görseller
my blueberry nightsmy blueberry nights
my blueberry nightsmy blueberry nights
belki ilginizi çeker
  1. · shigeru umebayashi
  2. · tüm zamanların en iyi 100 film repliği
  3. · avec la participation de canal plus
  4. · the greatest
  5. · wong kar wai
  6. · yaban mersini
  7. · unutulmaz film replikleri
  8. · the holiday
  9. · jude law
  10. · fuck you very much
gündem
  1. · kedi keserek internette yayınlayan kız
  2. · kesilen kediye acıyıp koyuna hiç acımamak
  3. · otuz yaşına gelen kadının kendini avutma yolları
  4. · the twilight saga new moon
  5. · itü sözlük yazarlarından özlü sözler
  6. · zongul ducks
  7. · günün tek kelimelik özeti
  8. · pentagram
  9. · spider man 2

my blueberry nights  

  1. 60. cannes film festivalinin açılış filmi.
    (ximxili, 16.05.2007 20:03)
  2. açılışını yaptığı cannes film festivali'nde izleyenler tarafından çok da beğenilmeyen wong kar wai filmi.
    (iset, 30.06.2007 14:32 ~ 15.02.2008 01:21)
  3. 2007 cannes film festivalinde altın palmiyeye aday olan ancak, ödülü 4 luni 3 saptamini si 2 zile adlı romen yapımına kaptıran wong kar wai filmi.

    cannes jürisinde olsam sırf şu sahnesi için ödül verirdim.
    http://img157.imageshack.us/...

    iyi ki de ödül alamadı diyorum içten içe aslında bir tarafdan da. mazallah popülerleşip bozulurdu kar wai amcamız. evet malesef popüler olan herşey kötüdür.
    (quentin, 01.07.2007 13:14 ~ 15:14)
  4. her sahnesiyle bir wkw filmi. kar wai'nin hollywood'da çektiği ilk film bir şaheser değil ama tatlı ve üzümlü*.

    -spolier-

    her filminde olduğu gibi yine wong kar wai'nin önceki eserlerine bir çok gönderme var bu filmde. ilk sahnelerden birinde yumeji's theme'in mızıkayla çalınan bir versiyonunu duyuyoruz, rachel weisz'in oynadığı sue lynne karakterinin isminin okunuşu,in the mood for love'daki su li-zhen'e çok benziyor, gibi.

    filmin sonlarına doğru çok hoş bir diyalog var, wkw 2046'da olduğu gibi tam 12'den vurdu beni.

    leslie (natalie portman) lizzy'ye (norah jones) insanlara güvenmemesi gerektiğini öğretmeye çalışmaktadır, ama lizzy dikkate almamakta diretir.

    leslie: have you learned nothing from your time with me? you have to stop taking people at their word.
    lizzy: maybe you should start.
    leslie (alaylı şekilde gülümser): you're hopeless.
    lizzy (gülümser): you are hopeless too.

    -spoiler-

    daha uzun olsa daha güzel olabilecekmiş sanki, ama şu halde de gayet hoş. bulursanız izleyin, wkw filmlerini seviyorsanız bulup izleyin, altyazısını bulursanız bana da gönderin.
    (kısaveacısız, 08.01.2008 10:50 ~ 10:56)
  5. 11 ocak itibariyle benim aşk pastam adıyla gösterime girecek olan, merakla beklediğim filmcik.
    (ximxili, 09.01.2008 02:01)
  6. sanatsal anlamda pek bir şey ifade etmese de gerek deliler gibi hayranı olduğum norah jones'un oynaması itibariyle gerek wkw filmi olmasıyla bende izleme isteği uyandırmış olan filmdi. gittim izledim muradıma erdim. hala sanatsal anlamda pek bir şey ifade etmiyor film fakat oldukça eğlenceli bir film olduğunu söyleyebilirim. tiyatro benzeri bir kurguyla kurgulanmış. 3 perdeli senaryo yapısının tipik örneklerinden biri. norah jones bence ilk oyunculuk deneyimi için oldukça başarılıydı. filmde jude law'ın norah jones'u uyurken öpüşüyle ying yang sembolü oluşturulmasına hayran kaldım. bir de dondurmanın eriyerek pastayı kaplama betimelemesiyle norah jones'un içini kaplayan duygu betimlemesi gerçekten çok hoştu. filmdeki müzikler de oldukça güzeldi. kesinlikle gidilmesi görülmesi gereken bir film.
    (fakespeare, 12.01.2008 21:25 ~ 21:38)
  7. çok ağır ilerleyen, güzel bir film. 3 -hatta 4 denebilir- kadının kısa hikayelerinin bileşimi sanki. aldatılan bir kadının 300 günlük bir yol hikayesi de denilebilir. jude law, ulaşılan adam. ulaşılmak için, lokantasında sabit duran adam. annesi öğütlemiş. filmden sonra 'acaba ben ne tür bir pastayım diye düşünebilirsiniz.
    (jenesaispas, 15.01.2008 22:47)
  8. izlemekte geç kalmış olsam da gün itibariyle gidip izlerken mutlu olduğum film. bir çok kişi durağan bulmuş ama bence çok sürükleyici idi.

