1. "muzaffer şerif başoğlu", 1906-1988 yılları arasında yaşamıştır. cumhuriyet aydınlanmasının en önemli isimlerinden biridir. türkiye solu'nun önemli isimlerinden niyazi berkes, behice boran ve pertev naili boratav'ın çok yakın dostu ve çalışma arkadaşıdır. çok sıkı solcudur ve hatta stalin yanlısıdır. türkiye akademilerinden kendi isteği ile değil zorla "şutlanmıştır". hoca'ya kucak açansa hoca'nın düşmanı olduğu abd olmuştur. en önemli çalışmalarına burada imza atmış ve kendisini bir nev'i sürgüne mahkum eden ülkesine -daha doğrusu o dönemki zihniyete, tepki olarak "sherif" soyadını kullanmaya başlamıştır.

    akademik anlamda çok değerli bir hocadır. dünya'ya muzaffer hoca'dan çok farklı bir pencereden bakan halil inalcık üstad dahi hoca'nın önemini belirtmektedir. (bkz: tarihçilerin kutbu)

    türkiye'deki akademik yapının ne ilk ne de son kaybıdır. alnımıza kazınan kara bir lekedir muzaffer hoca'nın sürgünü.

    konuyla doğrudan alakalı olarak: (bkz: akademik özgürlük)!..

    alakalı not: muzaffer hoca, yurtdışında "muzaffer sherif" olarak tanınır, bilinir.
  2. "muzaffer şerif başoğlu" hakkında prof. dr. hasan ünal nalbantoğlu'nun yazdığı 15 ağustos 2006 tarihli makale aşağıdaki gibidir.

    ayrıca, makalenin aslı www.metu.edu.tr/~hun/articles/turk/hun-msherif.doc adresinden de okunabilir.

    gene de unutulamayan adam

    bir büyük kentin kadim üniversitesine bağlı bir fakültede, psikoloji ofis ve dersliklerinin sıralandığı koridorda, geçmişte alana ve bölüme katkısı olmuş, emeği geçen yerli ve yabancı bilim insanlarının portreleri altta ad ve tarihleriyle boydan boya sergilenir. bu fotoğraflardan biri nedense eksiktir, kişinin adı ve tarihleri yerinde duruyorsa da.

    konumuz olan bilim insanıyla tanışmak onuruna erişmemiş de olsa, öğrenciliğinden beri onu hem dünyaca tanınmış eserlerinden hem de bir zamanlar onca emek vermeye çabaladığı ülkesinde maruz kaldığı muameleden ötürü dolaylı tanımış birinin gözüne bu eksikliğin takılması bir raslantı olmasa gerek. (psikolojinin teorik corpusunda bu seçici dikkati açıklamaya dönük bir şeyleri ararsak buluruz herhalde). bu bilim insanının dış dünyaca kabul görmüş bilimsel mirası yanında, ülkemizde zamanının akademik ve siyasi rejimlerince ‘özel ödüle’ (!) değer görülen siyasi geçmişinin bilinegelen irili ufaklı ayrıntıları hatırlandığında da, resmin yerinin neden hâlâ boş durduğu ister istemez insanın aklına düşer. bir zamanlar onun ideolojik olarak karşısında durup eleştirdiği, alman nüfuzundan amerikan ittifakına geçen rejimlerin himayesini görmeyi sürdüren meslekdaşlarının oynamış olabileceği rol müdür acaba bunun nedeni? yoksa, bu ihtimalin üstüne gelen bir profesyonel bellek yitiminin de payı var mıdır resmin yerinin kaç zamandır boş kalmasında?

