gündem
  1. · otuz yaşına gelen kadının kendini avutma yolları
  2. · cehennemin girişinde yazan söz
  3. · kız arkadaşı behlül ve sawyer la yatakta basmak
  4. · sözlük yazarlarının dinlemekten bıkmadığı şarkılar
  5. · başkaları sevinsin diye yapılan atraksiyonlar
  6. · demokratik sol halk partisi
  7. · itü yazarlarının evlenmek istedikleri ünlüler
  8. · arkadaşın sevgilisiyle yatmak
  9. · bir sözlük yazarınca hayal kırıklığına uğratılmak

nedeni anlaşılmayan ayrılıklar  

  1. anlam verilemeyen ayrılıklardır. teoride, büyük bir sevgi vardır arada, büyük bir aşk. söylenenler, yaşananlar hep bu yöndedir. yürek bir ayrılığa hiç ihtimal vermemekte, aklının ucundan bile geçirmemektedir. kurduğu mutlu ve küçük dünyasında memnundur yaşamaktan ve çok sevdiğini bu dünyaya katmış olmaktan.

    nice sabahlar, yanında olmasa da, hep o en sevdiğinin yüzüyle, gülüşüyle uyanmıştır güne, o var diye nefes almıştır, yaşamıştır en çekilmez zamanlarda bile. biliyordur, inanıyordur, o da bir yerlerde aynı ruh haliyle, aynı duygularla bağlıdır hayata, hiç kopmayacak çok kuvvetli bağlarla.

    ama yine aynı aşkın gücüyle gözlerini açtığı bir sabah, o çok seven ve sevdiğinden fazla sevilen gideceğinden, bittiğinden, bitmesi gerektiğinden söz etmeye başlamıştır. anlamayan gözlerle bakakalmış, tek söz etme fırsatı bile tanımadan kapanan kapıyla başbaşa kalmıştır çaresiz yürek. o kopmaz sandığı bağlar nasıl bu kadar çabuk çözülüp atılmıştır bir kenara, o bitmez sandığı aşk nasıl bu kadar hoyratça harcanmıştır, anlayamamış, saatlerce aynada yıkılmış dökülmüş, bitmiş bir insanın ağlayan yüzüne öfkeyle bakmıştır...
    (just perfectt, 21.03.2009 12:22)
  2. fazla da kafa yorulmaması gerekenlerdir. zira akıl sağlığına ciddi etkileri olabilir.
    (6lti, 21.03.2009 12:42)
  3. insan mantığının çaresiz kaldığı durumdur. mantık, bu durumun içinden çıkamayınca devreye "kara delik" teorileri sokulmalıdır.bilim insanlarının kullandığı yöntemler belki işe yarayabilir.ama "belki".
    (alerion, 21.03.2009 13:06)
  4. insanın hayat dilimlerinden sonuncusuna geçmesine sebep olabilecek ayrılıklardır.

    2 temmuz 2005'ten önce... mutluluk nedir bilmeden yaşanmış bir hayat, hengamenin ortasında kandırmacadan ibaret.

    2 temmuz 2005... mutluluğun öğrenildiği an dilimi, hayatı mutlu kılmak için pembesi yerine beyazın anlam kazandığı.

    2 temmuz 2005'ten sonra... ayrılığa kadar geçen 2 senelik süreçtemutlu bir hayat, sebepsiz bir ayrılık ve sonra gerçeğe müptela bir yaşam...


    20 mart 2007

    "bir ben yarattım"

    yaşamanın yorgunluğu çöktü üzerime. sorumsuz bir şımarıklık değil bu beni her şeye kahrettiren. çırılçıplak bir düşün koynunda sabahlamak dileğim. katıksız ve çırılçıplak. düşlerimle sohbet etmek istiyorum sımsıcak yatağımda sabahlara dek ve zaman kaygısı olmadan. nefes alışlarım zamanı ilerletmeden. süreksiz bir duraklamada birilerinin dediği gibi sorgusuz sualler aramak istiyorum. hayallerimin kimsesizliği acıtmadan benliğimi, kendime gebe bir yarının "ben" kokan dünlerinden sabahlamak istiyorum yarınıma. hiçbir şeye ve kimseye mecbur olmadan, sadece kendimden sorumlu olabilmenin rahatlığıyla yaşam yorgunluğumdan arınmak istiyorum.

