belki ilginizi çeker
  1. · büyük tufan
  2. · loch ness monster
  3. · karadeniz tufanı
  4. · the day the earth stood still
  5. · tüm bayanlar aynı periyotta regl olsun kampanyası
  6. · balıklar ve insanlar arasındaki ezeli ilişkisizlik
  7. · thor
  8. · 21 mart
  9. · tanrının mastürbasyon yapması
  10. · ad kavmi
  11. · madde 98: hiç olmayacak birine dünyanın en inanılmaz konuşmasını yap (reklam)
gündem
  1. · aşk
  2. · 100 opera
  3. · tadı harika olan yiyecek kombinasyonları
  4. · uludağ sözlük
  5. · domuz gribi
  6. · yılmaz özdil
  7. · ateist yazarların itü sözlük ten defolup gitmeleri
  8. · her şey çok güzel olacak
  9. · dawson

nuh tufanı  

  1. kutsal kitaplarda geçen, hz.nuh'u dinlemeyen kavminin * tanrı tarafından cezalandırılması
    (mys, 09.03.2006 13:31)
  2. toplumların ıslahı için gerekli olan olgulardan biri; korku! yasak olanlar/yasaklanmışlar yapılırsa başa gelecek olan felaketlerin geçmişte yaşandığını düşündüren kıssalardan güzel bir örnek!
    (ayrinti, 13.05.2006 02:58)
  3. "onlardan önce nuh'un kavmi de yalanlamıştı. onlar kulumuzu yalanlayıp "bu bir delidir" dediler ve kulumuz (tebliğ görevinden) alıkonuldu. o da rabbine, "ey rabbim! ben yenilgiye uğradım, yardım et" diye dua etti. biz de göğün kapılarını dökülürcesine yağan bir yağmurla açtık. yeryüzünü pınar pınar fışkırttık. derken sular takdir edilmiş bir iş için birleşti. biz nûh'u çivilerle perçinli levhalardan oluşan gemiye bindirdik. gemi, inkar edilen kimseye (nuh'a) bir mükafat olarak gözetimimiz altında yüzüyordu. andolsun, biz onu (tufan olayını) bir ibret olarak bıraktık. var mı düşünüp öğüt alan? "

    kamer suresi 9-15
    (easy company, 13.02.2007 07:33)
  4. senaryosunda ve kurgusunda mantık hataları olan tufandır.
    (gvz, 24.11.2007 17:53)
  5. cicili bicili yanar dönerli yerküremizde gerçekleşmiş bir düzine tufan içinde en meşhur olanı olmakla beraber, şimdilerde öyküsü en çok unutulmuş olanlardandır.

    yep, oradaydım, nuh tufanı'nı yaşayanlardan birisiydim. o günlerde henüz bugünkü anlamda bildiğiniz milyon nüfusluk şehirler değil, insan sayısı en fazla yüzbinlerle ölçülebilen fazla gelişmiş köylerde yaşardık. ocaklarımızda aş ile tuğla aynı zamanda pişer, zümrütlerle süslenmiş çeşmelerimizden yeraltını büsbütün kaplamış sarnıçların teşvik ettiği hayat suyu akardı. o günlerde bu mutlu köyümüzü, abdul alhazred denilen eski bir kralın, dışarıdan gelenler için köye tek giriş noktasını oluşturan kuzeybatı yönündeki sesler vadisinin hemen girişine yerleştirdiği ejderha derisi kadar sert yapılı bir zafer kapısı korurdu. zafer kapısına ise rengarenk cümbüşleri ile el büyüklüğündeki periler gece gündüz hiç bıkmadan bekçilik eder, köye hiçbir kötülüğün girmesine izin vermezlerdi, ki bizzat kral abdul alhazred tarafından bu bekçi perilere ihtiyaçları konusunda yardımcı olması için insanlar arasından 7 kişi seçilerek kapıya yollanmışdı, ancak hikmeti kendine saklı nedenlerden dolayı bu görev için seçilen 7 kişi belki de perilerin insanı mayhoşlaştıran büyülerinden olacak beş mevsim boyunca kapının altında uyurlardı sadece ve böyle böyle en sonunda adları bütün cihan tarafından "7 uyurlar" olarak anılmaya başlanmıştı gariplerin.