    şaka değil, salt sosyal psikoloji ya da genelde psikolojinin alanıyla sınırlanmayarak, tüm sosyal bilimler alanında ‘gerçek’ anlamda bir “disiplinlerarasılık” uğruna ve yazgısı kaçınılmaz olarak toplumlar, topluluklar ve gruplar içinde belirlenen insan varoluşunun parçası ‘kurallar,’ ‘değerler,’ ‘tutum-alışlar,’ ‘güç ilişkileri,’ ‘yetke,’ ‘grup-içi dayanışma,’ ‘gruplar-arası çatışma,’ vb. gibi konularda tek başına ve başkalarıyla ortak deneysel (experimental)-görgül (empirical) araştırmaları ve diğer bilimsel eserleriyle dünya çapında bir mesleki itibar kazanmış bir bilim insanının bir zamanlar eğitim ve bilimsel etkinliklerine onca emek harcadığı ve karşılığında aldığı ödül (!) sonucu terkederek, bir daha dönmediği, hatta tüm özlemine rağmen içten içe küskünleştiği ülkesinde neden anlamsız tezahürleri olan bir unutuma terkedildiği üzerine düşünmeliyiz. en başta da kendi nominal alanının (psikoloji) şimdiki pratisyenleri olmak üzere sosyal bilimlerin değişik alanlarında günümüz türkiye’sinde, çerçeveli-projeli araştırma sürdüren, rapor, bildiri, makale, kitap yazan, eğitim veren - ve de bu önem sırasıyla -, hatta akademik-kültürel pazarın baskısı altında, eğitim karşısında diğer akademik-bilimsel etkinlikleri eşsiz bir tutku (!) ve yoğunlukta sürdürmeye kilitlenen bizler.

    aynı pazarın talebine uygun ‘iş’ yetiştirmeye alla turca tutum-alışlar ve yollarla sıvanan suya sabuna dokunmaz tekno-bilim zihinler için, eğer adını duymuşlarsa, şaibeli bir muzaffer şerif başoğlu’nun yaşamı ve çalışmalarının bilime katkısı, dahası anlamını güden güdülenmelerle ilgili bir öğrenme sürecine, ve hele ‘bellek’ canlandırmasına girişmek bir kaç nedenle fuzuli bir çabadan başka bir şey değil. bir kere, her bilgilendirimin (information) bilgiye (knowledge) dönüşme kapasitesi bile düşünülmeden, hatta her türden akademik yavansöylemler ötesinde kullanılıp eskitilmesine dahi izin verilmeden çöpe atıldığı bir ‘modern’ akademik dünyada muzafer sherif (ve hele bir muzaffer şerif başoğlu) ne işimize yarayacak ki? (şu cui bono meselesi). tabii, adamın eserleri benim disiplin alt alanım ve uzmanlığımı saran surlar gerisinde çokca ‘citation’ alıyorsa hâlâ, tercihen uluslararası kongrelere alelacele yetişecek bildirilerde vb. gönderme yapmak gerektiğini düşünenler çıkacaktır. ikincisi, (buradaki akademisyen-uzman tipi kâr hadleri sürekli tehdid altında bir endüstrinin - örneğin giyim sektöründe - modern bireylerin düşünmeden benimsemesi için durmaksızın çaba harcadığı yeni modaları durup düşünmeksizin izlemeye indeksli, aralıksız yinelenen tenzilâtlı satışları da hiç kaçırmayan tüketici tipine benzetilebilir.) üçüncüsü de, ‘aman adam şaibeli bir geçmişe sahip; bıraktık ondan gurur ve övgüyle söz etmeyi, çalışmamızda gerekli bile olsa bize özgü kul-akademik yaşamındaki yetke hiyerarşileri, grup dayanışmaları, vb. kefeye oturtulduğunda, onun eserlerine göndermede bulunmak – hele türkiye’deyken yayımladıklarına hiç – oldukça sakıncalı’ düşüncesi. bu saydıklarım her ne kadar görece birbirinden farklı akademisyen profillerine denk düşer görünse de, bu profiller arasında geçişler olduğunu, aynı kaygıların tek tek somut bireylerde bir arada toplanabildiğini de gözardı etmemek gerekir.

    evet ama adam gene de kendini unutturtmuyor işte. hiç değilse bir kesimimiz için bu böyle. bu yazı da aynı durumun bir örneği olarak kaleme alındı. aynı zamanda da, kişisel eğitimimizde iz bırakan muzaffer şerif’le ilgili olarak akademik ‘uğraş’ta aşırı uzmanlaşmayla da birlikte giden ve bu etkinliğin tanımı gereği yaşam boyu uğraş olma niteliğini yok etmeye yönelik ‘bellek yitimi’ne karşı direnişin hem bir parçası hem de çok gecikmiş bir teşekkür niteliği taşımaktadır yazımız.

