hüzünlü, melankolik, umutsuz ama her nasılsa sıcak şarkılar yazan, söyleyen ve bugünki kadar takdir toplamadığı bir dönemde, 74 kasımında, bach'ın
brandenburg konçertoları eşliğinde yaşamına son veren, tarz sahibi, karizma sahibi müzisyen.(bkz:
elliot smith,
jeff buckley)" onmousedown="return bkc('520408','+%60elliot+smith%60%2C+%60jeff+buckley+%60')">
elliot smith,
jeff buckley)
majör tonlarda hüznü anlatabilen müzikal
deha.
hem içine kapanık hem de komik bir insandır. her daim dinleyebilirim. strolling down the highway 1 numaram .aslında dinleyince insan nasıl bu kadar utangaç olabilir diye de düşünüyor ama aradığını bulamadı muhtemelen. erken yaşta intihar. kendimle özdeşleştirmeye başladım tehlikeli yan da bu olabilir ama insan bu kadar içten ve güzel bir ses ve enteresan ritimlerle sadece kendi gibi insan gibi hissediyor. birazdan yağmur yağacakmış, güneş ... hep bu his var içimde.
kısacık hayatında olağanüstü parçalar yaratmış melankoli ozanı... onu dinlerken, bu şarkıların gencecik bir adama ait olduğu aklınızın ucuna bile gelmez... bize göre erken ölümü, kimbilir belki de erken yaşlanmış bir ruhun zamanında göçüp gitmesidir diyerek avuturum kendimi, onu hatırladığımda...
toprağı bol olsun, dün de doğum günüydü... (19 haziran 1948)
(siyah, 20.06.2007 23:24 ~ 23:25)
gencecik gitmiş müzik ve şiir insanı. yazdıkları zamanının ötesindeydi derler... depresyondaydı intihar etti derler... bense umarım güneşin ardında, sana iyi davranan bir pembe ay bulmuşsundur diyorum...
"to win the earth
just wont seem worth
your night or your day"
nick drake ye gün geçtikçe bağlanmamak elde değil gibi. dinledikçe daha çok beğeniyorum. hem garip bir yaşama sevinci veriyor bana hem de kendi saçma hislerime destek. bugün eski roll dergilerinde onun adı geçen dergiyi hazine sandığıymış gibi çekip kütüphaneden almak çok kendime getirdi beni. keşke hep böyle sürprizlerle her gün bir yerlerden karşıma çıksa daha çok okusam dinleyebilsem. konserlerde dinleyici kitlesiyle başedemiyormuş bu yüzden de cat stewens le neredeyse aynı zamanlarda çıkan albümü de gölgede kalınca içine kapanmış psikolojik destek almaya başlamış. hakkı olan takdiri ihtiyacı olmadığı zamanlarda ölümünden sonra bulabilmiş. ölenlerden geri gelemesini istediklerimden.
26 yıl yaşayabilmiş zaten; 21 yaşında,
five leaves left i çıkarmış ki içinde
way to blue,
cello song,
river man gibi harika şarkılar var. bir müzisyen olarak yeteneklerinden hep şüphelenmiş bu gencecik insan; asla da çok kişiye çalamazmış, çalabildiği insanlara da nasıl davranacağını, ne yapacağını bilemezmiş. bu iki mesele de bir araya gelince nick in klinik günleri başlamış: gelsin antidepresanlar, gitsin psikiyatristler... bu kargaşanın arasında da son albümü
pink moon u kaydetmiş, iki gece, tam gece yarılarında stüdyoya girmiş, ikişerden dört saatte kaydedip çıkmış albümü.
bu adamı ilk
been smoking too long ile dinledim, o zaman nick drake kimdir, kaç yaşındadır bu şarkıyı yazdığında, bilmiyorum. ağız dolusu sigara dumanıyla şarkı söylediğini tahmin ettiğim bu adamı kalkıp
leonard cohen jenerasyonuna koymuştum (evet, çok abartmışım). her neyse, bu adamın güzelliği fazla sıkıp boğmadan anlatması derdini. üstte saydığım üç şarkısının yanında
day is done,
cocaine blues,
one of these things first ve
pink moon dinlenmelidir.
yirmili yaşlarda elli olgunluğunda şarkılar yapmış olan, 4 saatte albüm kaydetmişliği olan, hak ettiği değeri elde edememiş, ettiğini de öldükten sonra görememiş insandır.
tam 34 yıl önce bu gün resmi kayıtlara göre yaşamını yitirmiştir...
he bir de ekleme yapayım, jack white abimiz hotel yorba da selam çakmıştır kendisine.
yalnızlık müzisyenidir. yorucu bir günün ardından eve geldiğinizde, kim olduğunuzu hatırlamanıza yardım eder, muhteşem gitarı ve yumuşacık sesiyle. en anlamlı sözler bağırmadan söylenebilenlerdir, bir kez daha hatırlarsınız sayesinde.
bütün yaşam sevincimi alan adam gece gece.. bu kadar mı depresif olunur, sanırım bu kadar olunabilir.. dinlemeye başladığınız zaman bir türlü kapatamıyorsunuz da çok acayip..
mogwai grubunun bir şarkısının ismidir.. kendisi gibi dingin, melankolik bir yapısı vardır şarkının..
içedönük ses tonu kendi hikayesidir; sakin, utangaç, karamsar... akustik gitarından çıkardığı sesleri sadece kendisi gibi ; bir gitar ama birçok gitarmış gibi dışavurumlar., gitarının akordunu "kuralmış gibi sabit fikirle bilinen akord tekniği" nin aksine do sol do fa do fa (c, g, c, f, c, f) olarak çeken...(bazen başka başka da yapan) bu akort nefis bir ses dizilimdir ; river man bunun en güzel örneğidir. yirmiyedilik kısa yaşamında üç albüm ve bir de enstrümantal parçalarına kıyamadığı için albüme koymak yerine bir kalemde silen... çekici armoni dizilimlerinin içinde şairane dolaşan... kürsülere çıkmak istemeyen, çok az sahneye çıkmış (fairport convention), stüdyoda gözlerden sakınmak için çoğun duvara ya da gözsüz bir yere dönüp çalmış, söylemiş ; kayıt yaparken önce gitarını çalan sonra üzerine seslendiren... pek evden çıkmayan, az arkadaşı olan, dünyayla boşandığı gün bach' tan brandenburg konçertoları nı dinlemiş, başucunda da albert camus 'un "sysphos söyleni" ni, odasının penceresinde de o hüzün ağacını bırakan...