1. mina urgan'ın bir dinazorun anıları adlı kitabında çirkin erkek tanımının yaşayan örneği olarak gösterdiği şair.
    necip fazıl'ın bohem, saçlarını tarayan ve sağa yakınsamayan gençlik günleri hakkında mina'nın haptığı yorumlardan sonra insan necip fazıl'ın son dönemlerinde yaşadıkları bayağı tuhaf geliyor.
    ülkenin her geçen yıl muhafazarkalştığının kanıtıdır bir nevi.
  2. ne sabahı göreyim ne sabaha görüneyim
    gündüzler size kalsın verin karanlıkları
    ıslak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim
    örtün üstüme örtün serin karanlıkları..diyen üstad (kaldırımlar)
  3. kendisi büyük doğu dergisi'nde yayınlanmış "amerika, dünya ve biz" yazısının yazarı olup, bir cümlesi alıntılanarak anlaşılamayacak bu makalenin orjinali aşağıdadır.

    amerika, dünya ve biz

    bugün dünya, milletlerin oluş istikameti ve tekevvün hakkı bakımından iki vâhide ayrılmıştır. sonunda kaba ve basit iki vâhid... ya amerikayı tutacaksınız, ya sovyet rusyayı; ya demokrasiyi, ya komünizmayı... bunlardan birine temayül derhal ve kat'i olarak öbürüne aykırılık mânasına gelir. onun için, en küçük amerikan aleyhtarlığı, hangi zaviyeden olursa olsun, sovyetleri desteklemek diye anlaşılır. bu yüzden komünizmaya zıt bir dünya görüşü kerhen de olsa, amerikan politikasını korumakla mükelleftir.
    ikinci dünya harbinden sonra avrupa medeniyetinin büyük mümessilleri, bir nevi iktisadi ve teknik tabiiyet yüzünden dünya görüşlerindeki istiklâllerini kaybetmişler ve mecburî olarak amerikan hegemonyası altına girmişlerdir.
    imparatorluğunu ve dünya siyasetindeki başbuğluğunu kaybeden şahsiyetli ingiltere, şimdi bütün aksiyonunu ve söz hakkını kaybetmiş mahzun bir ülke halindedir. almanya, topyekûn varlığıyla ödemek mevkiinde bulunduğu harp felâketini telâfi için, hârika çapında bir kalkınmadan gayri hiçbir gaye sahibi değildir. avrupa'nın diğer milletleri de, garp medeniyetini meçhul bir yarına çeken sinsi şartlara karşı, bütün güçlerini, kendi kabukları içinde, ruhî ve iktisadî günü birlik bir ferahlığa yöneltmiş ve dünya politikası üzerinde müessir olmak politikasını unutmuş bulunuyorlar.
    yalnız fransa (dö gol) tecrübesinden sonra bir şahsiyet hummasına düşebildi; ve (frenk) isminin eski temsil hakkı üzerinde yepyeni bir istikamet kolladığını belli etti. dış politikada ilk defa olarak (dö gol)ün; amerikan hava üslerini fransadan tasfiyeye kalkması, işte bu istiklâl ve şahsiyet davranışının en bariz işaretidir. bu işaret, fransanın artık bir âlet mevkiinden çıkıp, garp medeniyetini yuğuran şahsiyetli milletlerden biri olmak sıfatını her sahada göstermek ve bütün iç ve dış buhranlarını yenmek istemesinden başka bir maksada yorulamaz.
    hakikat şudur ki, amerika sadece iktisadi ve teknik üstünlüğü yüzünden, ayrıca hiç bir payı bulunmıyan garp medeniyetini bütün hakları ve imtiyazlariyle ve açıkgözce nefsine yamamış; ve cihanın komünizma dehşetine karşı kendisini biricik tutamak haline getirmeği bilmiştir. bu tutamağa el atanlar da, onun iradesine boyun eğmeğe, dünya çapında hiçbir temsil tavrı takınmamaya, şahsiyetsiz yaşamaya ve amerikalılara mahsus basit ve düpedüz dünyanın bekçiliğini etmeğe mecburdur.
    bu ne boğucu, sıkıcı dünya! yukarıya tükürsem bıyığım, aşağıya tükürsem sakalım...
    nazariyede materyalist rusyaya karşı amerika, cihana öyle ablâk bir çehre vermiştir ki, ikisi arasında sıkışıp kalan avrupa, evvelâ birincisine, sonra ikincisine karşı (spiritüalist) bünyesini koruyabilmek için ne yapacağını bilememektedir. birinden korunmanın öbürüne sığınmak şeklinde tecelli eden çaresi, gerçek korunmayı ve şahsiyet müdafaasını büsbütün iflâs ettirici bir durum arzetmektedir.
    bize gelince:
    halk partisi devrinden beri, mutlak ve mecburi amerikan siyasetini tutmak, türkiye hesabına biricik doğru yol... buna şüphe yok... cihanın ölüm ve dirim halinde iki yolundan dirim istikametini seçmek milli irade ibresi yalnız bu istikameti gösterdiğine göre, her halde halk partisi hesabına büyük bir keşif değil...
    evet, dirim yolu seçildi; fakat bu yolda diri bir anlayış ve şahsiyetli bir tavır gösterilmedi. vaziyet o türlü idare edildi ki, amerika bizi cebinde keklik bildi; ve mevzuumuzda, idrâksiz kekliklere mahsus fedakârlıklardan ileriye gitmedi.