    heyecanlı halkların diyar diyar gezdiği zamanlardı. o günlerde henüz para diye bir kavram yoktu. mor renklerdeki pazarlarda insanlar aşk verip sevinç alır, kederi bilgelikle değiş tokuş eder ve bu alışverişten hiç kimse zararda çıkamazdı. yeryüzü zengindi, yeryüzü kutsanmıştı; yasalar yoktu, çünkü hiçkimsenin kafası karışık değildi. gelenekler yoktu, çünkü kimsenin kimseden nasıl yaşayacağına dair öğütler ve tavsiyeler almaya ihtiyaç yoktu. yeryüzünün içi geçmişti; köy bütün gün boyunca sarmaş dolaş uyur, gece olunca hanların ve tavernaların yanmaya başlayan ışık sesleriyle bir bir uyanmaya başlardı.

    derken onlar geldi! beşinci mevsimin ikinci ayındaydık; kurabiye ayı'nda! onlar geldi. karalar giyinmiş meleklerdi! köyümüzün girişindeki zafer kapısını yıkıp gelmişlerdi, hiçbir art niyetlinin geçemediği kapıyı silip, perileri öldürüp gelmişlerdi. soframızda oturup şarap içen melekler şaşkındı; "bizden değillerdir" diyerek kederlendiler, eğilip büküldü ve dalgalandı kalabalık, "soframıza oturun" çağrısına, "anka kuşu eti yemeyiz ahlaksızlıktır" dediler, "evlerimizde kalın, kızlarımız ve oğullarımızı alın koynunuza" dedi diğer melekler, karalara bürünmüş olanlar, "nuh nerede şimdi; ne yaptınız ona?" diye sorunca sonsuza dek koptu ipler.

    gece 12 olmadan karalara bürünmüş melekler yanlarındaki nuh ile birlikte köyü terk edip gittiler.. sonrasında ne mi oldu? göklerden düşmeye başladı yıldızlar.

    tufanın birinci günü: gece yarısı yuvarlanıyordu taşlar, zeus'un üflediği rüzgar ekinleri ve tarlalardaki her şeyi silip süpürüyor, binlerce yıldır köyümüzde yanan ve herkesin ısınmasını, başında dans etmesine neden ateşimiz çoktan sönmüştü bile. "bu gazap her şeyin üstünde olacak, astral arabalarımızla gideceğiz buralardan" diyordu yüzyıllardır bizimle yaşamış olan melekler. anladım ki yıkılacaktık, karman çorman olacak ve bir daha asla sevgi verip de karşılığında güven alamayacaktık. anladım ki mahfolacaktık, yağmur hiç durmadan hızlanırken, altın tahtında oturup derin düşüncelere dalmış olan yağmur tanrısı, "bu yağmur benden değildir, uğursuz bir yerden geliyor bunlar ama kim?" diye çıldırıyordu, anladım ki ah olacaktık vah diyeceklerdi arkamızdan. dev kolları olan ağaçların üzerine kurulu evlerimiz, hamamlarımız rüzgarın kuvveti ile yerle bir oluyordu. her şey yerle bir olmadan önce evime koşarak kendimi yazı masamın üzerine attım, "kandırıldık ey halkım! bizi unutma! diye kazıdım masanın üzerine. birinci günün ilk saatleriydi, köyü basan su neredeyse belime kadar tırmanmak üzereydi. birinci günün şafağında loreena mckennitt'a neden hiç susmadan şarkı söylemesi gerektiğini öğrettim.