    ah bu bitmez aldanışlarım... ah bu olmayan sabahlarımda kendimi düşünemeyecek kadar başkalarıyla meşgul oluşlarım... bir gün hepinizi gömeceğim ters yöne esen bir rüzgarın kucağına. o alıp götürene dek sizi dünyanın öbür ucuna, nefes almadan koşacağım.

    her yeni güne başlamadan defalarca "siz" yaratmama rağmen kendimden, bir kere olsun yüzbinleriniz arasından bir "ben" yaratamayışlarınıza takılıyım. her hücremin gözeneklerine kadar beni sömürmek için üşüşmelerinizi izliyorum sessizce. bu suskunluğum kabullenmek değil savaşmadan bir yenilgiyi. ben yüreğimin namusuna inanırım ve onurumdan güç alırım. o tertemiz, o düşlerimle kanatlı ay tenli onurumdan güç alırım. hiçbiriniz layık değilsiniz onunla yüzyüze gelmeye. katiyetimin ardındaki dirayet, salt kibirlilikten uzak ben olma istikrarı. ki siz bunu asla özümseyememiş olmanın kıskanç pençeleriyle tırnaklamaya çalıştınız hep.

    beni sevmelerinizin ardında bile ulaşılmadık bir elde etme arzusuyla beslediğiniz egolarınız vardı. benimse sadece onurumla yaşamanın saf kaygısı. ben yüzlerce sizin yaratılmışlığınızın koynundan kopup, bir "ben" yarattım. rahat bırakın artık beni. ya da siz bilirsiniz. tek arzum yüreğimin namusuyla yaşamak....

    -----spoiler-----

    25 temmuz 2007

    "ay tenli melek"

    ay tenli melek, hep masum ve korunası kalacaksın gözlerimde. gölgende kırılmışlığının izlerini arayacağım umarsızca. anne şefkatiyle kabuslarıma hıncımı büyütürken; hikayende masal, rüyalarında düş, yarınında yumuşak bir dokunuş olamamanın sızısını taşıyacağım istemeden. hayallerimin barajında gezinir talihsiz adımlar çıkmazı. her şeye inat, görkemli bir tablonun yaratılmışlığında lekelenmeden sade bir renk kalabilmekti hayat...

    ve

    "kaç..?"

    kaç kahpe daha tanımalıyım umutlarımı karamsar bir şişeye meze yapabilmek için? ve kaç iyimser tablo daha çizmeliyim ruhumun kanatlarından kopardığım onur yoncalarıyla?

    bir "ben" yetecek mi hasretlerimi dize getirmeye? fahişe aldanışlar inlerken günahların koynunda ve olmayan sabahlara, türküm yetecek mi elinden tutamadığım binlerce gidişi geri döndürmeye? bir isyanım ürkütecek mi deli cesaretiyle kamçılanmış yenilgileri? geciken sabahlarıma kaç şişeyi daha feda edeceğim, uyuşturmak için acılarımı? kaç sabahı boğazlayacağım karanlık kuytularda? kaç doğuşu öldüreceğim bir daha var olmayı denemeyeceğine inanmak isteyerek? tutunamadığım kaç yoldaş ürkütecek beni? arkama döndüğümde buharlaşan kaç damla gözyaşı kalacak yitirdiğim? bekaretini kaybetmiş kaç onurun daha ardından ağlayacağım? onurundan sıyrılmış kaç grur yeleğine daha savaş açacağım? kaç cephe daha açacağım yitik ruhlara? kaç nanköre indirirken gerçeğin sillesini, incineceğim solumdan ve vurulacağım sırtımdan? kaç sayfa daha dökeceğim kalp kırıklarımdan sızan? kaç parça daha toplayacağım yüreğimden kopan? kangren olmuş zincirlerden kaç halka daha sökeceğim? viladetine düşman kaç şiiri daha sızısıyla yaratacağım? müktesebatı hazin kaç geçmişe daha rehber olacağım? amaca haiz kaç sefere daha müessir olacağım? muğlaklıkla beslenirken hainler, özünden şaşan kaç sapmaya daha sopa çalacağım?

    bu hazin hikayeye bir nokta koyamadık. virgüllerle uzadı, ünlemlerle boyandı. kendini kesme terimleriyle ilahlaştıran nice suretlere acıdık geceler boyu. parantezler içinde düşündük, yüklemlerle karşı koyduk. her daim bir özneydik. bire on veremedik lakin yüzlerin ortasında yekpare durabildik. kimi gün haykırdık, kimi gün ağladık. gözyaşlarımızla sulandı izlerimiz. bazı gün kemiklerimiz kırıldı. yeniden dirildik. ölmedik, göçmedik. hep buradaydık...

    -----spoiler-----

    7 ağustos 2007

    "niçin"

    yanlış bir öyküde yalnız bir yaşam… yalnızlıkta ölesiye ısrar ederek yanlışları kabullenmemek… ölesiye sitem etmek tüm sevgilere… bizi biz yapan yapı taşlarımıza sırt çevirmek… yüzümüzü ardına çevirip deli taylar gibi koşmak… belki de kaçmak yüzleşmelerden… yenilmekten korkmak… ya da sonunda kazanmak bile olsa hatasız olduğumuz varsayımına ters düşmemek… her yükleme ağır başlı ama dik mazeretler yüklemek… acılara acı acı gülmek… soyutlamak kendini nefes alan dünyadan… aşkla doğduğu halde aşkına inatlaşmak… gururla kabuk tutmak… hırslara yenilmek amansız… birer birer yitirmek tüm kaleleri… zafer planları yaparken yitirmek… önce kendini, sonra değerlerini yitirmek hazin hazin… acıklı bir öyküye başrol oyuncusu olmak bilmeden… elimizdekilerin anlamını bilmemek… mutlu bir şarkı güfteleme çabasında acı bir şarkıya konu olmak… nefes alamamak yavaş yavaş… tüm olumsuzluklarla birlikte yanlışlara daha fazla sarılmak… gurur denizinde boğulmak… güneşi ardına alıp gölgede kaybolmak… bir üçgenin köşesine sıkışmak ya da bir çemberin etrafında dolanıp sürekli aynı noktaya varmak… duygu sömürüsünün orta yerinde önce kendini sömürmek… kurguya ve yalana önce kendini inandırmak… sonra da dikine çıkmak yokuşu… ucunda bir uçurum olduğunu bile bile hızla koşmak… sonra da atladığında yaradılışına ters düşmek… kanatsız bir ruhun tanrısına isyan etmek… özünden şaşmak… asi olmak… isyankar olmak… popülist bir gidişin dönüş biletini kaybetmek… neleri kaybettiğini anlayamamak… kendine güvenememek… savaşmak yerine isyanla dolu kaçışlara aldanmak… ucuz yoldaşlar aramak kendine… varlığına düşman olmak… zirveyi hayal ederken en dipte olduğunu bile fark edememek… inadına inatlaşmak… kendinle inatlaşmak…

    peki niçin? sonuçlarla uslanmayan deli gönlü inadına acıyla kertmek niçin? yolunu seçme yetisinden uzak gidişini ders almalardan yoksun bırakmak niçin? yitirmeleri yitirmek beklerken bizi, yitirmelere müptela olma gayreti niçin? ışık tutan dostlarımızı ahmak rüzgarlarda karartma gayretimiz niçin? dirhem dirhem tüketerek umutlarımızı, kahpe aldanışlara kanışımız niçin? kan kokusuna azılı yoksunluklara varlığımızı yem edişimiz niçin? içimizdeki çocuğu nefretle yüklemek niçin? onu büyütmek bile aptallıkken, nefretle bir bilinmeze esir etmek de niçin? esaretin koynuna hediye ettiğimiz benliğimizi kaybetmeye ısrarımız niçin? çıkış yollarını dikenlerle dolduruşumuz niçin? niçin sevmelere uzak kalışımız ve sevmelerden kaçışımız? gelgitlerimiz niçin? tek yürek bir birlik olmaktansa yalnız çoğunluğa kaçışımız niçin? yüreğimizi unutuşumuz niçin? her kalp atışındaki korkuşumuz ve celallenmemiz niçin?

    sevdikçe yaşamaz mı insan? o halde yaşadıkça sevmek yerine kin doluşumuz niçin? koskoca dünyada bir başımıza acılar denizinde boğuluşumuz niçin? bunca hatadan sonra gözyaşları döküşümüz niçin? gururla kanatlı kibirimizi gözyaşıyla süslemek de niçin? hakir gördüğümüz her cana sızı yaşatma arzusu da niçin? acıyı var oluşumuzla değil, benliğimizle yaşamanın onurunu reddetmekle hak etmedik mi? o halde tertemiz insanlara bunu yükleme gayretimiz niçin? niçin, kimin için?