    spoiler

    filmin ilk yarısı şahaneydi. özellikle rachel weisz'in kocasının öldüğü yerde , yakın ve tek plan çekilen itiraf sahnesi bir harikaydı... bir kez daha hayran oldum hem weisz'e hem wong kar wai'ye.
    ikinci yarısında izlediğimiz kumarbaz lizzy ile insanlara güven dersi ise biraz geçiştirilmiş gibiydi. değişik bir durum ama filmin ilk yarısı ikinci yarısından daha güzel geldi bana. sanki ilk yarı baştan aşağıya duygu ve derinlikken ikinci yarı daha yüzeysel gibiydi...

    spoiler

    velhasılı kelam kesinlikle gidip görülmesi gereken bir film. lakin mümkünse gideceğiniz sinemanın seyirci seviyesi ortalamanın üzerinde olsun çünkü filmin içine giremeyen, aksiyona alışık bazı gençlerin durmak bilmeyen konuşmaları hem sessiz sahenelerde konsantrasyonunuzu ve sinirinizi bozuyor hem de şahane müzikleri dinlemenizi zorlaştırıyor.
    (kedikara, 17.01.2008 23:18 ~ 23:33)
  9. yeşil ve mavinin ne kadar yakıştığını göstermiş olan filmdir.
    (bkz: süper film afişleri)
    (minik elma, 26.01.2008 22:56)
  10. sadece sondaki öpüşme sahnesi için bile izlenesi bir film başta sıkıcı gelebilir ama sonradan güzelleşiyor.

    http://cinefestival.blogosfere.it/...
    (ihmaiwtd, 28.01.2008 01:11)
  11. dergide gördüğüm fotoğraf sayesinde( ki tahmin edersiniz ki o mükemmel öpüşme sahnesinin fotoğrafıydı) yurttaki 5 arkadaşımı sürükleyip zorla götürdüğüm, benden başka hiçkimsenin çok da memnun kalmadığı, o fotoğrafı onlara o kadar gösterip o sahneyi o kadar merakla beklediğimi anlattığım için filmde ne zaman öyle bir sahneye yaklaşılacak olsa 6 kişi birden koptuğumuz ve sinemadakileri rahatsız ettiğimiz, aslında bir insanın kendisiyle hesaplaşmasını ve başka birinin de sevdiğini özgür bırakmasını ve dönmesini beklemesini anlatan güzel bir norah jones ve jude law filmi..
    (cilekprenses, 28.01.2008 01:17)
  12. jude law'a taptıran güzel film..
    (zardanadam, 30.01.2008 21:49)
  13. eş,dostla izlensin diye istanbul'da gidilmemiş,izmire gelindiğinde de gösterime girdiği salon bulunamamış,merakla ve sabırla beklenen film...
    (jeux denfants, 30.01.2008 21:56)
  14. wong kar wai 'nin norah jones 'un bir parçasından etkilenerek senaryosunu yazdığı filmdir.oldukça ağır bir akışa sahiptir.norah jones 'un ilk oyunculuk denemesi olmasına rağmen işin üstesinden gelmiştir.soundtrack'i beklenenden çok daha vasattır.

    gereksiz bilgi : filmin afişini süsleyen resim , filmin son sahnesidir.
    (magnetic resonance, 21.05.2008 22:13)
  15. öncesi olmuş, sonrası da olacak bir film. yol filmi, kesit filmi diye de adlandırabiliriz. sahneler biraz daha uzun tutulsaydı diye düşünüyor insan. özellikle natalie portman'ın hikayesi , pastanın birbirine karışmayan iki aroması gibi. biraz daha irdelese tüm tatlar birbirine kavuşacak aslında.
    norah jones pastamızın hafif keki, jude law köpük gibi kreması. rachel weisz karamel tadında, natalie portman yaramaz bir meyve parçası.
    (los amantes del circulo polar, 23.08.2008 18:57)
  16. in the mood for love ı da diğer hiç bir wong kar wai filmini de merak etmemem gerektiğinin kanıtı olmuş filmdir.
    yönetmen takip etmiyorum hiç ama wong kar wai'ya bi daha şans veremem, blueberry'li hiç birşey göresim kalmadı sıkıntıdan.
    (ferforje, 15.09.2008 17:37)
  17. tony leung' suz kar wai wong filmi. yaramaz yani....
    (orochimaru, 29.10.2008 17:55)
  18. afişine bakınca jude law ve rachel weisz arasında geçen bir aşk hikayesi sandığınız ama seyredince norah jones'u takdir edip, ince detaylarda huzur buldurtan film.

    spolier

    there's nothing wrong with the blueberry pie. just... people make other choices. you can't blame the blueberry pie, just... no one wants it.

    spolier
    (minnien, 15.12.2008 21:56)
  19. tamı tamına on yıl önce, 1998 aralığının son günlerine doğru bir akşam bodrum'daki ora bar'ın barında tek başıma oturmuş içiyorken yılbaşında büyük bir otelde yapacağı programı prova etmeye geldi bir kız. (illa sözlük konsepti diye tutturacaksanız, kız içeriye girdiği sırada barmen arka tarafa gittiğinden barda tek başıma oturuyordum ve bu halimle jeremy'nin, küçük dükkanında tek başına müşteri bekleyen halini birebir andırıyordum diyeyim de gönlünüz hoş olsun; evet, gençtim o zamanlar ve jude law'a benzerdim; as good as it gets'teki jack nicholson görüntüme bürünmemiştim henüz. daha da konsept diye tutturanlar, genelden bir tanım yahut örnek çıkarmaya çalışacaklar ne yazık ki.)

    kız içeriye girince dönüp şöyle bir baktım; asker yeşili montunun başlığını çıkarıp saçlarını düzeltirken o da bana baktı ve mekandaki tek kişi olduğumdan hafifçe gülümseyerek selam verdi. çok sade, çok duru ve çok güzeldi; içtiğim konyağın da etkisiyle "melek olmalı bu; ne işi var burada?" diye düşündüğümü anımsıyorum. mekanı iyi bildiği belliydi; montunu çıkarıp vestiyere astı, köşedeki piyanoya doğru giderken kapının açıldığını duyan barmenin arka kapıdan başını uzatıp "hi" kısa selamına aynı lisanda karşılık verdi.

    kız piyano taburesine oturup hem çalmaya hem de şarkılar söylemeye başladı. sisli, tam sevdiğim gibi, bana göre muhteşem bir sesi vardı. geçirdiğim kötü günler için tanrı'nın bir armağanı olduğunu düşünmeye başlamıştım gecenin. garson bir süre barda oyalandıktan sonra tekrar arka tarafa gidecekken yarım saat kadar önce bara girip konyak sipariş ettiğimde "tümünü alırsan ucuza gelir" dediği önümdeki remy martin şişesini göstererek kulağıma doğru eğildi ve "neden bir kadeh ikram etmiyorsun?" diye sordu. başımı sallayınca barın üstündeki rafın oyuklarına sıraladığı boş kadehlerden birini alıp kadehimin yanına bıraktı ve arka tarafa gitti.

    boş kadehe uygun miktarda konyak koyup kızın yanına gittim ve piyanonun üstüne bıraktım. kız yüzüme baktı ve gülümsedi, sonra da hemen yanındaki masaya dayanmış boş sandalyeyi işaret etti. sandalyeyi çevirip piyanonun yanına çektim ve oturdum. yakınına gelince kızın gerçekten bir melek olduğuna inanmaya başlamıştım (bu sözün anlamını kavrayacak denli hayat tecrübeniz vardır umarım; hani bildiğiniz bütün bu gerçekliklerin aslında başka bir görüntüsü varmış ve hayat aslında başka bir şeymiş gibi). neredeyse hiç kıpırdamadan söylediği şarkıyı dinledim.

    şarkı bitince piyanonun üzerindeki kadehi alıp bana doğru uzattı, ben de kadehimi kaldırdım, birer yudum aldık. o yeni şarkısına başlarken ben barda bıraktığım çikolata tabağını getirip piyanonun üstünde duran kadehin yanına bıraktım. zayıf ingilizcemle anlayabildiğim kadarıyla "açmayı bekleyen çiçek gibi, ışık bekleyen karanlık oda gibi, yağmuru bekleyen çöl gibi, baharı bekleyen çocuklar gibi" beklediğini söylüyordu sevgilisine ve dön diyordu şarkısında; bense "dön" bile diyemiyeceğimi bildiğim bir aşkın alışılmış bir nesnesi için, için için ağlıyordum.

    sustu ve neden bu kadar hüzünlü olduğumu sordu. dinlerken daha becerikliydim de anlatırken daha zordu, ama son üç ayda başıma gelenleri bir bir anlattım ona, beceremediğim zamanlarda pandomime sardırdım, hatta bar taburesinde asılı çantamdaki defteri getirip hiyerogliflerle anlatmaya dek götürdüm. sormasa anlatmazdım, ama anladıkça dahasını istiyor ve soruyordu; yaşadığım acının ayrıntılarını bilmek istiyor, "peki o zaman o ne söyledi?" diye soracak kadar yakın, belki de içten buluyordu beni. bunca ketum yaşamışken hayatımı, hiç tanımadığım birine neyim varsa dökülüyordum bir bir.

    "bu duygudan kurtulmalısın" dedi, "kendine ancak sen yardım edebilirsin." kolay olmadığını bildiğini de ekledi. "kendime yardım edemiyorum" dedim. "peki, ne istiyorsun?" diye sordu. "onu tekrar görmeliyim" dedim. piyanonun tuşlarına basıp bir melodi tutturdu; "kendime yardım edemiyorum, seni tekrar görmem lazım" diye mırıldandı bir süre. sonra bana dönüp "aşk insanı çabuk yaşlandırır, yüzündeki çizgiler artacak" dedi. "umrumda değil" dedim. piyanonun tuşlarına basmaya başladı tekrar, "yüzündeki çizgileri umursamıyorum, sen böyle sandalyende otururken" diye mırıldandı. sonra birden ayağa kalkıp elimi tuttu. ben de kalktım. bir süre piyanonun yanında dans ettik.

    dans ettik, denemezdi herhalde, öylece birbirimize sarılıp sallandık demeliyim. biraz önceki sohbetimizi şarkı gibi doğaçlıyordu kulağıma ve biz öylece sallanıyorduk; "yüzündeki çizgiler umrumda değil, sen böyle sandalyemde otururken ve dans ederken, kendime yardım edemiyorum, seni tekrar görmem lazım." belki de kendi hüzünlerinden cümleler ekledi sonra; "yalnızım gecenin bu kadar geç saatinde, saate bakıyorum ve biliyorum ki sen evde değilsin" gibi bir şeyler söyledi sanırım. oysa biliyordum ben de; gecenin bu geç saatinde benim hüzünlerim de yalnız değildi, ama biz ikimiz ne kadar yalnızdık.

    bu kadar.
    (muzevir, 27.12.2008 21:53)
  20. başrolde norah jones tercihini biraz tuhaf bulduğumu belirtmek durumundayım. gerçi hiç de kötü oynamıyor, türkiye'ye gelse herhangi prime time gençlik dizisinin başrolü gönül rahatlığıyla emanet edilebilir kendisine. fakat, özellikle rachel weisz ve david strathairn gibi iki dev oyuncuyla göründüğü sahnelerde, yüzünde beliren "la noliy?" ifadesi gözlerden kaçmıyor. aynı ifade, jenerikte wong kar wai ismini görünce aklı doğrudan in the mood for love'a gidip yine bir başyapıt beklentisine giren, bendenizin yüzünde de görülmüştür sanırım yirminci dakika itibarıyla.

    yine de, her biri tablo niteliğinde sahneleri ve dingin müziğiyle, yavaştan kendini sevdirmesini biliyor bu iddiasız ama güzel film. "original score by ry cooder" imiş bu arada, meraklılarına duyurulur. mırıl mırıl caz şarkılarını ise, tahmin edilebileceği gibi, ayla dikmen seslendirmiş. sonuçta, wong kar wai için sıradan, bizim ev ahalisi için ise büyük bir adım oldu sinemasal anlamda. film sonrası salonda yaptığım değerlendirmede alabildiğim tek yorumun "edebiyat uyarlaması mı bu?" olması da aynı gerçeğe işaret ediyor. gel de hepsini salonda sevme şimdi şirin bıcırıkların.