    adının onu unutmayanlar arasında çağrılışıyla, ‘şerif’ üzerine daha çok sözlü bir kısmı da yazıya dökülmüş ayrıntıda yarım yamalak çok öykü dolaşır ortada yukarıda değindiğimiz unutuma karşın. yazımızdakilerin bir kısmı da yazarının belleğine dönük bir tür ‘sözel tarih’ kazısı, kişisel tarihden muzaffer şerif’le ilgili anı ve düşünce fragmanlarının çıkarılarak en azından kendi belleğinde yeniden konuşlandırılması amacını taşımaktadır. umulur ki, fragmanlarla bezeli bu geçmişe dönük yeniden-değerlendirme çabamız, ileride muzaffer şerif üzerine yetkin araştırma yapmaya yönelecekler için de işlenecek hammadde olmak yanında, baştaki tartışmamızla ilgili bir başka anlam da taşısın. önce bir iki anıyla başlayalım:

    şerif ’in adını ilk yılında o zamanki biçimlenişiyle odtü “sosyal bilimler bölümü”nde ileride sosyoloji ve psikoloji opsiyonlarından birinde diploma alma olanağına kavuşacak öğrencilere dr. ayhan lecomte’un ortak verdiği sosyal psikoloji dersinde duymanın uyandırdığı merak, çiçeği burnunda bir üniversite öğrencisi için kuşkusuz bugünkünden çok başka nitelikteydi. hocamız tarafından disipline dünya çapında katkısı olduğu anlatılan ünlü “otokinetik tepki” deneyi (1932) ve sanırım dr. lecomte’un da o sırada bilmediği, sonradan öğrendiğimiz üzere de, şerif türkiye’deyken gazi eğitim enstitüsü’ndeki deney ve çalışmalarıyla geliştirilerek yinelenen, kapalı deney ortamı yoluyla gerçekleştirilmiş bu katkının exemplar olarak taşıdığı önemi o zaman çok iyi anlamış olduğumuz söylenemez. dr. lecomte ertesi sene aynı deneyi okulun mimarlık amfisinde o günün olanaklarıyla yarattığı kapalı ortam deney düzeneğinde bizler üzerinde de tekrarlamıştı. o an için ülkemizden, bizlerden birinin bize örnek olacak ölçüde dünyada tanınmış olmasının taze öğrenci gönlünde yarattığı safdil gururu tahmin etmek zor olmasa gerek. gel gör ki, böylesine çaplı bir bilim insanı ve düşünür olmanın bir de faturası varmış, çok geçmeden öğrenecektik.

    gerçekten de fazla zaman almadı şerif ve onun dtcf’deki çaplı meslekdaşlarının başına bir zamanlar neler geldiğini öğrenmemiz. altmışlı yılların koşulları düşünüldüğünde unutulmaması gereken şey, oynak siyasi konjonktürün vaadeder göründüğü özgürlüklerin halen geçerli baskıcı yasalar ve hukukçular seferber edilerek kolaylıkla tepelenebildiği gerçeğidir. böyle olduğunda da sosyoloji gibi bir bilim dalını seçen, üstelik merak edip ilgilendiği ve sorguladığı konular türkiye’nin yakın siyasi tarihi nedeniyle hassas bölgeye düşen birinin, başka modern toplumlardaki araştırma deneyimlerinden süzülerek formel ders kitaplarında kategorileştirilen toplumsal araştırma tekniklerini ne denli öğrenirse öğrensin, ayrıntı ve nüanslarda gizlenen bilgiyi toparlaması zaman alır. yönlendirebilecek olanların da hassas konu ve kişiler hakkında sizi tanıyana dek ketum davranmaları, bazen yanıbaşınızdaki kütüphanede bazı fakülte dergilerinin tozlanmaya terk ciltlerinde muzaffer şerif’in göreli kısa özgürlük ortamında makalelerinin çıkmış olduğu gerçeğinden en azından bir süre bihaber kalmanıza yol açabilir. ama öğrenmeyi gerçekten isteyenlerin hedefledikleri ‘konu’yu dert edinerek kafayı takması diye bir şey de var.

    bizlere çok büyük emeği geçmiş olan prof. mübeccel belik kıray’ın deyim yerindeyse verdiği tiyöler sonucu, gecikerek de olsa dtcf mecmuası’nın sayıları devrilince, hem makaleler hem de haberler kısmında bir zamanlar kimlerin kimlerin öğrencisi, asistanı olduğu, belirli bir tarihten sonra da neden bazılarının yazılarının bıçak gibi kesildiği ve bir daha o dergi sayfalarında adlarının yer almadığı gerçeğiyle karşılaşıyorsunuz. bu ise yeni soruların yolunu açıyor. bir adam örneğin amerika’da kendi dalında bu denli önemli ise – ki ilk baskısı kendi adıyla (1948), sonraki de eşi carolyne w. sherif’le ortak yayınlanan an outline of social psychology’nin (1956) ve başka kütüphanelerden (hem de o zaman ki amerikan kütüphanesi) bulunan hadley cantril’le ortak the psychology of ego-ınvolvements’ın aralıklarla okunması bu kanıyı güçlendirecek nitelikteydi. bıraktık adamın başarılarından milletçe pay çıkarmayı, neden üzerine ölü toprağı serpilmişcesine adı dahi kendi ülkesinde anılmıyordu? modernlik içine savrulan bazı toplumlarda aydın muhaliflere seçici şiddet uygulanmasının geniş kitle okumuşlarda yaygın ve süregiden bir içsel korku rejimi doğurmasının kuşaklararası derin bir bellek yitimiyle kurulabilecek yakın bir ilişkisi olduğunu düşünelim bir an. sanırım bu sayıltı (assumption) öncelikle şimdinin sosyal ve öteki psikologlarınca bir denenceye dönüştürülerek, bilimsel yollarla seçilen ‘kontrol’ ve ‘deney’ grupları üzerinden test edilebilir, diye düşünmekteyim kendi hesabıma.

    üniversite eğitiminin üçüncü yılında mübeccel hoca’mızın elinde tutum-alışlar üzerine şerif tarafından özel imzalı ince, yeşil ciltli bir ortak kitabın görülmesi, hoca’mızla onun hocası arasında aksak da olsa hâlâ bir iletişim olduğunun göstergesiydi elbette. bu arada, şerif’in 1944’te başına gelenlerden sonra amerika’ya döndüğünde artık türkiye’ye küstüğünün bir diğer hocamız, güney le comte’un amerika’dayken bir fakülte kokteylinde tanıştıklarında, ülkemize gene gelip geçmişte yaptığı azımsanamaz hizmeti sürdürmeyi düşünüp düşünmediği yollu sorusuna cevaben şerif’in “ben etmedim; onlar bana ettiler” mealinde söyledikleriyle de kanıtlandığı yönündeki safdil görüşümü prof. kıray elinin tersiyle iterek şu mealde gerçekçi bir açıklama getirmişti: adam ülkemizde bilim yapmanın ancak bu kadar sürdürülebildiği bu koşullarda neden dönsün ki? dönerse, bırakınız şu anda herkesin yararlandığı bu üretkenliği varolan akademik çatılar altında sürdürüp sürdüremeyeceğini, başına ne gelirdi, hangimiz bilebiliriz? gerçekten de, sonraki yıllarda yurda dönüş yapanların bir biçimde uğradıkları çeşitli muameleler bu sözlerin doğruluğunu sıklıkla anımsatmıştır. gene de hatırlatmış olalım, şerif’in dönmeyişiyle, başkalarının, cefası ve faturası yanında görkemini de tatmadan bu ülkeyi daha baştan bir mahpushane olarak paketleyip bir yana itip de, öncelikle ‘özgürlükler ülkesi’ yönünde dışarıya kapak atmak üzere attıkları adımlar arasında dünyalar kadar fark vardır.

    şerif’in yaşamı hakkında kendi alçakgönüllü ifadeleri yanında başkalarının yazdıkları da onun daha çok gençken geçirdiği kimi acı yaşam deneyimlerinin (örn. çevresindekileri katleden izmir işgalcilerinin katlinden tamamiyle raslantı eseri kurtuluşu) ve büyüdüğü çevrede değişik etnik, dini gruplar ve toplumsal sınıflar arası çatışmaları gözlemiş olması, onun neden ileride sosyal psikoloji gibi bir alanı ve çalışıp üzerine yazdığı konuları seçtiği hakkında bir fikir verir bizlere.

    her bilim insanında olduğu gibi, şerif’in de yetiştiği dönemleri saran değişik tarihsel-toplumsal-siyasi koşulların onun çalışmalarına damga vurduğunu, araştırmalarında yöneldiği konuları güdülediğini öne sürmek abartma olmaz. izmir’de görece ayrıcalıklı bir eğitim ardından istanbul üniversitesi’nden yüksek lisansını alması; burslu olarak a.b.d.’ne 1929’da gidişi; kısa bir süre sonra amerikan kapitalizminin içine girdiği ilk büyük buhranla gözünün açılışı ve bilerek seçtiği harvard’da kendi alanı dışında, özellikle siyaset bilimi ve sosyolojide dersler almaya yönelişi; bu arada roosevelt amerika’sının “new deal” koşullarında çalışanların dünyasıyla ve ‘amerikan solu’yla yakından tanışması (aynı durum behice s. boran için de doğruydu); bir ara tam hitler yükselirken berlin üniversitesi’ne giderek wolfgang köhler’in derslerini izlemesi ve aynı zamanda tüm bir ulusun basit sloganlarla nasıl hizaya getirilip seferber edilebildiğini yakından gözleme olanağı.

    harvard’a döndüğünde de artık bir ömür boyu üzerinde çalışacağı, toplumsal ‘norm’lar ve bu ‘norm’ların duygusal ağırlık kazanmış biçimi olan ‘değerler,’ tüm bunların ‘biz’ ve ‘onlar’ üzerinden sloganlaştırılışı, küçük gruplardan uluslara dek insan topluluklarının önderlik, yetke, topluluk-içi dayanışma ve topluluklar-arası çatışma dinamikleri ve bunlara bağlı tutum-alışların yerine göre ve dozunda ‘nitel’ ve ‘nicel’ değişik veri araştırma teknikleri yoluyla kapalı (deney) ya da açık ortamlarda (gözlem) araştırılması; böylece ya varolan (ve göklerde uçmayan) teorilerle buluşturularak ya da onlardan esinle değerlendirilişi; çoğu durumda da bu çalışmaları bir tutarlılık içinde sergilemeye dönük ‘kavramsal model’lerin geliştirilmesi. şerif daha türkiye’ye dönmeden, tezi (1935, columbia üniv.) yanında, ingilizce yayımlandığında ses getiren, sonradan da çok gönderme yapılacak bir kitabı, hemen ardından da o artık ankara’dayken ırkçılığa karşı siyasi-ideolojik konumunu beslediğini de düşündüğümüz, sloganlar üzerine yazısı yayınlanmış bulunuyordu.

    kendisinin türkiye’de büyük bir sorumluluk duygusu ve olağanüstü bir çalışkanlık içinde akademik görevlerini sürdürürken bilimsel çeviriler de yaptığını, bu arada özellikle alman faşizmine meyleden zihniyetleri muhalif dergi ve gazetelerde yayımlanan çeşitli yazılarında eleştirdiğini, hatta bunlardan bazılarının dünya savaşı’nın kaderi belirginleşmeye başladığında dünyadaki yeni siyasal esintilere göre yön değiştirmeye başlayışını da hedef aldığını biliyoruz. başka araştırıcıların bunlar üzerinde ayrıntılı durma olasılığını göz önünde tutarak, yazımızın çerçevesinde tartışmayacağız. ama şerif’in o güne dek çıkan eserleriyle pek tanışmadıkları izlenimini bizde uyandıran o sıralardaki iki değerlendirmeye değinmeden de geçmeyelim.

    bunlardan birincisi, şerif’in dilimizde kaleme aldığı, ırk psikolojisi (1943) başlıklı ve o güne dek kimi türkçe dergilerde çıkmış konuyla bir biçimde ilgili yazılarını da kapsayan kitabını değerlendiren hasan tanrıkut tarafından kaleme alınmış bir eleştiri yazısı. görece uzun sayılabilecek, yer yer de haklı olabilecek eleştiriler içeren bir özetlemesinden sonra tanrıkut’un vardığı sonuç şöyle:

    “bundan başka bir sosyoloji meselesini ele alırken zannediyorum ki, muharrir kendi sahasından oldukça uzaklaşmaktadır. çünkü ırkçılık bir psikoloji meselesi değildir, harp sonrası bir takım sosyal cereyanların mahsulüdür. o, kendilerine bağlı olduğu cereyanlarla birlikte görülmelidir. şu halde sosyal bir meselenin psikoloji ile reddedilmesi vakıası karşısında bu bir biyoloji problemini sosyoloji ile reddetmeğe kalkışmak kadar gariptir.”

    dikkatleri çekmek istediğimiz ikinci örnek ise, bugün artık ‘ulusal’ ozanımız olduğu çok çeşitli kesimlerce benimsenen nazım hikmet’in 1943’de kaleme aldığı kemal tahir’e bir mektubunda kendi siyasi eğilimine yakın gördüğü şerif hakkındaki izlenimi. şöyle yazıyor ozanımız:

    “muzaffer şerif’i ben tanırım. enteresan çocuktur, ama ne senin ne de benim şöyle ahbapça arkadaşlığını edebileceğimize pek ihtimal vermiyorum, lüzumundan fazla münevver amerikalı bilgin. belki bu altı yıl önceki intibaımdır, belki şimdi o da ben de değiştim. kim bilir. mamafi kitabı [ırk psikolojisi,?] cidden güzel, faydalı, aktüel. ve böyle bir kitaba sahip olduğumuz için sevinebiliriz.”

    zamanı düşünüldüğünde, bu iki değerlendirmeden ilkinde, en azından, tam da şerif’in amaçladığı ‘disiplinlerarası’lığın tersini, yani bilimsel disiplinler arasında kopukluğu azmettirmeye dönük, kompartmanlaşmayı iyi bir şey sanan ciddi bir hata, ikincisinde ise tüm kadirşinaslığına rağmen nâzım’ın şerif’in oluşumu üzerinden genç ve ham görülen bir amerika’yı yaşlı avrupa’nın gözlükleriyle gören ve oradaki solu bile fazla pragmatik, hatta denilebilir ki, ‘görgülcü’ bulmaya dönük bir tutum-alış, bir yanlılık seziliyor.

    bu arada belirtmeden geçmeyelim. dtcf’deki tasfiyeden şerif görece daha az zararlı çıktı. bunun başlıca nedeni amerikan üniversitelerindeki meslekdaşlarının onun adına doğru ve saygın girişimleridir. bunun yanında, belki de a.b.d. hükümetinin, dolayısıyla da dış temsilciliklerinin truman devamı ‘soğuk savaş’ ruhuna henüz tamamen girmemiş oluşu da bir başka kolaylaştırıcı neden olarak gösterilebilir.

    ama dönelim biz asıl onun çalışmalarının hep hedeflediğini düşündürttüğü ‘disiplinlerarası’lığın günümüzde adı ikide bir gevelenirken sanının başına neler geldiğine. şerif’in de çok uzak olmayan geçmişte bir yanına bilinçli değindiği, birbirine karşıtmış görünen ama aynı paranın iki yüzünü oluşturan şu iki eğilim bugün tarihsel-toplumsal bilimlerin tayfını grileştiriyor: bir yanda, başta kendini ‘doğa bilimi’ sanmak sanrısı içine düşen psikoloji olmak üzere, dar disiplin duvarları gerisine çekilen toplumsal bilim disiplinleri, öte yanda da görgül araştırma deneyiminin getirdiği zenginliği hiç sayarcasına, “tarihsel-toplumsal bilimlerde ‘görgül’ araştırma yapmak ne demektir?”in anlamını bilmeyen, hatta denilebilir ki, anlamamak pekâlâ işine de (fikir tembelliğine) gelen, bu arada dar akademizme özgü tüm çıkarcılık ve fikir asalaklığıyla züppe bir kuramsıcılık (theoreticism) gerisine sığınıp sur gerisinden mangalda kül bırakmayan çokbilmiş ‘scholar’ müsveddeliğinin boy atışı. özellikle sosyal bilimlerde gerçek anlamda bir “disiplinlerarasılık” peşinde onca araştırma yapıp, yazan çizen, üstelik her yerde bugün giderek az rastlanan bir özveriyle eğitim veren şerif, 1967’de çıkan bir sempozyum kitabının giriş yazısında daha o zamanlar amerikan bilim çevrelerinde boy atmaya başlayan tedirginlik verici bu iki tür gelişmeden özellikle ilki hakkında iki yönden kaygı duymaktaydı. kendisi şöyle bir teşhis ve uyarıda bulunuyor:

    “bugün insan ilişkileri ve onlarla alakalı tutum-alışlar hakkındaki bilginin tıkanıklığını aşmaya [breakthrough] şiddetle ihtiyaç var. bu [derlemedeki] envanter belki de bu ve diğer önemli insan ilişkileri konularında neden ürkütücü bir gecikme [lag] içinde bulunulduğunun bazı nedenlerini ortaya sermemize yarayacak; özellikle de gruplar-arası ve uluslar-arası ilişkilerdeki sorunlarla ilgili konularda.

    bu gecikmenin nedenleri arasında bir tanesini verebilirim. o da başkalarını görmemiz ve duymamızı imkansızlaştıran ve farklı disiplinlerde çalışan bizlerin yarattığı korkutucu yalıtılmışlık. en aşırı biçimiyle, bir yanda, imgelem gücünü ne kadar zorlarsanız zorlayın, incir çekirdeğini doldurmaz küçük sorunlara uygulanan yoğun laboratuvar deneyleri duruyor. öte yanda da, tutumların oluşumunun ve tutumlardaki değişmelerin altta yatan süreçlerini inceleyecekleri yerde yalnızca hemen zaman aşımına uğrayan güncel konularla ilgilenen profesyonel kamu oyu yoklayıcılarının sörvey yoluyla topladığı tonlarca veri.”

    önemli bir eksikliğe değinmeden bitirmeyelim yazımızı. ‘gösterişli ego’larıyla yaldızlı felsefe yapmaya sürekli teşne, ama aslında alabildiğine kartezyen bazı ruhbilim teorisyenlerin amerikan tarzı psikolojik görgül araştırmalara burun kıvırdıkları, fransızca’nın dildünyasında bile hiç değilse bir iki çalışması çevrilerek yayımlanan şerif türkiye’yi terkedeli, onun ne önceki ne sonraki hiçbir ingilizce eserinin doğru dürüst çevrilip dilimizde yayımlanmayışı salt onun adının devrinde nasırına basılmış belirli akademik çevrelerde persona non grata statüsünü sürdürmesiyle açıklanamaz günümüzde artık. onun kuşağından uğraş ideallerini paylaşanların çoğu artık aramızda olmadıkları gibi, tüm cehalet ve kötü niyetleriyle modern türkiye’de sosyal bilimlerin bu avant-garde’larına bilim-dışı yollarla amansızca saldıranlar da ortada pek kalmadı günümüzde. dönmeye mecbur bırakıldığı demokrasi havarisi ülkede de bileğinin hakkıyla alanında en üstün yaşamboyu başarı ödülü (cooley-mead award for distinguished contributions to social psychology, 1979) kazanan ilk kişi olmak onuruna kavuşan böyle biri karşısında, ıı. dünya savaşı’nın hemen ertesinde hızla taraf değiştirip değnekçilik yapanların bugün ancak hayaletlerine “ayağa kalkın efendiler...” diyebiliyoruz aynı ozanımızın dizesiyle. demem şu ki, şimdiki nesnel meslek-uğraş koşullarının kamçıladığı unutum sürecini niteleyen bir başka mesleki ve insani duyarsızlık ve de, deyim yerindeyse, saygısızlıktır burada söz konusu olan.

    kim ne derse desin, kimler ne güdülerle istemezse istemesin, değişik nedenlerle bazı belleklerden ne denli dıştalanmış olursa olsun, muzafer sherif, büyük insanlığın bir parçası olan bizlerin ‘şerif’idir. onca meslekdaşınınki yerinde dururken onun indirilen fotoğrafı çoktan hakettiği fakülte koridorundaki eski yerine konulmadıysa eğer şu ana değin, en azından bu jestin gerçekleştirilmesi boynumuzun borcudur.
  3. sosyal psikolojinin bugünkü haline gelmesinin mihenk taşlarından biridir ve kurucu babalarından biri olarak anılır. türkiye'den amerika'ya gitmiş, bir tanesi hariç tüm eserlerini ingilizce yazmıştır. niyazi berkes gibi o da türkiye'nin kaybettiği adamlardandır. tüm dünyada bir taraf seçmenin (faşist-komünist-liberal) mecbur gibi görüldüğü ve neredeyse dünyadaki tüm akademisyenlerin bir tarafın görüşlerini savunduğu dönemlerde nesnelliğe olan sadakati takdir edilesidir. sosyal kuralların psikolojisi adlı kitabı destan niteliğindedir ve bu büyük aydınımızın bugün ülkemizde adı bile anılmamaktadır.
  4. dark room experiment* ve robber's cave experiment adı altında iki deneyiyle sosyal psikolojide önemli bir yer edinmiştir. grup normlarının gelişmesi üzerinde çalışan şerif, dark room deneyinde tek bir grup üzerinde çalışmış ve bireylerin grup olarak karar verirken bireysel kararlarından uzaklaştıklarını ve uyum sağladıklarını gözlemlemiştir.
    robber's cave deneyinde ise 2 grup üzerinde çalışan şerif, gruplara çeşitli hedefler verdiğinde kendi içlerindeki ve karşılıklı anlaşmazlıkların en az seviyeye indiğini ve yine grup normlarının oluştuğunu gözlemlemiştir.