    -----spoiler-----
    10 ekim 2007

    "dön gel"

    bak sevgili neleri eskittik. neleri kaybettik, yitiremeden içimizde kalanları. nelere eyvallah dedik en olmayası zamanlarda. kışlara niyetli baharlarımız ve gözyaşlarımızla sulandı dev yalnızlığımız.

    kahve gözlerinde kaldı gözlerim. ipek saçlarında saklandı nefesim. yüreğimin emanetinde korkular sarsar benliğimi. ziyan ömürlere nazar varlığım bağlanır sana. encamına dayanarak ayrılıkların, temiz sayfalarını renklendirmek ister deli deli. istiskal etmeden yaratılmışlığımı, sana koşuyorum amansız. yayla rüzgarı şefkatiyle okşuyorum bıraktıklarını.

    kahrolası bir zamandı seni benden alan. tenimin, kemiğimin acziyetiyle ruhuma bakan... acımasızca bizi ağlatan... saatlerimin rengi karanlık bu puslu gidişte... koşup koşup ulaşamadığım bir bekleyişte... bir "sen" olamadım... bir "ben" kalamadım... derin bir çizgiydi içimize oyulan. ötesini yok sayıp benliğimize kazılan... şimdi yaşama vaktiydi oysa. süreksiz bir duraklamada virgüllere müptela olmuşuz. acıyla yoğrulup, yanlışlarda ısrar etmişiz. şimdi ellerim boşlukta. karanlık yalnızlığımda seni bekliyor. dön gel! neredeysen gel!

    -----spoiler-----

    aralık 2007

    "karaduvar"

    yoğrulmuşluğumuzun anlamlılığında bilinmeyen bir kelimeye takıldık farkında olmadan. şimdi kuyunun dibinden ay ışığı resmetmeye niyetli olmayan kör bir gidişin vicdanında yarınımız. yorgunluğu gözlerimden sızıyor yanlışların. hayallerimin vurgun yediren göz amaştırıcı gerçekliğinden sapan gerçeklerin acı dolu varlığı, yokluğunda anlamlılığını hissettiriyor elde edilmemişliklerin. ah o nankör yaratılmışlığımız. elindekilerin kıymetini bilemeyişlerimiz ve acımasızca nefes alışlarımız... nerede olursan ol, nereye gidersen git..! ben burada değilim! izlerinden takip et sana yolcu yüreğimin kutsiyetini.

    -----spoiler-----

    3 şubat 2008

    "kara delik"

    nasıl da dipsiz bir kara delikmişim meğer… nicesi ayna olurken umutlara ve yansıtırken ışıltısını gözlerinden, ben dipsiz bir “kara delik”im… olmasını bekledikleri yarın olup da bulmayı beklediğim yerde ellerini boşluğa bırakan dipsiz bir “kara delik”im…

    seçmeyi düne bırakıp, yarınında aradığını yaratmak zorluğunu kolaylaştıran sonsuzluğumun gücüyle büyüttüm ufkumu. anlamadıkları varlığım değildi. anlatamadığım yoklukları, acziyetleriyle suskun erdemliliklerini boğan yitişlerine kurban oldu. hırçınlaştıkça parçaladılar. sonra kuyruklu bir yıldız gibi kayboldular. yüreklerinin sağlam kalan her zerresini, gerçeklerin yüzleşme arzulu kararlılıklarından kaçarak inlettiler. acı dolu yakarışlarıyla inledi kalp kıvrımları.

    ellerim boş… yüreğim kudurmuş ve ..... ve dudaklarım çatlaklarında biriken özleminde saklıyor seni şehvetle, etrafını aşındıran yoksunluklarından. gel desem gelir misin? doğar mı günümüz batmamacasına… sadece perdeyi örttüğümüzde olmayan sabahlarımızı arar mıyız, tenimizi yüzdürürken tenimizde… günümüzü besler miyiz sevgimizle, unutmadan… trigonometrik bir açılımı toparlar mıyız bir mezure gibi her sarıldığımızda, aynı noktada buluşmak için… kalp atışlarımıza dövdürür müyüz göğüs kafesimizi…

    -----spoiler-----
    6 mayıs 2008

    "adanmış gözler aldanmış bir kalbin yanlışlarında boğulur"

    bir kırılma noktasıydı onlarcasından farkı onlarca detayda gizli olan. sarmaşık gibi bedenimin içinde tırmalanıp durmak bilmeyen o hisler kümesini boğmalıydı... birileri buna gömmek demişti. gömdüğün şey içinde kaldığı sürece tırmalamamasını istemek bencillik miydi yoksa asıl bencillik tırmalamayıp anılarıyla unutulmasını ve verilmesi gereken değeri vermek istememek miydi?

