tamı tamına on yıl önce, 1998 aralığının son günlerine doğru bir akşam bodrum'daki ora bar'ın barında tek başıma oturmuş içiyorken yılbaşında büyük bir otelde yapacağı programı prova etmeye geldi bir kız. (illa sözlük konsepti diye tutturacaksanız, kız içeriye girdiği sırada barmen arka tarafa gittiğinden barda tek başıma oturuyordum ve bu halimle jeremy'nin, küçük dükkanında tek başına müşteri bekleyen halini birebir andırıyordum diyeyim de gönlünüz hoş olsun; evet, gençtim o zamanlar ve jude law'a benzerdim;
as good as it gets'teki jack nicholson görüntüme bürünmemiştim henüz. daha da konsept diye tutturanlar, genelden bir tanım yahut örnek çıkarmaya çalışacaklar ne yazık ki.)
kız içeriye girince dönüp şöyle bir baktım; asker yeşili montunun başlığını çıkarıp saçlarını düzeltirken o da bana baktı ve mekandaki tek kişi olduğumdan hafifçe gülümseyerek selam verdi. çok sade, çok duru ve çok güzeldi; içtiğim konyağın da etkisiyle "melek olmalı bu; ne işi var burada?" diye düşündüğümü anımsıyorum. mekanı iyi bildiği belliydi; montunu çıkarıp vestiyere astı, köşedeki piyanoya doğru giderken kapının açıldığını duyan barmenin arka kapıdan başını uzatıp "hi" kısa selamına aynı lisanda karşılık verdi.
kız piyano taburesine oturup hem çalmaya hem de şarkılar söylemeye başladı. sisli, tam sevdiğim gibi, bana göre muhteşem bir sesi vardı. geçirdiğim kötü günler için tanrı'nın bir armağanı olduğunu düşünmeye başlamıştım gecenin. garson bir süre barda oyalandıktan sonra tekrar arka tarafa gidecekken yarım saat kadar önce bara girip konyak sipariş ettiğimde "tümünü alırsan ucuza gelir" dediği önümdeki remy martin şişesini göstererek kulağıma doğru eğildi ve "neden bir kadeh ikram etmiyorsun?" diye sordu. başımı sallayınca barın üstündeki rafın oyuklarına sıraladığı boş kadehlerden birini alıp kadehimin yanına bıraktı ve arka tarafa gitti.
boş kadehe uygun miktarda konyak koyup kızın yanına gittim ve piyanonun üstüne bıraktım. kız yüzüme baktı ve gülümsedi, sonra da hemen yanındaki masaya dayanmış boş sandalyeyi işaret etti. sandalyeyi çevirip piyanonun yanına çektim ve oturdum. yakınına gelince kızın gerçekten bir melek olduğuna inanmaya başlamıştım (bu sözün anlamını kavrayacak denli hayat tecrübeniz vardır umarım; hani bildiğiniz bütün bu gerçekliklerin aslında başka bir görüntüsü varmış ve hayat aslında başka bir şeymiş gibi). neredeyse hiç kıpırdamadan söylediği şarkıyı dinledim.
şarkı bitince piyanonun üzerindeki kadehi alıp bana doğru uzattı, ben de kadehimi kaldırdım, birer yudum aldık. o yeni şarkısına başlarken ben barda bıraktığım çikolata tabağını getirip piyanonun üstünde duran kadehin yanına bıraktım. zayıf ingilizcemle anlayabildiğim kadarıyla "açmayı bekleyen çiçek gibi, ışık bekleyen karanlık oda gibi, yağmuru bekleyen çöl gibi, baharı bekleyen çocuklar gibi" beklediğini söylüyordu sevgilisine ve dön diyordu şarkısında; bense "dön" bile diyemiyeceğimi bildiğim bir aşkın alışılmış bir nesnesi için, için için ağlıyordum.
sustu ve neden bu kadar hüzünlü olduğumu sordu. dinlerken daha becerikliydim de anlatırken daha zordu, ama son üç ayda başıma gelenleri bir bir anlattım ona, beceremediğim zamanlarda pandomime sardırdım, hatta bar taburesinde asılı çantamdaki defteri getirip hiyerogliflerle anlatmaya dek götürdüm. sormasa anlatmazdım, ama anladıkça dahasını istiyor ve soruyordu; yaşadığım acının ayrıntılarını bilmek istiyor, "peki o zaman o ne söyledi?" diye soracak kadar yakın, belki de içten buluyordu beni. bunca ketum yaşamışken hayatımı, hiç tanımadığım birine neyim varsa dökülüyordum bir bir.
"bu duygudan kurtulmalısın" dedi, "kendine ancak sen yardım edebilirsin." kolay olmadığını bildiğini de ekledi. "kendime yardım edemiyorum" dedim. "peki, ne istiyorsun?" diye sordu. "onu tekrar görmeliyim" dedim. piyanonun tuşlarına basıp bir melodi tutturdu; "kendime yardım edemiyorum, seni tekrar görmem lazım" diye mırıldandı bir süre. sonra bana dönüp "aşk insanı çabuk yaşlandırır, yüzündeki çizgiler artacak" dedi. "umrumda değil" dedim. piyanonun tuşlarına basmaya başladı tekrar, "yüzündeki çizgileri umursamıyorum, sen böyle sandalyende otururken" diye mırıldandı. sonra birden ayağa kalkıp elimi tuttu. ben de kalktım. bir süre piyanonun yanında dans ettik.
dans ettik, denemezdi herhalde, öylece birbirimize sarılıp sallandık demeliyim. biraz önceki sohbetimizi şarkı gibi doğaçlıyordu kulağıma ve biz öylece sallanıyorduk; "yüzündeki çizgiler umrumda değil, sen böyle sandalyemde otururken ve dans ederken, kendime yardım edemiyorum, seni tekrar görmem lazım." belki de kendi hüzünlerinden cümleler ekledi sonra; "yalnızım gecenin bu kadar geç saatinde, saate bakıyorum ve biliyorum ki sen evde değilsin" gibi bir şeyler söyledi sanırım. oysa biliyordum ben de; gecenin bu geç saatinde benim hüzünlerim de yalnız değildi, ama biz ikimiz ne kadar yalnızdık.
bu kadar.