kimsenin anlamadığı kişidir. hep kendi olmaya çalışır... ben night'ım der. yapmacık davranmaz. karşısındakine saygısından dolayı sahtekar rolü oynamaz. hele ki sevdiklerine asla. bu yüzden sevilmez. seveni sever.. sevmeyene kapıyı gösterir...
kendimi içime hapsedip yollara düşmek vardı. karşıma geceyi alıp yol boyunca ağlaya ağlaya konuşabilmek belkide...
ama yoktun...
elimi uzattım kör karanlıklara... yoktun.
yürüdüm.. yalnız yürüdüm. baktım sağıma soluma... yoktun.
hıçkırdım. ağladım tek başıma! gözyaşlarımı silmen için tek bir el aradım.. -belki bir dudak- ... yoktun.
karşıma çıkan zorluklarda, hayatın boşluğunda, tanrı ile savaşımda tek koruyucu aradım. bir miğfer bir zırh... savunmasızdım.
....
yoktun..
sen yok olmayı bildin.. bende seni aramayı.
yollarındayım sana hasret.
sendeyim sensiz ağır bu külfet...
bahçelerimde büyüttüğüm balıklarım vardı. çaldılar bir gece. uçurumdan aşağı baktığımda uzaktan görebildiğim şelalemin tam dibindeki ağaçlarımın yavaş yavaş kuruduğunu fark ettim. ağacın üzerindeki kum tanelerinin seslerini duydum....
gizemin tam ortasındayım. kalabalık yalnızlıkların mecburi halkının en büyük temsilcisiyim. göremediğim, duyamadığım bir hayatın tam ortasındayım. dönüp duran dünyanın üstünde minicik bir noktanın değersizliğindeyim... kuytu zamanlarda bir başımayım.
uçuk mavi gökyüzüne hasret günlerde ve gecelerde yaşadım seni sınırsızca. senin koyduğun sınırları yanıma almadım. seninle dolaştığım caddeler, sinema salonları, o kadıköy sokakları... hiçbiri umrumda değildi ki. sen vardın. ama yoktun. yanımda değilsin... hani vardın?
korkuyorum.. hayatın tualine çizilmiş resmimin bir gün üzerinin karalanıp, buruşturulup, kendimi bir çöp bidonunda bulmaktan korkuyorum.
kendinle baş başa kaldığın zamanlarda tek yoldaştır gece... ellerini semaya açıp onun içinden dua edersin.
daha içtendir gece yapılan dualar derler. gerçekten öyledir. mesela gece yatağınıza uzandığınızda iç muhasebenizin karmaşıklı sayılarında bulursunuz kendinizi. hatalar, günahlar, doğrular, yanlışlar.. önem verdiğiniz ve hatırlamak istediklerinizi hatırlar ruhunuzu tedavi edersiniz. duanız kabul olur.. ya da olmaz... yeterki herşey yürekten olsun. tedavi olacak elbet birkaç doğru sıkışmıştır kapı aralıklarına bir yerlere...
gecenin sesini duymaya çalışın... o size fısıldayacak en aydınlık karanlıkları.
uykuya hasret kalan ruhumun seramonilerini dinlemekteyim. küllerimi oturtup bir köşeye savruluşlarını izleyip, dizginlerime dem vurmaktayım...
bir uçurum kenarından düşmek üzereyken, birden uçurumun çakıl ve mürekkeple dolmasıyla intihar bile edememekteyim. karşıya koşar adım yürüyüp yeni uçurumlar arama çabasındayım. bastığım her yerin ayağımın altından kaydığını farkediyor ama yine de nereye gittiğimi bilmiyorum... göremiyorum...
bir bulabilsem...
işte o zaman o atlayışla, sonsuz uykuya dalacak olan ruhumu tebrik edip kanatlarımı sonsuzluğa açacağım.
içine işlenir nakış nakış gecenin yüzü. tutmaya çalışırsın kendini neden tutmak istediğini bile bilmeden, bağırtırsın yüreğini eşsiz ve kimsenin duyamayacağı çığlıklarla. korkularla savaşırsın, hep yenilmeye yüz tutsanda...
çevrendeki olup bitenleri izlersin bir sinema izler gibi... sonra oturduğun yerden kalkıp olaylara müdahale edersin. ya herşey bok olur... ya da herşey harika.. ortası yoktur bunun anladın mı ortası yok!.. ya iyidir.. ya kötü!
beynini bir anaforda görürsün sonra.. salınır durur etrafta... alırsın avuçlarına, yerine koymaya çalışırsın... olmaz..
içindekileri alayım dersin... olmaz..
ulan, yüreğimi de al, ama beynimi ver dersin.. gene olmaz. kapılıp gitmiştir o beyin karanlıklara...
şuursuzca gözyaşlarının pınarlarının tükenişini seyredersin sonra, ıssız ve kimsesiz mekansızlıklarda.
herşey tamamdır. ayrılık vakti gelir.. son kez bakarsın sevgilinin veya seni senden alıp giden her hangi bir şeyin gözlerine... arkasını döner... gider...
bir başınıza kalırsınız o karanlık, o soğuk gecenin tam da ortasında...
nefes alıp verişlerinizin sesi olur üzerinize. bir an herşey durur. ne dünyanın döndüğünü hissedersiniz ne de geçmiş yılların acısını.
sonra bir an kendinize gelip vucudunuza giren kurşunların izlerine doğru bakarsınız. baktığınız heryerde bir kurşun, bir yara, bir acı görürsünüz. akan kanlarınıza aldırmadan koşarsınız gidenin arkasından... giden çoktan gideceği yere varmıştır.
yığılıp kalırsınız sokak ortasında... bir gece bırakmaz sizi.. bir de hissedebildiğiniz kadar hüzün.
yıllar sonra birileri cesedinizi bulur. varlıkla yüzleşip herşeye inat kalkarsınız ayağa.. adım atarsınız.. attığınız her adımda gençleştiğinizi ve filmin başa sardığını görürsünüz.. yavaş yavaş iyileşen mermi izlerinizden düşen mermilerin seslerini duyar, daha hızlı yürürsünüz, bir an önce kurtulmak için hepsinden...
ve karşınıza gideni bir daha hatırlatmayacak derecede biri/birileri çıkar. tekrar yüreğiniz mutlulukla depreşir.. aradığınızı bulup ruh ikizinizle sevişirsiniz. herşeyi unutup başlarsınız ...
geceyi unutursunuz. bir gün terkedildiğinizde, aklınıza gelir o... bir gün bütün değerlerinizi kaybettiğinizde karşınızdadır tüm ihtişamıyla... herşeye hoşçakal deyip ve işinize geldiği gibi değil, muhtaç olduğunuz için kapılırsınız karanlığına...
yapraklarını bir sonbahar günü döken, ağacının kuru dalına artık çare bulunamamış, klorofilsizlikten siyaha yüz tutmuş ağacın meyvesi olmak ne büyük şanssızlık. ağacınız hiç bir zaman canlanmayacaktır. gelir bir melek koparır sizi o kurumuş daldan. kurtarır herşeyden. alır sinesine saklar. sıkıca.. hiç bırakmadan...
artık yüzün asılmaz, işte bu ulan mutluluk bu dersin meleğinle birlikte göklere çıkarken. sonsuz semaya uzanırsın meleğinle.. kimsenin olmadığı bir yerde meleğinin dudakları arasında bulursun kendini... ve yavaş yavaş meleğinin kalbine aktığını hissedersin.. artık onun olmuşsundur.. bedeni yoktur bir meyvenin. tüm ruhunla sarılırsın meleğine. öylece kalakalırsınız birileri zili çalıncaya kadar.
zil çalınır. herşey başa döner. uyanırsınız rüyanızdan...
ortada ne melek vardır ne de onun dudakları. o kurumuş dalda hala bekliyor olduğunuzu görürsünüz. kısacık bir rüyaymış der geçersiniz ve milyon kez kahredersiniz bu küçük, kocaman dünyaya...