    ne kaldı ki geriye! varlıklarından habersiz onlarca şiir oraya buraya saçılmış. ağır yaralı mısralar, yanaklarımla yoldaş... ben’den öte bir ben gizlediğim ve benden ziyade bir ben, nefes aldığım...

    duvarlarım! adını karaduvar koyduğum duvarlarım. görülmez duvarlarım üzerindekilerden. hislerimin resimlerini mısra mısra taşıyan duvarlarım... içine hapsederken bile anılarıyla okşayan, anılarıyla işkence eden duvarlarım... birkaç damla kan saçıldı gözüne ve bir ok daha saplandı yüzüne.

    üç şehir, bin günah ve bir dua... haklı olan hangisi? masumiyet rolü kimde bu hikayede ? kim yazdı, kim oynadı ve kim rolünü sevdi? sorular sormak hep bana düştü geceden beri... cevaplamak da, söyletmeden, sorgulatmadan, geveze çenemi susturmadan konuşmak da bana düştü... oysa ne çok arzuladığım şeymiş susmak... susturulabilmek! ölesi masum ve ölesi derin dinginliğimde hissederek anlamayı kenara bırakarak dinlemek... insan gibi... sonsuzluğumu ardımda bırakıp ölümlü gibi dinlemek ve dolmak verdikleriyle...

    tatlı bir nefese bir hayatı takas etmekti dileğim... saklı kentten ciğerime gönderilen mutluluğa hayatımı adamaktı düşlediğim. sonsuzluğumu ve ölümsüzlüğümü bile hiçe sayarak tekamüle yol vermekti... avuçlarının arasına sığdırabileceği kadar küçültmek ve gözlerinin ufkuna dar gelecek kadar adamaktı hayatımı! istiskali, anlamsızlığı seçimlerinin...

    her adımda iki pişmanlık ve her pişmanlıkta en az iki seçim... tercihlerimi onlara bıraktığım bir geçim... şıklarda tek doğru "hiçbiri" seçeneği seçebilecekler için! "adamış gözler aldanmış gözlerin yanlışlarında boğulur..." işte hikayenin özeti... "tercih edilmemiş yanlışlar, adanmış bir hayat oldukça kabuldür..." işte bu da sebebi...

    -----spoiler-----
    2 temmuz 2008...

    bak sevgili, bugün 3. yılı. 3. yılı o kutsal mutluluğa merhaba deyişimizin. sen terk etsen de, ben sandık sandık biriktiriyorum özlemimi. bir anlamı olmayacak biliyorum senin için. sebep ve sonuçlar arasında gel-gitler yaşayıp kafa da patlatmıyorum artık. olanlar ile olması gerekenlere üzülmek her ne kadar elimde olmasa da, düşünmemeye çalışıyorum. ve ben hala seni unutamıyorum. enteresan ama benim için bile bir önemi var mı diye düşününce, içinden çıkamıyorum. ruhunla kutsanan ruhum, bana kayıtsız ruhuna eminim artık bir yabancı. ben sadece seni yaşıyorum. ne senden bir şey bekleyerek, ne de bir şey umut ederek. arzuladıklarım mucizevi bir şekilde sarılsa da bana, kabul edebileceğim bir şey değil artık. hep derdim ya, ben sadece onurlu kalabilmeye çalışıyorum.

    bugün kepimi attım. sensiz. o da koydu. aynı güne gelmesi de enteresan. eksik olan sendin. ve tamamlayamayacak olan da. kirlendi bazı şeyler. çocuk gözlerle bakmayı özledim. ben küçükken babamın"her şey iyi olacak oğlum"demesini de. dağ gibi yüreği iki ayda öylesine yoruldu ki.

    bugün 2 temmuz.

    ne kadar da farklı hayal etmiştim oysa. boğazımda hala düğümünü çözemediğim ahlarım, eyvahlarım. ve ben boktan bir durumda bu güzel güne gözyaşlarımı katık ediyorum. erkeklik eğer söylendiği gibi ağlamamaksa, fahişelerden de beterim. ama dedim ya ben sadece onurlu kalabilmeye çalışıyorum. elimde kalmasına uğraşacağım yegane hazinem o. yitirmektense yok olmayı seçeceğim yegane hazinem o.

    sağ ol, uzak ol, iyi ol. beni görmesin gözün, tutmasın elin. ama her şeye rağmen yaşanacak tek mutluluk varsa onu da benim yerime sen al. ben sadece onurlu kalabilmeyi istiyorum. gerisi tanrının lutfudur bana. affetsin beni. sızım kahretmelerime sebep olduğu için bağışlasın. bana onurumu eksik etmediği için ve 2 senemi seninle süslendirdiği için minnettarım o'na. acım bazen yükünü kaldırmakta zorlanacağım kadar ağır.

    bugün 2 temmuz.

    kaybettiğim tüm mutluluklar seninle olsun. canın sağ olsun.