    mesele, amerikan yardımının azlığında çokluğunda değil; amerika'nın karşısında, yalnız kendi milli tekevvün gayesine bağlı, şahsiyetli bir millet tavrını takınmakta ve ona göre hürmet ve itibar sahibi olmakta... coğrafya ve tarihimiz, bizi, kapitalizma ve komünizma sistemleri arasındaki nihaî muhasebenin ana rakamını temsil edecek kadar nazik bir makamda bulundurduğuna göre, amerika'dan bu makamın dolgun hakkını istemek ve nazlı bir sevgili muamelesi görmek biricik dikkatimiz olmalıydı. olmadı; sanki amerika tarafından boş bir araziye sevkedilmiş ve hudut bekçiliği almış boğaz tokluğuna çalışır bir millet olduk.
    hele lisaniyle, üslûbiyle, tipiyle, ruh haletiyle ve kendine göre kültürü veya kültür iddiasiyle amerikalının içimize nüfuzu korkunç bir şeydir. dolar kuvvetine dayanan ve sade türkiye'de değil, dünyanın her tarafında kendisini hissettiren bu maddî ve aynı zamanda mânevî nüfuz belki avrupa'nın ruhî sahada baş derdidir.
    zira amerikalı, eski bir kök ve şahsiyet damarına bağlı olmaktan uzaktır.garbın milletler katışığından öyle bir melezdir ki, o milletlere ait ruh uktelerini dibinden tıraş etmiş; ve meselesiz, dâvasız, dertsiz, ıztırapsız, yalnız madde hesaplarına bağlı ve beş hasse plânında yaşar bir yeni insan tipi getirmiştir. bu yeni insan, elektriğin ne demek olduğunu düşünmez veya düşünmekte bir fayda görmez; onu bir ampul içinde zaptetmeği kâfi bulur. bu yeni insanın hürriyet fikrinden, daha doğrusu insiyakından başka hiçbir ruhi sistemi yoktur. başı boştur, ilcalarına tâbidir, her kayıttan ve ölçüden âzadedir, manevî sulta ve disiplin boyunduruklarından hiç birinin hükmü altına giremez; hasılı tam mânasiyle tabiat ve madde insanıdır.
    tarih, şahsiyet, ruhî hayat ve mesele sahibi milletler için de böyle bir tip, ancak bozucu ve çürütücü olabilir. hele yeni bir hayat ve tekevvün arayan ve henüz olamamış bulunan milletler amerikalıyı örnek aldıkları gün, meydana, bütün lûgatçesi 10-15 kelimeden ibaret, her ân çiklet çiğneyen ve homurtu halinde konuşan ve anlaşan, hiçbir ruhî müeyyideye kıymet vermeyen başı boşlar topluluğundan başka birşey çıkamaz. amerikalı tipi, kendi vatanında belki her türlü içtimaî emniyet ve murakabeye malik olabilir; fakat taklitçilerinin dünyasında sadece felâkettir. amerikaya gidip amerikalı olmak belki iyi; fakat milleti içinde amerikalılaşmak mümkün olduğu kadar kötü...
    başınızı kaldırıp büyük şehirlerde şöyle bir halimize bakacak olursanız, amerikanizm denilen âfetin, kılığımızda, meşrebimizde, üslûbumuzda, edamızda bizi kendimizden ne kadar uzaklara götürdüğünü, yahut götürmek istediğini sezersiniz.
    mekteplerimize, gençlerimize, züppelerimize, zevk-u safa hayatımıza; ve oradan müesseselerimize, evet bütün müesseselerimize dikkatle bakınız yeter!
    bir amerikan gemisinin istanbul'a geldiği gün, şehrin geçirdiği telâşın, (noel) babanın çıkını etrafında çocuklar geçirmez.
    eğer arada bir kendilerinden şu veya bu tarzda, hattâ bayrağımıza kadar uzanan kabalıklar görüyorsak, bunu, amerikalının mizacında değil, kendi ruhî zebunluğumuzun muhatabımıza verdiği gururda aramalıyız.
    iktisat reçetelerine kadar her şeyi sonsuz cömertliğinden beklediğimiz bir millet fertlerinin bize karşı ulvî hareket etmesini beklemek ve böyle bir istidadı da amerikalıdan ummak, yerinde sayılamaz.
    bize düşen, kendi kendimize sahip olarak, amerika'nın ebedî müttefiki, amerikalının da "sen sensin, ben de ben" tarzında dostu olmaktır. amerikalıyı da böylece kendimiz için bir saadet unsuru kılmak... yoksa belâ haline getirmek değil...
    bunu en küçük milletler yaparken biz yapamazsak hazin olur. amerika da ancak böyle bir şahsiyete maddî ve manevî itibar biçebilir. yoksa, gelip geçici menfaatleri bakımından alâkadar olduğu; ve bir amerikan bahriyelisinin iki yana açık bacakları arasındaki perspektif içinde mutalea ettiği kadrodan ileriye geçemeyiz.
    dış siyasetimizde amerikan ve iç bünyemizde amerikanizm politikasını, kendimizde tecezzi kabul etmez bir şahsiyet vâhidine göre ayarlamakta, devlet ve millet çapında kalkınışımızı kuşatacak derecede büyük ve her işe hâkim bir mâna gizlidir.
    bu mâna ta merkezinden ele geçirildiği gün, türk ve amerikan bayrakları, biri şu kadar yıldızlı ve öbürü sadece ay ve yıldızlı, iki ayrı dünyanın iki ayrı ve fakat daima beraber mümessilleri halinde yanyana göndere çekilebilirler.