    bir sözüm de jude law'a ve canlandırdığı "sabit duran" lokantacı karakterine olacak tabi. bak jude, boylu poslusun, yakışıklısın, karizmatiksin, yerine göre efendi yerine göre piç adam olabilen bir yapın ve hayvan gibi ingiliz aksanın var. şimdi bir hemcinsin olarak sana soruyorum: tüm bu saydığım özelliklerinin yanısıra bir de söz konusu filmdeki gibi kalender meşrep, sebatkar, hayatı geldiği gibi kabullenen, çarpık gülümsemeli, alaycı karakterleri canlandırmaya mecbur musun? senin gibi bir örneği görmüş cins-i latife biz bu saatten sonra neremizi beğendirelim affedersin? film bir yarım saat daha uzasa ben bile biniyordum new york uçağına. böyle olmaz.
    (tembel, 07.01.2009 10:51 ~ 13:45)
  21. in the mood for love ve 2046 tanıyacağınız kar wai wong filmidir. izlerken keyifli zaman geçireceksinizdir. görsel kalite, görsel renklilik ve yine görsel kurgu açısından son derece iyidir. jude law ve natalie portman zaten görsel bir şölendir. buna rağmen öyküde kendi hayatınızdan parçalar bulamazsanız filmi unutmaya başlayabilirsiniz. ve bir süre sonra hatırlamanız için dakikalarca düşünmeniz gerekebilir. sizde iz bırakamayabilir.
    şarkıları açısından ise kesinlikle izlemeye değerdir.

    http://www.imdb.com/...
    (freyjaa, 07.01.2009 11:12 ~ 11:12)
  22. ------------çok pis spoiler------------

    elizabeth'in new york'a dönerken jeremy'e seslenişi pek güzeldir.

    dear jeremy,

    in the last few days, i've been learning how to not trust people and i'm glad i failed. sometimes we depend on other people as a mirror. to define us and tell us who we are. and each reflection makes me like myself a little more.

    elizabeth.



    -----------------spoilerdı--------------
    (karamelize ekmek, 04.04.2009 22:42 ~ 22:42)
  23. çok güzel bir yolculuk, kendini ve aşkı tekrardan bulma filmi. insanın blueberry pie olası geliyor. buradan sonrası spoilerlı. izlemediysen okuma ey arı!

    elizabeth'in çevresinde olan olaylar aslında sürekli onun kendisiyle ilgili bir şeyleri fark etmesini sağlıyor. mesela ilk bölümde arnie'nin kendisini içkiye vermesi, elizabeth'in kendini aşk acısını unutmak için çalışmaya vermesine gönderme. arnie'nin ölümüyle, o da bu kadar çok çalışmasının hiçbir şeyi geçirmeyeceğini, sadece kendini oyaladığını fark ediyor ve yolculuğa devam ediyor. daha sonrasında karşılaştığı leslie'nin babasının ölümünden o kadar sarsılmasına rağmen ise kendi olmaya, kumar oynamaya devam etmesi, elizabeth'e artık ne yaşandıysa yaşansın, kendisi olmaya devam edecek kadar güçlü olması gerektiğini anlatıyor ve böylece geçmişinden kurtulup jeremy'ye geliyor. bu arada jeremy de kendi eski yüklerinden kurtulmuş durumda, elizabeth'i bekliyor ve böylece devam edebiliyorlar. bu arada, elizabeth'in neden terk edildiğini anlayamaması hakkında jeremy ile konuştukları ve jeremy'nin eski kız arkadaşına koyduğu laf çok güzeldi.
    (hilde, 26.07.2009 03:46)
  24. çok güzel ve insanı mutlu eden bir film kesinlikle izlenmeli.filmin müzikleri de bir o kadar uyumlu ve güzel.
    (heavenlydemonic, 12.10.2009 00:44)

künye  ·  iletişim / şikayet / reklam  ·  sıkça sorulan sorular  ·  itü sözlük görseller  ·  itü sözlük extra  ·  itü sözlük mobil