    -----spoiler-----

    24 ağustos 2008

    "ertelenmiş pişmanlığın"

    söylendiğinde pişmanlığının garantisiyle gönderilen her kelimeye bir cevap bulunurdu belki, kendine tercih ettiğin kör gidişinde bana da seçilebilir bir fırsat sunabilseydin. ama olmamalıydı. sen hep günahkar, bense hep itaatkar kalmalıydım.

    bana biçtiğin rol bu idi kendince. benim tercihlerim senin yanlışlarına takıldı. doğrularım ise hiç umurunda olmadı, "ben" diye zihnine yer ettirdiğini iddia etsen de. sen talihsiz adımlar çıkmazı idin, bense bir bilmece idim sana göre. oysa gizemi kaçmıştı değil mi? köşe bucak sıkışmana neden olan tercihlerim, inkar bile edebilecek kadar hırçınlaştırmıştı seni... oysa niyetim sadece sana yardımcı olmaktı. "ben" olamayıp yanında bir başkası olarak kalmaktansa, senin "sen" kalabilip zarar görmemen için senden vazgeçmeyi göze alabilmiştim... adımında mutlu bir sebep olamamaksa yazılan, hüznü de silip atabilmeliydim... bir başkasına dönüşmeden ve her şey eskisini aratmadan...

    gitmek isteyişimi anlamadın. giden benken bile ardından bekleyenin olabilmiştim. sen dolu dizgin tüketirken umutlarımı, ben yine de sana ağlayabilmiştim... kahretmeden ve unutmadan... uyuşturmadan... yüzüme konuşma cesaretini gösteremeden ertelediğin pişmanlığın, umarım daha fazla acıtmaz canını.

    -----spoiler-----

    13 mart 2009

    "çıkamıyorum içimden"

    görüyorum... belki anlatması zor, söylemesi imkansız, biliyorum... geceden geçen dipsiz tünelin içinde sanki tutsaklığım... özgürlüğüm yenik, umutlarım kırık, hayallerim donuk... dualarla beslediğim dağların enkazında yüreğim... düğüm düğüm dolandığım çaresizliklerimin dirhem dirhem kırıklarından sızıyorum bir bilinmeze... oysa doğmalıydım yeniden... oysa çıkmalıydım içimden... çıkamıyorum içimden...

    kanırta kanırta hırpaladığım ruhumda, hoyrat fırtınaların fısıltıları korkutuyor beni... gizinde sarmaşık olup perdelerime dolanmış bir sahipsizliğin yarattığı ürkeklikle üşüyen ufkumda, sızısını cellatların bile öngöremediği kadar misafirperverce ağırlayan bezmişliğimde; kimsesiz bir anahtar kadar yarınıma yabancı yaratılmışlığımın vahameti içindeyim... ürkek göz kapaklarımın kıstırdığı ela ateşin boğulmuş kuytularında, aç kuyularına gömülme endişesi büyütüyor suskunluğu... üşüyen uçlarım bana uzak... çıkamıyorum içimden... dağılmış, viran şehrimin ıssız sokaklarında kalmış sahipsizliğim... el değmemiş, ayak basılmamış tenha köşelerimde bile bir gün bulunma ihtimaline layık görülmemiş acziyetimin vahdetinde, sana birikiyorum.

    eksik kalan şeyler var. yarım, tamamlanmamış, aciz, yoksun ve de sensiz... kapıları kapalı yalnızlığımın. açamadım daha. bitiremedim hasretimi. söyleyemedim derdimi. süreksiz duraklamaların dizlerine dolanmış ağrılarım. acıya kenetli "sen" ağrısında umuda yabancı işkence çaresizliği bu. "ben" yoksunu benliğimde "sen"inle taşıyorum. oysa biliyorum. doğmalıyım yeniden, çıkmalıyım içimden... çıkamıyorum içimden...
    (albastropos, 21.03.2009 13:07 ~ 13:09)

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil