanmak oldu.

    en narin bileklerini, 27 yaşlarını, canım bakışlarını, sakallarını, yeşil gözlerini, çapkın gülüşlerini, kasketlerini, varoluş sancılarını, sustuklarını ve en çok da ruhlarını alıp gittiler.

    bize düşen daha yüksek, daha yüksek daha daha daha daha yüksek binalarla gökyüzüne daha daha daha çok çok yaklaşıp onlara dokunmaya çalışmaktı. kulaklarımızdan boynumuza oradan kuyruk sokumlarımıza inen ürpertide ruhlarını aramaktı bize düşen. bize düşen hala bir yerlerde yaşıyor olduklarına inanmaktı.

    ve bazen öyle anlar geldi ki, her şey çamur gibi bir inançsızlıktı. anlamların bile anlamı kalmadı.
  6. çok büyük talihsizlik ve trajiklik barındırır.

    allah herkese "boktan" gidişler, atlar nasip etsin. ya bir de güzel olsalardı hakkaten, güzel ayrılsalardı, nasıl çıkardık işin içinden?