homerosodysseia'u yazdığında ileride bunun bir kara mizah öğesi olacağını tahmin etti mi bilinmez ama coen kardeşler 2000 yılında "o brother, where art thou" adlı birleşik devletler'in missisipi yöresinden bir şive ile isimlendirdikleri bir film yaptılar. aslında amaçları biraz eğlendirmek biraz da düşündürmek gibi dursa da, kadrosunda barındırdığı bir çok yetenekli oyuncuya karşı bu fantastik film yeterince ses getirmedi.
hikaye, yol inşaatında çalışan mahkum 3 arkadaşın, ulysses everett mcgill (george clooney), pete (john turturro) ve delmar (tim blake nelson)'ın everett'e zincirlenmiş olarak inşaattan kaçmasıyla başlıyor. everett kaçabilmek için onlara zamanında çaldığı paraları bir kaç gün sonra sular altında kalacak araziye gömdüğünü söyler, ve macera başlar... coen kardeşler, bu filmi yaparlarken, hikayeyi yunan mitlerinin en ünlülerinden biri olan homeros'un odysseus'a dayandırdıklarını iddia etmişlerdir. daha filmi izlemeye başlamadan bu dayanağın gerçek olduğunu görebiliriz. film odysseus'un modern bir uyarlaması olmamasına karşı, en başta homer'in yazdığı epik roman gibi bir yol hikayesidir. everett'in esaretinden evinin bulunduğu yöreye gitmeye çalışmasının hikayesi, odysseus'un da agammemnon'un hırslarının esiri olarak savaşmak için, truva'da yıllarca mahkum kalıp, daha sonrasında da evine gitmeye çalışmasıyla paralellik gösterir. ayrıca kahramanımız everett mcgill'in göbek adı ulysses olup, odysseus'un latincesidir. bu noktada coen kardeşlerin odysseus gibi, fantastik bir yol hikayesine giriştikleri aşikardır.
kaçmak için kullanmayı düşündükleri treni kaçırınca, kör bir afro-amerikanın kullandığı bir dekovile binerler. sohbet sırasında, kör adamın kimse için çalışmadığı, adının olmadığını öğreniriz. sonra bir anda, üçünün büyük bir servet aradığını, bu serveti bulacaklarını, ancak bu servetin aradıkları servet olmayacağını, bunun için öncelikle zor, uzun ve tehlikeli bir yoldan geçeceklerini, pamuktan bir evin tepesinde bir inek göreceklerini, engellere direnmelerini, kalpleri yorgun düşse de, kurtuluşa inanmaları gerektiğinden bahseder.
hapisten kaçan grubumuzun pete'in kuzenin evine saklanması sonucunda geceyi ahırda geçirirler. ancak sabaha karşı ahırı polisler kuşatmıştır. bunun nedeni de, kuzen wash'ın ekonomik bunalım döneminde bankalara olan borçlarını ödemek için onları ihbar etmesidir.
aileden biri olarak gördükleri ve kaçtıktan sonra ilk sığındıkları yer olan kuzenin evinde ihanete uğramaları ve ihanetin sonucunda da, onları satan kişinin adının wash olmasına karşın, pete'in onu judas iscariot olarak çağırması mitolojik bir öğedir. hristiyan mitolojisinde judas, hz. isa'nın güvendiği 13 havarisinden biri olup, daha sonra onu roma askerlerine para karşılığı ihbar edendir. matta incili'nde bu olay için, "insanoğlu, kendisi için yazılmış olduğu gibi gidiyor, ama insanoğlu'nu ele verenin vay haline. o adam hiç doğmasaydı, kendisi için daha iyi olurdu". (matta: 14:12-26) diye bahseder. iskaryotlu judas, türkçede yahuda olarak da bilinir. islam inancına göre de geçerli olan hikayede, isa'yı öldürmek için heryerde onu arayan roma askerlerine, 13. havari olan judas iscariot "gidip oradakilerden birini öpeceğim, işte o isa'dır" demiştir.