    tufanın ikinci günü: dağlara koşuyorduk dağlara. ressamlar delicesine bir zevkle koşmayı bırakıp saçlarını başlarını çekerek arkamızdaki eşsiz yıkıma bakarak oldukları yerlerde zevkle hoplayıp zıplıyor, "siz gidin, bu manzarayı çizmezsek yaşamanın hiçbir anlamı olmayacak bizim için" diyorlardı. kafamızı kaldırıp göklere baktığımızda bir başka yere doğru göç eden milyarlarca karganın ve bulutların arasında belli belirsizce buz tutmuş güneşi gördük. şüphesiz ki donmuştu güneş. sapsarı bir fotoğrafın içindeki yolculardık biz ve bu fotoğrafa bakanlar şevkle kendilerinden geçecek, 9 nolu senfoniyi besteleyecek, aynaların içinden geçmeye çalışacaktı, en korkunç olan şey ise, bu resme bakanların tüylerini ürpertecek olan gerçek ise, bu anın fotoğrafını çeken birisinin olduğunu fark etmişçesine hepimizin tepelere koşarken gözlerinin objektife korku dolu bir şekilde bakarak koşmasıydı. yağmur yüzümüze çarptıkça serinliyor, "bu yağmur, bu kadim dostumuz şimdi bir taraftan da bizi öldürecek demek ha? dostu dosta küstüren eller kırılsın" diye lanetler ediyorduk. tufanın ikinci günü oğuz boyundan bir atay'a hiç durmadan yazması gerektiğini, eğer yazmazsa ebediyen gömülü olduğumuzun toprağın altında huzur bulamayacağımızı anlattım.

    tufanın üçüncü günü: sen çok ağladın. seni ben çok ağlarken görmüştüm ama seni daha önce hiç korktuğun için ağlarken görmemiştim. sen o güne dek hep yeterince tatmin olamadığın için ağlardın ve insanlar üstümüze basa çıka kaçışırken ben yağmurda sırıksıkla olmuş kıvırcık saçlarına aniden yapışıp seni sırılsıklam toprağın üzerine düşürüp her yerini öpmeye başlak istiyordum, biz öpüşürken gökden yıldızlar düşüyordu, şairler üstümüzden basıp gidiyordu, koca karılar "kaçsanıza, aptallar!" diyordu gülerek, ağaçlardan yıldırımlarla yanmış periler düşüyordu omuzlarımızın yanında, gökyüzü kıpkırmızı çatırdıyordu ve sen korktuğunda her zamankinden daha güzel öpüyordun, çamurdan ve simsiyah çimlerin arasında yüzünü bile göremiyordum şimdi, yüzüme çarpan yağmur tanelerinden dayak yiyordum ama mutluydum, helak olmamıza ramak kalmıştı ve ben yeryüzündeki en mutlu kişiydim ve sen ıslanınca çok güzel oluyordun, belki de bu yüzden yok olmak üzereydik. tufanın üçüncü günü "masalcılar... heeeeeeyyyyyyy! herkes burada değil... bin lanet kunduz adına! masalcıları geride bıraktık! neredeler onlar?" diye soruyordum ahaliyi çekiştirerek.

    tufanın dördüncü günü: adı henüz konmamış dağların tepesindeydik. adı antonin artaud olan bir felsefeciye "biz sahiden kimiz?" diye sordum. yirmilerinin ortasında genç bir çocuktu ve sürekli gülümsüyordu. "memnun musun bütün bunlardan?" diyerek soruma soruyla karşılık verdim. bir an için sana baktım, hala ıslaktın, "evet" dedim. bir an için küçük bir keder belirdi antonin'in yüzünde, "biz asla mutlu olamayacaklarız" dedi. gökyüzündeki kırmızı çatlağa baktım, öylesine huzur verici bir yırtıkdı ki bu; alev alev metal kanatlı kuşlar düşüyordu içinde.. orospu çocuğunun sonuna dek haklı olduğuna karar verdim.

    tufanın beşinci günü: "sevişin kardeşlerim! hepiniz sevişin!" diye bağırdım büyükçe bir kayanın üstünden, "yoksa soyumuz kuruyacak, sevişin şimdi! henüz hala vaktimiz varken.." bütün dağı derinden gelen inleme sesleri sıçratmaya başlamıştı az sonra.. periler, cinler, insanlar, aramızda kalmayı yeğlemiş melekler, kıçı başı tutmayan yaşlı hergeleler herkes sevişiyordu şimdi.. ama sen benim yerime perilerle sevişmeyi tercih etmiştin ve seni o halde inlerken izlemek korkutucu bir zevk veriyordu bana. tufanın beşinci günü cemal süreya'ya avuçlarımdaki bozuklukları gösterip "bunlarla ne olur şair amca?" diye sordum, yüzüme tükürdü, "utanmıyor musun be aciz! bunlar hiç bozdurulur mu! sonsuza dek yaşamak varken.."

