|
|
- son zamanlarda türkiye'de elektrik üretimi hususunda nükleer santrallerin gündeme gelmesi üzerine irdelemek gerekliliği duyduğum husus.
[ara not: 50 karakter sınırına takıldığım için street fighter dövüşlerini çağrıştıran bir başlık oluştu. şekilsizlik için herkesten özür dilerim.]
@756493 numaralı girimin bir yerlerinde bahsettiğim üzere, türkiye su gücünün %35'ini kontrol altına alabilmiş bir ülkedir. düşünün ki, dünyanın en büyük inşaat ve kalkınma projelerinden biri olan gap dahi su gücünü yeterince kontrol altına almaya yetmemiş, an itibariyle uygulanmaya hazır olan 20'nin üzerinde baraj projesi ise raflarda bekletilmektedir. bu noktada önce barajları tartışmakta yarar var.
barajlarla ilgili genel olarak en büyük kaygı ekolojik denge ile oynamalarıdır. doğrudur. barajlar, inşa edildikleri yerdeki muazzam su kütlesinden dolayı hem büyük bir kara parçasını su altında bırakır, hem de o bölgenin iklimini, bitki örtüsünü ve dolayısıyla yaşayan canlı türlerinin tipini değiştirir. bu, kaçınılmaz bir sonuçtur. öte yandan, o bölgeye baraj kurulmasa dahi hiçkimse o bölgenin ekosisteminin aynı kalacağını iddia edemez; zira dünya ve hayat, insanoğlu müdahale etse de etmese de değişecektir (insan yeter ki içine etmeden değiştirsin). bu noktada barajların ekosistemi olumlu veya olumsuz yönde değiştirdiği hususundaki iddialar genelde mesnetsiz kalırlar. üstelik, barajlara karşı çıkan insanların evlerinde televizyon kaşrşısına geçip cnbc-e izlerken, türlü elektrikli malzeme kullanıp yaşamlarında kaliteyi yakalarken elektrik üretimine götten uydurma alternatifler getirmekten öteye gidemediklerini biraz gözlem yapan her insan rahatlıkla görebilir.
barajlarla ilgili esas kaygı şudur: baraj inşaatları uzun sürer. yani, x hükümeti barajın temelini atar, y hükütemi açılışını yapar. açılıştan sonra yapılan ilk bütçe görüşmesinde de kamu yatırımlarına milyonlarca dolar yatırım yapan x hükümetine bok atmaktan geri durulmaz.
evet, baraj inşaatı pahalı bir yatırımdır. bir barajın yapımı için milyonlarca dolar, hatta büyükleri için milyar dolarlarla telaffuz edilen paralar gerekir. ancak esas olan şudur ki elektrik üreten bir barajın işletme masrafları çok düşüktür. örneğin türkiye'den keban barajı'nı ele alalım: keban barajı'nın işletmesinden dsi sorumludur. kemikleşmiş ve kanımca iyi çalışan bir kurum olan dsi, elazığ'daki merkezinden keban barajı'na gerekli bakım müdahalelerini yapar. zaten var olan bir kurumun personeli bu bakıma yeterli olduğundan baraj gövdesi ve santral merkezini korumak birkaç bekçinin işidir. barajın vanaları elazığ'dan değil, ankara'dan, dsi merkezi'nden yönetilir. ara ara yapılan bakımlarla keban, yaklaşık 90 yıl daha hizmet verecek güçtedir.
görüldüğü üzere barajların ilk yapımları pahalı, ancak işletilmeleri çok ucuzdur. üstelik, zerre kadar çevre kirliliğine yol açmadan elektrik üretirler.
şimdi nükleer santrallere dönelim: nükleer santraller, atom gücünden elde edilen ısıyla suyu buharlaştırma esasına dayanan üretim santralleridir; yani termik santral sınıfına girerler. teknolojilerinin güvenilirliğinden ziyade tartışılması gereken nokta, yapım ve işletim masraflarıdır. nükleer santrallerin yapımının, kabaca eşdeğer elektrik üretimine sahip bir baraj kadar pahalı olabileceği tahmin ediliyor. buraya kadar her şey tamam: ancak sorunlar santralin işletilmesi ile başlıyor. iyi yetişmiş teknik personelden tutun da malzeme teminine kadar her şey büyük masraftır. ayrıca, radyoaktif atık depolama da cabası (rusya'nın, sadece nükleer santral atıklarını depolamaktan bir defada 7 milyar dolar kazandığını hatırlatmak isterim). bütün bunlar üst süte geldiğinde, nükleer santrallerin (yapım ve işletmeyi içeren toplamda) ne kadar pahalı olduğunu görmemek mümkün değil.
buna ek olarak, habire "bunlar da nükleer enerji kullanıyor" diye bahsedilen gelişmiş batı ülkelerinin bu sistemden yavaş yavaş vazgeçtiğini, özellikle kanada ve fransa'nın nükleer santrallerini yavaş yavaş devre dışı bırakacak uzun vadeli bir çalışma içerisine girdiklerini belirtmekte yarar görüyorum.
şahsen, avuç içi kadar bir maddeden dünyanın enerjisinin üretilmesi, bir mühendis olarak bana muazzam keyif veriyor. ancak, ekonomik ve ekolojik göstergeleri ortaya koyunca, nükleer santrallerin (en azından bugünkü sistemle) hidroelektrik santrallere göre ne kadar zayıf ve lüzumsuz kaldıklarını görebiliyorum.
günümüzde türkiye'de yapılması düşünülen nükleer santralin, türkiye'nin elektrik açığını gideremeyecek kadar aciz olduğunu da ekleyeyim. düşünün ki toplam üretimin %1'ini bile oluşturmayacak. bu noktada, "'elektrik açığımızı kapatmak için yapıyoruz' masalı her geçen gün temcit pilavı misali sofralarımıza inmektedir" desek herhalde yanlış bir yorum yapmamış oluruz.
çıkıp delikanlı gibi "biz prestij için, nükleer güce hakim olmak için yapılmasını istiyoruz" desinler, biz de ona göre yazalım. bu durumuyla nükleer santral, kandırmacadan öte bir şey değil.
konuyla alakalı olarak
(bkz: nükleer santrallerin özel sektöre yaptırılması)
(bkz: sinop a kurulacak nükleer santral)
- teknolojik ihtiyaçtan öte, santrallere enerji açığı sebebiyle olan ihtiyacımız üzere konuşacağım.
efendim şimdi rakamlarla konuşmaya başlayalım; dsi'nin verdiği rakamlara göre türkiye'deki 145 barajın 102 tanesi enerji amaçlı kurulmuş ve bu barajlarda 42.2 milyar kilowatt saat enerji üretiliyor.. ayrıca 1998 yılı için türkiye'de kişi başı elektrik tüketimi 1386 kilowatt saatten hesaplarsak türkiye'deki toplam elektrik tüketimi 120 milyar kilowatt saat civarı.. ayrıca türkiye su haritasına bakılırsa normal su kaynaklarının sadece %3'ü kullanımda.. 2010 yılından sonrası türkiye’nin 175 milyar kilowatt enerji tüketebileceğinin 80 milyon nüfusumuz olacağının öngörüldüğünü de belirtmek isterim. nükleer santralin ise bu enerji ihtiyacının sadece yüzde üç gibi bir miktarının karşılayacağı elektrik mühendisleri odası tarafından belirtilmiştir.
şimdi de nükleer santralin tarihini açalım, ilk santralin 1954 yılında devreye sokulduğunu ve bu teknolojinin yarım asırlık bir geçmişi olduğunu teknolojik olarak daha beşiğinde olduğunu söyleyebilirim. nükleer santraller soğuk savaş dönemi çok yaygındı, santrallerin atıkları silah sanayiinde kullanılığı için yurtdışındaki kamuoyu o dönemler atık sorunu ile ilgilenmiyordu fakat 1990 senesi sovyetlerin çöküşü ile bu soğuk savaş hikayesi de bitti ve atık sorunu baş gösterdi.. sanıyorum ki avrupa'da ve amerika'da santrallerin yavaş yavaş kapanmasının ve siparişlerinin durdurulmasının en büyük nedeni budur.. 1970 senesi 2000 yılı için tüm dünyada 4000 civarı nükleer santral olacağı öngörülmüşken şu an dünya'da 450 civarı nükleer santral vardır. bu öngörünün sadece %10'nuna ulaşılabilmiştir. şimdi ise, çoğu kişinin kapitalist diye tabir ettiği güçler tarafından bu santraller maliyet ve bağımlılık getirisi açısından, kamuoyunun tepkisiz olduğu ülkelere(kore, çin, hindistan, pakistan, birkaç eski sovyet cumhuriyeti ve türkiye) kaktırılmaya çalışılmaktadır. 1997 senesinde kanadalı bir kamu kuruluşunun türkiye'ye santral kurma teklifi vermesi ve santral fiyatının %10'una yakın bir fiyatın rüşvet olarak türkiye'de yetkililere dağıtılıcağı iddiası kanada'da çok tepki görmüştür. kanadalılar kendi vergilerinin bu şekilde dağıtılmasına karşı çıkmışlardır..
benzer bir politika botaş tarafından yürütülmüş, evlere elektrik ve gaz kasti olarak verilmediği için insanımız "lanet olsun, nükleerse nükleer. kurulsun artık" kıvamına getirilmiştir. ayrıca bu şekilde milyar dolarlarımızın hibe edildiği mavi akım projesi ve rusyadan alınan doğalgaza da ortam hazırlanmıştır. bunlar kamuoyunda fazla tepki almamış iddialardır. basının da bu tarz yönlenmeleri de ortadadır. sabah gazetesinin "nükleer şart" benzeri bir manşet attığını, salih memecanın nükleer santrali elindeki mumlarla karanlıkta protesto eden çevrecileri çizdiği karikatürünü de hatırlayınız..
fiyatlara geçersek, ortalama güçteki bir santrali kurmanın fiyatı 4 milyar dolar, bu santrali söküp atmanın fiyatı da 2 milyar dolar civarıdır. fakat bu para ile en azından türkiye'de enerji dağıtımı sorunun bir kısmının önüne geçilip, santralin vereceği elektriğe ihtiyaç kalmayacağı ortadadır. bunu ben söylemiyorum, bu işe yıllarını vermiş profesörler ve bilim adamları söylüyor.. öncelikle yeni santraller yapmaktansa enerji dağıtımdaki sorunları çözmek, kaçak elektrik kullanımını engellemek bize daha büyük artılar getirecektir.
kuruluş fiyatı, işletme maliyetleri ve riskleri açısından da hidroelektrik santralleri nükleer santraller ile karşılaştırmaya hiç gerek görmüyorum. bunların bilinen gerçekler olduğunu düşünerek kararı da size bırakıyorum..
- türkiye için aslında "nükleer santral ve hidroelektrik santral"dir. her ne kadar insanlar bi nükleer santral yapacaklar daha da hiç baraj kurulmayacak diye algılasalarda bu sadece inşa ve çeşitli proje aşamalarında olan 500 küsür yeni barajdan bihaber olmalarından kaynaklanmaktadır. şu an mevcut hidroelektrik potansiyelimizin %10'unu kullanara elektrik tüketimimizin %31'ini karşılamaktayız. geri kalan yaklaşık %65'lik bölüm kömür, petrol ve bilhassa doğalgazdan elde edilmektedir. yaklaşık 20 yıl içinde mevcut projelerin hepsi tamamlandığında hidroelektrik üretimimiz 3 katına çıkarken mevcut kapasitemizin de %30'unu kullanabiliyor olabileceğiz. bu toplam su kapasitemizin çok daha küçük bir oranıdır. zira bu kapasite hesaplanırken bizim sokakta, kaldırımın dibinden, her yağmurda akan su da katılmaktadır ki cep telefonumu bile şarj etmeye yetmez. hidroelektrik potansiyelin hesaplanmasında da dere kıyısına kurulan küçük bir değirmen ile evinin elektriğini üreten yaratıcı türk insanının da katkısı vardır. neyse. bu barajlar tamamlandığında, hidroelektrik üretimimiz 3 katına çıktığında yapılan öngörülere göre tüketimimizin yine 1/3'ünü karşılayabilecektir...