tam bu noktada ayrıca yeni bir karakterle karşılaşmaktayız. daniel von bargen'in oynadığı şerif cooley karakteri kötü adam formatında karşımıza çıkmaktadır. burada tasvir edilen şeytan, yani satan kılığının yanı sıra ayrıca hades'i betimlediği düşünülebilir. karanlık dünyanın tanrısının, styx nehrinin sonundaki krallığının bekçiliği yapan kerberos'u düşünürsek, ilerde denildiği gibi bu karakter satan'ı değil de, aslında hades'i betimlemektedir. kerberus ya da ingilizcesi ile yazarsak cerberus yeraltı dünyasının bekçisi olan üç başlı köpektir. zaman zaman ejderha kuyruklu olarak da betimlenmiştir. typhon ve yarı yılan yarı kadın olan echidna'nın çocuklarından biridir. ilk başlarda 50 ya da 100 kafalı olarak tasvir edilirdi ancak geç attik dönemlerinde üç başlılığı sabitlenmiştir. yunan mitlerinde sadece onu uyutmayı başaran orpheus ve onu yaşayanların dünyasına getiren herakles yani herkül dışında kimseye yenilmemiş, kimsenin izinsiz yeraltından çıkmasına izin vermemiştir.
kahramanlarımız kaçarken yolda, bir nehirde yapılan arınma törenine denk gelirler. pete ve delmar rahibin ilahi eşliğinde onları günahlarından arındırmasına izin verirler. müridlerin giydiği beyaz kıyafetler tarihin her döneminde mitsel hikayelerde saflığı temsil eder, ayrıca antik yunan'da bakire rahibelerin kıyafetlerinin renginin de beyaz olduğu bilinmektedir. nehirde arınma töreni ise bir çok inanç yapısında var olmasına karşın en meşhuru hint mitolojisi'ndeki ganj nehri törenleridir. ganj, kaynağını ganga yani nehir tanırısından alır. ganj kutsal bir nehir olarak anılmakta ve ona tapınılmaktatır. bu nedenle her yıl binlerce hintli, ganj nehrinde yıkanarak ve kutsanarak sağlık bulduğuna, günahlarından arındığına inanır. ganga yani nehir tanrısı aslında hint mitolojisi'ndeki gaea'dır. ana tanrıça olarak bereketi verir. ganga gökyüzündeki cennette akar, baş tanrı kral bgahirat herşeyi var eden brahma'ya ganj'ı yeryüzüne indirmesi için yalvarır. ama bir yandan bu kozmik ana tanrıçanın yeryüzüne inişinin büyük felaketlere, sel baskınlarına sebebiyet verebileceği düşünülür. imdada herşeyi var etmek için yok eden şiva yetişir ve ana tanrıçaya saçlarını uzatır. ganj şivanın saçlarından usulca himalayalar'a doğru iner ve şiva';nın anayurduna, vara-nasi'ye yerleşir. burayı çok sever ve kıvrıla kıvrıla, kavisler çize çize bengal körfezi'ne doğru yönelir, yerleşir.
arınma töreninden sonra yolda devam ettiklerinde karşılarına bir dört yol ağzında afro-amerikan bir gitarist çıkmaktadır. araçlarına onu da alırlar. chris thomas king'in oynadığı, tommy johnson adlı gitarist ruhunu şeytana çok iyi gitar çalabilmek amacıyla satmıştır. ruhunu şeytana satmak miti, modern çağlarda orta avrupa'da faust miti olarak karşımıza çıkar. goethe'nin yeniden modifie ederek yazdığı faust hikayesinde, dr. faust bilgeliğe ulaşmak isteyen bir adamdır. yıllarca kendini bilime adayarak bunu başaramamıştır, bu nedenle kendini büyü ve sihire verir, ama aradıklarını burada da bulamaz. günün birinde şeytan ona anlaşması için mephistopheles'i yollar, faust da ruhunu satmak karşılığında isteklerinin yerine gelmesi sözünü alır. yıllarca kah bireysel kah evrensel isteklerde bulunur, çalışır, çabalar, yaşamını ve dünyayı daha iyi biyer haline getirmek icin uğraşır durur. ancak burada önemli olan tommy'nin şeytanı beyaz bir insan olarak tasvir etmesidir. yapılan tasvir bize şerif cooley'i anımsatır. buradan da şeytan ile hades'in coen kardeşlerin gözünde bir tutulmakta olduğunu anlayabiliriz.