    necip fazıl kısakürek
    büyük doğu dergisi / sayı 20 /17.7.1959

    ahmet emin yalman

    selanikli osman efendi
    keskin muhasebecilerdendi
    ama o da yanıldı ömründe bir kere
    yanlış bir tohum atıp rahm-i madere.
    bu tohum dünyaya çıkıp insan biçimini aldıysa da,
    boyu bir karış kaldıysa da,
    öyle haltlar yedi, öyle işler karıştırdı ki
    sövdüler kabrinde bile babası osman efendiye.
    osman efendi, ahmet emin adını takmıştı tohumuna,
    ahmet emin, yalman'lığı kattı buna
    ve ahmet emin yalman
    önce alaman oldu sonra amerikan.
    ona göre her devirde, her zaman
    satılacak bir gazeteydi "vatan"
    ve hazret sattı vatanı.
    hapse atacaklarmış ahmet emin yalman'ı
    amerikana yaranmaktaki rekabet yüzünden.
    hapisteki hırsızlara acıyorum ben,
    ahlâkları bozulacak
    emin beyle aynı damda yaşayarak...

    1959
    nazım hikmet ran

    ahmet emin yalman hakkında nazım hikmet'in yazdıkları da budur sonuç olarak. yani bir şey yazmadan önce, bir şey okuyun. öyle serbest stil bok atmak çok kolay da, üstad'ın ki azmettirmeyse, nazım hikmet'inki de azmettirmedir. bebeler sizi.
  4. ölüm ve doğum günleri arasında sadece 1 günlük fark olan şair. d. 26 mayıs 1904 - ö. 25 mayıs 1983
  5. beklenen şiirinin sahibi güzelim yazarımızdır. beklenen şiiri ahanda aşağıda;

    beklenen

    ne hasta bekler sabahı,
    ne taze ölüyü mezar.
    ne de şeytan, bir günahı,
    seni beklediğim kadar.

    geçti istemem gelmeni,
    yokluğunda buldum seni;
    bırak vehmimde gölgeni,
    gelme, artık neye yarar?

    necip fazıl kısakürek
  6. nihayetinde kendisine yöneltilen amerikancı iddiasının "iftira" da olduğu söyleniyor. buyrun kendi dergisi, kendi yazısı. herhalde birileri büyük doğu diye fason bir dergi çıkarıp, necip fazıl kısakürek imzalı bir makale de yazmış olabilirler. neticede ergenekon bin yıllık bir örgüt. hep iftira hep iftira:

    http://img117.imageshack.us/...

    lan bir de aynı makaleyi "amerikancı" olmadığına yönelik ispat için kullananlar çıkıyor. hakikaten merak ediyorum, okuyup anlamama nasıl yüce bir duygu. adam "sscb'ye karşı abd'yi desteklemeliyiz, abd'ye karşı çıkmamalıyız. en ufak bir karşı çıkış komünistlere hizmet eder" diyor. daha ne desin? anlamış değilim... yani tipik türkiye'deki sağcı amerikancı siyaset işte. hani stratejik ittifak falan deniliyor ya o cinsinden işte.

    tekrar edeyim tek derdim amerikancı veya onun öncesinde nazi yandaşı olması da değil. bakın ben de bir google araması yaptırdım ve musevilerle ilgili ne düşünüyor:

    "iç ve dış düşman-yahudi


    . önce öz peygamberine ihanet eden, tevhid bayraktarı resul (tûr-u sinâ) ya çıkınca altundan bir buzağı yapıp ona tapmaya başlayan ve peygamber lanetine uğrayan, o…


    · böylece, nebîler beşiği, üstün ırk israiloğulları içinden kopup fesad ve hiyanet mâdeni yeni bir kavim halinde dölleşen, asıl yahudiyi mayalandıran, artık hep öyle devam eden ve insanlığın başına belâ kesilen, o…


    · içinden yetişmiş ve yeni ölçülerle gelmiş isâ peygamberi dinsizlikle suçlayan, romalı’lara gammazlayan ve romalı askerlere kimin tutulacağını göstermek için, havarîler meclisinde onu yanağından öpmeye kadar alçalan (yuda şem’un) o…


    · derken babasız hak peygamber hazret-i isa’nın hak dinini içinden tahrif eden, yeni peygamberi allah’ın oğlu diye gösteren, “baba-oğul-ruhülkudüs” küfrünü icad eden (sen pol) o…


    · islâmda münafıklığı mayalandıran, bütün bâtıl mezhepleri kuran, besleyen ve kur’ânda allahın lânetine hedef olan, o…


    · dünyanın her tarafına yayılıp kene sessizliği ve sinsiliği içinde kanını emdiği her yerden atılan, sonunda ispanyadan kovulan, sırtında ucu kurşunlu kamçıların iziyle türkiye’nin kapısını çalan, karalar ve denizlerin haşmetli imparatoru kanunî sultan süleyman’ın lûtuf ve merhameti sayesinde yurdumuza sızan, en kısa zamanda türk iktisadî hayatına hâkim olan (yasef nassı), hattâ bir kızını kanunî’nin oğluna nikâh ettirmeye kadar başaran (nurbânû sultan), derken osmanlı tarihi boyunca yeniçeri fesadının baş âmili “züyûf akçe-hileli para” marifetini yürüten, o…


    · öbür taraftan da, türk vatanının en habis fesad ve hıyanet merkezi selânikten kalkarak gûya islâmı kabul etmiş bir kafile halinde (dönmeler) edirne ve istanbul’a gelen ve bizi yahudi hüviyetiyle törpüleyişini bir de müslüman sıfatına bürülü olarak tecrübeye kalkan (sabatay sevi), o…


    · fransız ihtilâlinde, perde arkası en büyük rolü oynayan, ilk (enflâsyon) parası (asinya)yı çıkartıp ihtilâlin iktisadî muvazenesini allak bullak eden, neticede bir yandan krallık, öbür yandan inkılâp fransasını, yani sadece fransa’yı batırmak emelini besleyen o…


    · ikinci abdülhamîd devrinde islâm dünyasının merkez noktalarından birine çivi çakmak için filistin’de küçük bir toprak isteyen, buna karşılık türkiye’nin bütün dış borçlarını (düyun-u umumiye) ödemek teklifinde bulunan, fakat ulu hakan tarafından teklifleri reddedilen, nihayet yüce hükümdarı ittihat ve terakki komitecilerine düşürten, o…


    · dünyada ilk defa parayı ve şişkin sermayeyi icad eden (kapitalizma), sonra (karl marks) marifetiyle onu tahrip eden, 1917 komünist ihtilâlinde güdücüler arasında yer alan (troçki, zinvoyef vesaire), peşinden dünya çapında bir yahudi filozof (hanri bergson)a tahrip âletini tahrip ettiren, netice olarak nerede ve hangi mezhep varsa bir taraftan kuran ve bir taraftan yıkan, yani kendi dışında insanlığı her türlü birlik ve yekpârelikten uzaklaştıran, o…


    · türk millî kurtuluş hareketi yunanlıya karşı zafere ulaşır ulaşmaz, türk’ü ve onun şahsında islâmı yok etme azmindeki batı ülkelerinin üzerimize saldırmasını önlemek ve göstermelik istiklâlimizi sağlamak şartını islâmdan ayrılmamıza ve mukaddesatımızı feda etmemize bağlayan ve bunda muvaffak olan, yine o…


    · nihayet her yerde, plânını gerçekleştiren, bu arada türkiye’de dilediği fuhuş, ahlâksızlık ve iktisadî çöküş iklimini tutturan, gizli imparatorluğunun maketi minik israil devletini kuran, onunla islâm âlemi ve petrol dünyasının en nazik noktasına kazığını kakan, arı kovanı hummasiyle çalışan, çabuk seferber olmakta dünyada birinci orduyu meydana getiren, çevresinde kendisinden en aşağı 10 misli büyük arap âlemini iflâsa uğratan, hep o…


    · şu anda kolları karnının altında saklı bir ahtapot gibi, bir koliyle suriye, öbür koliyle ırak, daha öbür kollarıyle de kuveyt, hicaz, mısır ve libya istikametlerini kollayan, bu rolünün tahakkukuna zemin hazırlamak için bir dünya felâketine muhtaç bulunan, bunun için de rus-amerikan rekabetini kızıştıran ve türeme-üreme yatağı emperiyalizmayı besleyen, kısacası topyekûn medeniyetleri eritme yolunda büyücü kazanını durmadan karıştıran, yalnız o…

    · yine o, hep o, yalnız o, daima o…

    · ve bu incelikleri kavrayamamak ve içyüzleri görememek bakımından, memleketimiz, yine o, hep o, yalnız o, daima o… " (kaynak: google aramasıyla çıkan şu site: http://www.karakutu.com/...)

    tekrar edeyim: sağcı mı solcu mu, apolitik mi, politik mi... elbet bu değil bir şairi şair yapan ama bir ırkçılık ki necip fazıl'da herşeyinden soğutur adamı. tekrarlıyorum bunun aynısını birisi türkler için yazmış olsaydı hala "öyle böyle ama büyük şair, sanatı ayrı vallaha" denilecek miydi?

    kaldı ki, sanatının da vasat olduğunu ayrıca düşünüyorum.
  7. peyami safa kısakürek için intihalci demiş, o da durmamış safa için intihalci demiş:

    "necip fazıl ve peyami safa birbirinin ipliğini pazara çıkartmış!

    türk edebiyatının ünlü yazar ve şairlerinin aralarındaki polemiklerde birbirlerini başkalarından eser çalmakla suçlarken, kimin hangi eserleri nereden uyarlandığını gözler önüne sermişler...


    yazar murat ertaş, necip fazıl tenkitler, polemikler, kavgalar isimli yeni kitabında türk edebiyatının alışılagelmişin dışındaki yönlerini kaleme aldı.

    kitapta, necip fazıl kısakürek'e göre peyami safa'nın intihalci, peyami safa'ya göre ise reşat nuri güntekin'in çalıkuşu romanı, yahya kemal beyatlı'nın leyla şiirinin çalıntı olduğu ifadeleri yer alıyor.

    erzurum'da özel bir dershanede yöneticilik yapan yazar murat ertaş'ın 'necip fazıl-tenkitler, polemikler, kavgalar' isimli kitabı çıktı. 2001 yılında yüksek lisans tezinin bir bölümü üzerine yaptığı çalışma sonrasında tamamladığı kitabında; necip fazıl kısakürek`in sanat ve edebiyat sahasındaki tenkitleri, türkiye`nin modernleşme sürecinde edebiyatçılar ve yazarlar arasında yaşanan polemikler gibi birçok konuya değiniyor. kaynak göstererek kaleme aldığı eserinde en çok dikkat çeken ise edebiyat dünyasında yaşanan intihal tartışmaları ve kısakürek`in yazarlar hakkındaki görüşleri.

    kitapta necip fazıl'ın, peyami safa'dan duyduğu ve bâbıali adlı eserinde geçen, "peyami safaya sorarsanız reşat nurinin çalıkuşu romanı, leon frapye`nin ınstutiricede province-taşra mualilimesi romanından aparma. yahya kemal beyatlı`nın leylası bir fransız şairindendir ve asıl ismi solange(solanj). halbuki yahya kemal onun fransızcasını da azizlik olsun diye kendisinin yazdığını ve böylece bizzat davet ettiği bir ithama karşı tuzak kurmak istediğini iddia eder. peyami safa anlatıyor: ertuğrul muhsininingilizcesinden, almancasından, fransızcasından karşılaştırılarak` diye tumturaklı bir meydan okuma diliyle takdim ettiği, kendisinin hamlet tercümesi aslında abdullah cevdet`in yıllarca önce eski harflerle bastırdığı tercümenin, gayet ufak sadeleştirmelerle kopyası" cümleleri dikkat çekiyor.

    kitapta peyami safa`nın uzun yıllar dostluk yaptığı necip fazıl kısakürekinkaldırımlar` şiirinin kendi romanlarından birinin pasajından aktarma olduğu da yer alıyor. iddialar karşısında kısakürek, peyami safa`nın hangi eserinin hangi batılı kaynaktan çalındığını ispatladığı belirtiliyor. ertaş`ın kitabında necip fazıl kısakürek şöyle konuşuyor: "ayol peyami`nin romanıyla benim şiirim arasındaki neşir tarihi farkını bir tarafa bırakalım, sırf keyfiyet ayrılığı bakımından öyle uçurumlar vardır ki, ondan çaldığım bile kabul edilse, iki maden arası nisbet, neyin kime ait olduğunu göstermeye yeter. onunki altın, benimki teneke ise, demek bir şey çalabilmiş değilim."

    peyami safa`nın atila isimli tarih romanının fransız marsel briyon`dan, cingöz recai`nin ve çocuk masallarının bulunduğu bir varmış bir yokmuş eserinin hep batı`dan çalıntı olduğunu delilleriyle ispat ettiğini açıklayan yazar ertaş, peyami safa`nın ulus ve cumhuriyet gazetelerinde yayımlanan bazı fıkra yazılarının ve fikirlerinin de avrupa`dan çalıntı olduğunun iddia edildiğini vurguladı. kitapta necip fazıl`ın penceresinden, hatıralarından türk edebiyatının ve edebiyatçılarının bilinmeyen yönlerini okuyucunun istifadesine sunmayı amaçladıklarını belirten yazar ertaş, "necip fazıl bilhassa edebiyat dünyamızda ihmal edilmiştir. hep hissî ve önyargılı olmakla suçlanan necip fazıl, edebiyat tarihimizde en çok hissî ve önyargı ile yaklaşılan birkaç sanatkârdan biri olmuştur." dedi"

    (kaynak: http://www.tumgazeteler.com/...)
  8. alparslan türkeş için: içi alev alev müslüman, dışı pırıl pırıl türk ve içi dışına hâkim, dışı içine köle, yeni türk neslinin maya çanağı olmak ehliyeti hangi topluluktaysa ben oradayım,

    kendisi için: “ciğerine kadar müslüman, sonra dibine kadar türk ve sonra sapına kadar erkek!...” diyen şair.

    alparslan türkeş'in vazifesini de şöyle tanımlıyor:
    “vatanın komünist sürfelerden temizlenmesi..."
    “türk geçinenlere karşı millî kurtuluş savaşı...”


    bir cümlede ırçkçılık, ataerkillik ve gericilik nasıl yapılır sorunusu yanıtlayan "üstad".