özetle: hidroelektrik santraller ucuz elektrik temin etmek için, nükleer santraller ise doğalgaz bağımlılığımızı gidermek için ülke gündemimizdedir.
- ikisinin de artıları ve eksileri olan santrallerin karşılaştırılmasıdır.
nükleer santrallerin artıları kabaca hammadde temin edilip depolanırsa emre amade şekline yıllarca bağımsız olarak çalışabilmesi, tıpta ve başka alanlarda çeşitli ölçümler için kullanılan izotopların üretilmesi ve baraja göre daha az yer kaplamasıdır. eksileri ise atıkların sorunudur.
barajlar için ise artılarını çok ucuz işletme maliyetleri, çevreye bilinen büyük bir zarar vermemesi ve sulama amaçlı hizmet verebilmeleridir. eksileri ise kurulduğu yere göre çok geniş alan kaplaması ve ülkemiz gibi suyla erozyonun oldukça çok olduğu bir yerde zamanla dolarak kullanım dışı kalmasıdır. kullanım dışı kalma süresi nükleer santrale göre nasıldır bilemiyorum.
sanayi üretiminin artmakta olduğu şu yıllarda ülkemiz gibi yeni gelişen ülkelerin rekabet gücünü arttırmak için ucuz enerji kaynağı olmazsa olmaz bir şarttır. ucuz enerjinin dışa bağımlı olmaması da önemli ve sağlanması gereken bir durumdur. bu ucuz enerjinin kaynağı nükleer olabilir, hidroelektrik olabilir hatta doğalgaz santrali de olabilir. ancak petrol fiyatlarının uçtuğu günümüzde doğalgazla olması beklenemez. oldukça verimsiz ve pahalı olan üstelik çevreyi kirletmekte üstüne olmayan termik santralle de olamaz. burada karşılaştırılan iki tip santralin de artıları ve eksileri var. bütün enerji hidroelektrik santrallerinden sağlansa bile sadece izotop üretimi için de olsa bir nükleer tesisimizin var olması gerektiğini düşünüyorum.
nükleer santral için olan tehlikeler bence aynı ihtimalle ancak etkileri daha kısa ve sert olarak hidroelektrik santralleri için de var. bir barajın yıkılma ihtimalinin bir nükleer santralin patlama ihtimalinden normal şartlarda fazla olduğunu düşünüyorum. çernobil'de santrali patlatmak için soğutma suyunu durdurarak, otomatik güvenlik sistemlerini kapatarak ve daha önce nükleer denizaltı çekirdeğini eritme başarısı göstermiş bir görevliyi santralin başına geçirerek özel çaba sarfedildiğini söylemek isterim. ayrıca istanbul'un göbeğinde küçük de olsa nükleer santral olduğu halde buna ses çıkarmayanların sinop'a nükleer santral kurulacak açıklamasından sonra birden bire seslerini yükseltmelerini de oldukça ilginç buluyorum.
sınırımıza 16 km uzaklıkta olan, dünyadaki en eski nükleer teknolojiyi kullanan ve gerekli bakım onarımın adam gibi yapılmadığı gayet açık olan bir nükleer tesis varken ses çıkarmayan bu insanlar; sinop'a nükleer santral yapılmak fikrinden sonra 'risk çok yüksek' diye ortaya çıkmışlardır. ancak hiçbiri dibimizdeki nükleer bombadan haberdar olmadığı gibi kendilerine bu durum anlatılıp kurulacak santralden kat kat riskli olanın sınırımızın dibinde çalıştığı söylendiğinde 'bombanın elimizde patlamasını mı istersiniz yoksa başka bir yerde mi patlamasını istersiniz?' gibi saçma bir soruyla cevap verirler. mantık ve zeka olarak durumu kavrayabileceklerine emin olduğum bu insanların neden böyle bir soru sorduklarını anlayabilmiş değilim. enerjide dışa bağımlılık konusunda belki de rekor kırmış olan ülkemizde dışarıya bağımlılığı azaltacak her enerji yatırımı hayatidir, ihtiyaçtır, gereklidir.
ayrıca sinop'a yapılacak olan santral bazı arkadaşlarımızın savunduğu yenilenebilir enerji kaynaklarının yapılmasına engel değildir. bildiğim kadarıyla yenilenebilir enerji kaynaklarıyla ilgili bir teşvik kanunu yürürlüktedir ki an itibariyle nükleer santral ile ilgili kanun daha meclisden geçmemiştir. bu santralin yapımındaki mantık enerjide dışa olan bağımlılığı azaltmak ve elimizdeki enerji kaynaklarını çeşitlendirmektir. bu nükleer enerjiyle olur; varolan hidroelektrik santrallerini arttırarak olur; rüzgar, dalga gibi yenilenebilir enerji kaynaklarıyla da olur. doğrusu da hepsinin beraber olmasıdır.
belirtmeden geçemeyeceğim; ülkemizdeki kayıp, kaçakların azaltılarak enerji sorununun çözümleneceğini düşünmüyorum. çünkü kayıplar teknik olarak her zaman olacak. kaçaklardan parasını aldığın zaman belki daha az enerji kullanacak, ancak yine de enerji kullanmaya devam edecek. kayıp ve kaçaklar minimuma indirilse bile bunun ancak dışarıdan doğrudan aldığımız elektrik miktarını düşüreceğini düşünüyorum. doğal gaza bir dünya para verip onunla ürettiğimiz elektriğin miktarının düşmesine hiçbir katkısı olmaz. yani enerjide dışa bağımlılığımızı azaltmak konusunda katkısı çok az olur ve ihtiyacımız olan ucuz enerjiyi bize sağlamaz.(sarnar, 26.04.2006 12:12 ~ 16.02.2007 23:09)
- elimde kaynak olduğu için sadece bunları belirtebiliyorum, 1970 senesi türkiye'de nükleer santral kurulması için enerji bakanlığı bir rapor hazırlamış, bu maliyet hesabına göre termik ve hidroelektrik santrallerden elde edilen elektriğin maliyeti 900 lira civarı iken devreye nükleer santral girdiği vakit bu maliyet üç kat artarak 2635 liraya yükselmiştir. şu an için de farklı şeyler olacağını pek sanmıyorum. bu mantıkla gidersek(buna düz mantık da diyebilirsiniz, "oha! aradan kırkı yıl geçmiş" de diyebilirsiniz), ben hala bilimsel açıdan nükleer enerjinin ucuz elektrik kaynağı olacağına inanmıyorum
ayrıca türkiye enerjiyi dibi delik bir kovada taşımaktadır, buradaki kayıplar akademik çalışmalara göre normalde olması gerekenden çok daha fazladır. bizim öncelikle bu kovaya su koymadan önce dibindeki deliği kapatmamız icap eder.. mühendislik açısından bakarsak mutlaka iletim esnasında kayıplar olacaktır, fakat bunu makul bir seviyeye çekilmesi enerji bakanlılığın yeni santral kurmaktan önceki görevidir.
- (biz) mühendislere bırakılması gereken karşılaştırmadır.
(biz) mühendisler haricinde kimsenin düşüncesinin beş paralık kıymetinin olmadığı karşılaştırmadır.
(biz) mühendislerin vereceği karara harfiyyen uyulması gereken karşılaştırmadır.
(biz) mühendisler = elektrik santrali inşaatı, işletmesi ve tasfiyesi konusunda uzmanlaşmış mühendisler.
|