yolculuklarının bir sonraki evresi, yerel bir radyo istasyonu olmuştur. burada, birçok mitolojik hikayede karşımıza çıkan kör bir şahıs, kahramanlarımıza bir albüm doldurup, onlara para kazandırır, yardım eder. zaten birçok mitolojik hikayede de bu tür yardımcılar kahramanlarımızın zorluklarla dolu yolunda onlara yardımcı olmak için hikayenin belli yerlerinde birden bire belirirler. bu noktada mitoloji ile ilgili olmasa da söylemeden geçemiyeceğim bir olay vardır. o da, george clooney'nin defalarca tekrar alınmasına karşın bir türlü şarkıyı söyleyememesi üzerine ağzı mikrofon tarafından kapatılmış, ve o söyler gibi yaparken onun sözlerini profesyonel bağlamda yerel bir country şarkıcısı söylemiştir.
araçlarını şerif cooley'nin grubu ele geçirince yola, modern bir amerikan miti olan "bebeksurat" george nelson ile banka soyarak devam ederler. ancak burada pek dikkat edilmeyen bir sahne vardır. o da, itta bena bankasını soyduktan sonra geceyi geçirdikleri kamp alanının antik yunan kalıntısı olmasıdır. missisippi'nin ortasında dor tipi bu sütunların ne aradığı ya da ne amaçla orada bulunduklarına dair elimizde bir bilgi bulunmamaktadır. ancak bu da bir odysseus göndermesi olarak kabul edilebilir.
hikayenin bu noktasında karşımıza yeni bir karakter çıkmaktadır: mevcut vali pappy o'doneil'a karşı aday olan homer stokes. coen kardeşlerin odysseus göndermesinde sırada homeros'a bir saygı duruşu olarak değerlendirilebilecek bu hareket ayrıca ilerde de bir çok göndermeyi de içerecektir.
yollarına devam ederler. çaldıkları bir araba ile giderlerken kulaklarına gelen bir melodi pete'i deli eder. durmak ve melodinin geldiği yere gitmek ister. coen kardeşler hikayenin burasında odysseus efsanesinin en ünlü pasajlarından biri olan sirenler mitine gönderme yapmışlardır. hapishanede geçen belki de yılların ardından hiç kadın görmemekten cinsel dürtülerine engel olamayan kahramanlarımız bu güzel sesli üç bayanı görünce (emmylou harris, alison krauss, ve gillian welch) akılları başlarından gitmiştir. sirenler, bir kıyı kentinde yaşayan, söyledikleri şarkılarla onları dinleyen gemicileri delirten ve kendilerine bağlayan şarkıcı kızlardır. odysseus gemisiyle sirenlerin diyarından geçecektir. sirenlerin varlığı ve nitelikleri, kendisine haber verilir. odysseus, tayfalarına, kulaklarını balmumuyla tıkamalarını, kendisini ise, gemi direğinin en tepesine bağlamalarını ve ne kadar yalvarırsa yalvarsın, o'nu çözmemelerini söyler. gemi, sirenlerin memleketine girer. gemiciler, kulakları tıkalı olduğundan, sirenlerin büyüleyici şarkılarından etkilenmezler. direğe bağlı odysseus, söylediği gibi, tayfalarına, o'nu, çözmeleri için yalvarır. sirenleri dinlemiş ve onların yanına gitmek istemiştir. tayfası, o'nun yalvarışlarına kulak asmaz ve gemi, siren diyarını, kazasız belasız terkeder. ancak filmde bu noktada bir ayrılma vardır. sirenlerin etkisine bütün yol arkadaşları girer ve kendilerini kaybederler. uyandıklarında yanlarında pete yerine bir kurbağa vardır. bu noktada, coen kardeşlerin odysseus'un hikayesindeki tayfasının bir kısmının domuzlara dönüştüğü hikayesine gönderme yaptığı aşikardır. kirke'nin adası aiaie'ye gelen odysseus, tayfasının kirke tarafından domuzlara dönüştüğünü öğrenince panzehiri içip, çeşitli gönül maceralarına dalıp, en sonunda da tayfasını kurtarmıştır.
yola, yanlarında kurbağaya dönüşmüş pete ile devam eden delmar ve everett ellerinde george nelson'un parası ile bir şehre gelirler. lüks bir restorana gidip, karınlarını doyurmak istedikleri sırada, karşılarına tek gözlü bir incil satıcısı olan john goodman'ın oynadığı big dan çıkar. big dan, odysseus'ta ki cyclops yani tepegöze denk bir kahraman olup, benzer şekilde karşılaşmışlardır. aynı yiyecek bulmak için çıktıkları aci reale'de merakına yenik düşen ve tayfasının bir kısmı ile tepegözün tuzağına düşen odysseus gibi, everett'ta delmar ile karınlarını doyurmak istedikleri restoranda, merakına yenik düşerek big dan ile kırda piknik yapmayı kabul etmiştir. hikayelerin benzer yanlarından biri de, big dan paralarını ve arabalarını alıp, kurbağayı da öldürmüştür. bu da kahramanlarımıza epey bir zarar vermiştir. tepegöz de odysseus'un tayfasının bir kısmını yemiş, ve okuduğu lanet ile onlara epey bir zorluk çıkarmıştır. ancak, tepegöz homeros'un hikayesinde kilit bir rol oynarken, coen kardeşlerin hikayesinde sadece yoldaki bir engel olarak tasvir edilmiştir.
yolculuğuna devam eden ikilinin vardıkları şehirde everett'ın hapishaneden kaçmaktaki gerçek sebebini öğrenmekteyiz. holly hunter'ın oynadığı, karısı penny'nin bir adamla evlenecek olması üzerine buna engel olmaya gelmiştir. burada karısı penny'nin penelope'nin kısaltılmışı olduğu ve de penelope'nin de odysseus'un karısı olması gene homeros'un hikayesine bir göndermedir. ancak burada iki hikaye arasında çok büyük farklar bulunmaktadır. bunların başında da, penny'nin kocasını beklemeden biri ile evlenmek istemesi, onu çok sevmesine karşın, hakkında tren çarptı, öldü demesi, ayrıca onun için sadece basit işe yaramaz bir gezgin demesi tabiiki penelope'den epey farklıdır. ayrıca, sahip oldukları çocuk sayısı 7 kız iken, odysseus'un telemacus adlı bir tek oğlu vardı. bunun yanında, odysseus şehre geri döndüğünde kimliğini gizlemesine karşın, everett, kimliğini gizlemeden direkt koca adayına saldırmış ve kaybetmiştir.
sirenlerin kurbağaya önüştürmediklerini, sadece kelle avcılarına sattıklarını öğrendikleri pete'i hapisten kurtardıktan sonra, onlara hazine olmadığını itiraf eden everett ve arkadaşları bir ku klax klan törenine şahit olurlar. adını "çember"in yunancadaki karşılığı olan "kuklos" sözcüğünden alan örgüt zamanala ku klax haline gelir, sonunada içerdeki kardeşliği betimlemek için klan kelimesini eklerler. zenciler ve yahudilerden hz. isa'yı ihbar eden judas iscariot'un bir zenci ve yahudi olması dolayısı nefret ederler. sonuçta kökenleri de hristiyan mitolojisine dayanmaktadır.
kurtulmalarını sağlayan traji komik mucizelerin yanında, ayrıca bir de sondan bir önceki sahnede tekrar beliren şerif cooley'nin yaptığı konuşmalar, dinler açısından mitik öğeler taşımaktadır.
buna göre, şerif cooley onlara "yasaları insanlar koyar" ve o dönemde en fakir ailelerin bile evlerinde olan radyo için "radyomuz yok" demesi onun bu yeryüzüne ait olmayan bir varlık olduğunu gösterir. bu noktada, tanrıya inanmayan, herşeye bilimsel bir açıklama getiren everett bile dua etmeye başlar. kahramanlarımız toplu halde tanrıya yalvarmaya başlarlar. ve o anda bir mucize gerçekleşir ve vadiyi basan sular sayesinde hayatları kurtulur. sonrasında everett olanlara yine bir bilimsel açıklama getirmeye çalışırken, filmin başındaki kahinin söylediği evin çatısındaki inek kehaneti gerçekleşir.
filmi izleyen ve odysseus hikayesini bilen insanlar filmin genelde homeros'un hikayesinden farklı olduğunu sadece basit birkaç etkileşim olduğunu düşünmektedirler. gerçekte homeros'un hikayesinde şiirsel bir anlatım vardır. fakat filmde şiirlerin yerini şarkılar almıştır. her macera için bir şarkı bulunmaktadır.
film ile homeros'un hikayesi arasında genel benzerliklerden biri odysseus yunan mitolojisindeki bir çok ünlü varlıkla karşılaşıp, kah bunlarla savaşıp, kah bunları zekası ile alt ederek yola devam etmesidir. everett da, abd'nin güneyindeki modern mitleri aşarak macerasına devam etmektedir. odysseus 10 yıl süren truva kuşatması ile geçen evinden uzak kalma sonucu esarete dönüşmüş günleri tahta at fikri sayesinde zekası ile bitirmiştir. everett da, evinden uzakta hapishane'de geçen bir senelik esaretini kendisine zincirlenen iki adama söylediği yalan sayesinde kurnazca aşmıştır.
ancak aslında iki hikaye arasında dikkat edilmesi gereken en önemli benzerlik, iki hikayede de bol bir biçimde bulunan tanrı etkenidir. homeros'un hikayesinde odysseus tanrıların gazabı yüzünden rotasından çıkıyor ve okeanos'un ötesinde macerasına devam ediyordu. bu sırada da bolca antik yunan tanrılarını eserde görmekteyiz. örnek vermek gerekirse, tepegöz olarak tasvir edilen big dan incil satıcısı idi. ayrıca, başlarına gelen sorunların bir kısmının kaynağı olan ırkçılık da, ku klux klan'la dolayısıyla hristiyan inancı ile eşlendirilmiştir. yanda hristiyan mitolojisinden hz. isa'nın göğe yükselmesi mucizesinin tasvir edildiği bir figür görülmektedir.
sonuçta, her ne kadar homeros'un odysseia'sında anlattığı ithaca'nın mitik kralı odysseus'un hikayesinden genelde farklı da olsa, coen kardeşler bu filmlerinde bu hikayeden net bir biçimde etkilenmişlerdir. "neredesin be birader" adlı bu film belki bize odysseus'un modern bir uyarlamasını sunmasa da, barındırdığı mitik öğelerle, yarı fantastik bir yapıya sahip olmaktadır. ancak böyle bir yazının sonunda belirtilmeden geçilemeyecek bir bilgi daha vardır ki, film gösterime girmeden önce cannes film festivali'nde, coen kardeşler kendilerinden beklenen uçarılıklarını homeros'un odyseia'sını hiç okumadıklarını belirterek göstermişlerdir.