    tufanın altıncı günü: yorgunluktu. her yer karanlıktı. herkes gitmişti. kulaklarımdan kahkaha sesleri çıkmıyordu. ki hatırladım! durduk yere hatırladım. tufandan önce kara meleklerin köyden ayrılmadan önce fısıltıyla söyledikleri o sözleri.. demişlerdi ki, "siz gerçekten ne istediğinizi bilmiyorsunuz. bedelini ödeyemeceği şeyler istememeli insanoğlu" neden öyle söylemişlerdi? nasıl olur da kendilerinden öylesine emin bakabiliyorlardı? bilmiyordum. her şey yitmişti şimdi. ama daha büyük bir sorunumz vardı şimdi. uzaklarda bir yerde ufuk çizgisine batmış bir gemi bir yerlere doğru gidiyordu ve gemiden üzerimize doğru bir güvercin uçarak yanaşıyordu ve güvercin gagasıyla bir kaldırım taşını tutuyordu. anladık ki; kardeşlerimiz helak olmuştu. aylaklar öldürülmüştü.. yapılabilinecek hiçbir şey yoktu.

    tufanın yedinci günü sular çekildi. artık yalnızdım. her şeyi su almıştı. sular çekilince o korkunç manzarayla birlikte delirmemek de çok güçtü.. herkes ölmüştü.. anıtlar, köprüler, surlar, kütüphaneler yerle bir olmuştu. adımımı attığım her yerde çamur içinde kalmış ölü bedenler çarpıyordu dizlerime: insanlar, tanrılar -yağmur tanrısının bizzat kendisi- şairler herkes her şey ölmüştü. perile dair hiçbir iz yoktu. cinlere dair, masalcılara ve metal kanatlı kuşlara dair hiçbir şey kalmamıştı! onca hatıra ve beden nereye gitmişti? sanki hiç yaşamamışlar gibiydi. onları da gördüm! "bu manzaranın resmi çizilmeli!" diyerek geride kalmış ressamları. hepsi de su altında kalıp can vermiş, mosmor bedenleri kalbimi hızlı hızlı çarpıp patlatmak üzereydi. sen de gitmiştin sevgilim. bütün yaşama nedenim.. sen de gitmiştin. yıllarca o dağın yamaçlarında her yerde aradım bedenini, ölü bedenini avuçlarıma alıp çürümüş dudaklarından son bir kez öpmek istedim ama gayb aleminin halkı gibi sen de sırra kadem basıp gitmiştin sanki hiç var olmamış gibi..

    ..

    tufandan sonra çok yıllar geçmişti.
    artık hiçbir yerin bana yurt olamayacağını biliyordum ben.
    doğuya yürüdüm doğuya!
    çünkü doğu yas kokuyordu hala.
    o kutsal sayılan şehire
    kudüs'e yürüdüm. henüz yeni kurulan bir şehirdi ama şanı çok büyüktü.
    oraya vardığımda gökyüzüne baktım. masmaviydi! tufandan önceki günler kahkahalar gibiydi. ve ben evet, o selden kaçarkenki sapsarı güneş ışığıyla dolmuş fotoğrafın içinde yitirdiklerimi arıyordum.

    çamuru ve toprağı aldım yerden. bir ocak yaptım kendime bir fırın. günlerce tuğla pişirdim ateşte.. binlerce milyonlarca tuğla. bütün kudüs ne yapacağıma bakıyordu merakla..

    yedinci kayıp yılın yedinci gününde.. o duvarı örmeye başladım.
    ağlama duvarı diyecekti sonradan bütün dünya.. hacılar gelecekti ziyaretinde. senin içindi sevgilim o duvar.
    duvar bitince bütün kollarımla duvara sarılıp ağladım.
    çamur kokuyordu yeryüzü ve toprak çok karanlıktı.
    ayrılığımı anlasın diye inşa edip ördüm o duvarları.
    (geber marla singer, 06.09.2009 22:48 ~ 22:49)

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil