diyarbakır surdibi nde birkaç arkadaş yemek yiyip memleketi sol söylemlerle kurtardığımız hararetli bir sohbetin ortasında, üstünden sokaklarda yatıp çöplükten geçimini sağladığı anlaşılan birisinden duyduğum söz öbeğiydi.
ilk önce anlayamamıştım tabii. sonradan çok kafamı kurcaladı. para mı vermemizi beklemişti?
sonra naylon kelimesini düşündüm. cırtlak renklere bürünen, şekilden şekile giren, hayatın heryerinde, içimize kadar işleyen o yavşak malzemeyi. kimi zaman donlarımızı yıkadığımız leğen, yiyecek içeceklerimizi muhafaza eden kap, kimi zaman hasta yatağında altımıza verilen, bokumuzu bile taşımaktan yüksünmeyen kaba dönüşebiliyordu. şairlerin anlatımında boynumuza geçen ip, evlerimizde sahte mutluluklar gibi sahte gül olabiliyordu. naylon dedikleri plastik malzemeler olmadan ne klavyemiz oluyordu, ne de arabalarımıza binebiliyorduk. bütün insanlık "doymuş hidrokarbon" lara doymamış bir açlık içindeydi. naylonlarsa her tarafımızı her gün biraz daha kuşatmaya devam ediyordu, her defasında biraz daha şekil değiştirerek.
peki "insanlar nasıl naylonlaşıyor?" du. bu tanımı, hele de herkes in deli dediği birisi neden kullanıyordu?
biraz düşününce sokak filozofu nu anlayabilmiştim.
insanlar naylon gibi davranmaya başlamışlardı. sıcağı görünce erimeye başlayan naylonlar gibi, çıkarı görünce eriyip yavşayan insanlar; ilişkilerini, sevdalarını söndürüp plastik bir çiçek gibi yapmacık ve sevimsiz yapanlar,
"ben değiştim" deyip sadece görüntüde iyi olan, evsafı değiştiremeyenler, değişim söylemleriyle insanları dürüst olduğuna inandırıp esas malı götüren naylon siyasetçiler, çakma çin malları, "yök" ün bir gecede oluşturduğu sahte profesörler, amacı çocukları korumak olan kurumlarda yaşanan tecavüz skandalları, yüzbinlerce dolarlık çürük binaları, toplumda iyiymiş gibi davranıp aslında öyle olmadığını bildiğimiz herşeyi gördükçe daha bir anladım.