    örgütsel davranış için önemli hep olm bunlar. sınavım var benim ondan.

    (bkz: organizational behavior)

    ayrıca meraklısına;

    (bkz: milgram deneyi)
    (bkz: asch deneyi)
  5. "1906 yılında izmir ödemiş'te başlayan hayatında, 20. yüzyıl boyunca bir sosyal psikologun şahit olması gereken her şeye bizzat yaşanırken tanık oldu.

    insan grupları arasındaki karmaşık ilişkileri çözmeye, 1919'da izmir yunan işgali altındayken süngülenmekten bir yunan askerinin merhameti sayesinde kurtulunca karar verdiği söylenir.

    izmir'deki bir amerikan okulundan darülfünun'a devam eder hikaye. ilk başta kuruluş anlarına tanık olduğu cumhuriyet'in heyecanına kapılır şerif. ziya gökalp, gözlerini kamaştırır. sonra yüksek lisans için gittiği harvard'da ise 1929 kriziyle ve solla karşılaşır. türkiye'ye döndüğünde, artık ırkçılığa bilimsel bir kılıf giydirmiş adına da antropoloji demiş hocalarını aşmış bir genç entelektüeldir. o yüzden fazla kalamaz burada. 1933'de doktora için yeniden abd'ye döner.

    bu kez talih, columbia üniversitesi'nde karşısına nazi iktidarından kaçan frankfurt okulucuları ve gestaltçi psikologları çıkarmıştır. sosyal psikoloji alanında hâlâ bir klasik sayılan toplumsal kuralların psikolojisi'ni yazar.
    artık sosyalist bir entelektüel olarak döndüğü ankara'da nazilerin ırkçılık rüzgârları esmektedir. ama yalnız değildir. dil tarih coğrafya fakültesi'nden niyazi berkes, pertev nail boratav, behice boran ile birliktedir. bazen eski hocası mustafa şekip tunç ile kibarlığı elden bırakmadan bir ırkçılık tartışmasına girer, bir taraftan tkp'nin yurt ve dünya dergisine yazılar yazar, okulda ırkçılığa karşı öğrencileri örgütler.

    tek parti iktidarının nazilere yanaştığı, cumhuriyet gazetesinin sahibi yunus nadi'nin adının yunus nazi'ye çıktığı yıllardır. 1943'ün bu ağır havasında hatay'daki bir toplantıya giderken pek çok ünlü ismin bulunduğu trende depreşir muzaffer şerif'in parrhesia nöbeti. trendekilerden biri dönemin ırkçı fikirleriyle ünlü askerî veterineri süreyya aygün'dür.

    aygün, yol boyunca ''yemeklerin ırkların ruhunu yansıttığı'' ndan başlayıp ''kayserililerin pastırma yapımında kullandıkları tekniklerin çiğ etin zararlarını bertaraf ettiğine'' kadar işin ucunu vardırır. şerif daha fazla kendini tutamaz: ''üstad kayserililer sizin bir heykelinizi dikecekler; ama bu heykel pastırmadan olacak'' der. sinirden deliye dönen aygün ''türk subayına hakaret'' gerekçesiyle şerif'i şikâyet eder, şerif hakkında soruşturma açılır.

    parrhesia nöbeti gelmiştir bir kere. aynı tren yolculuğu sırasında kayseri istasyonunda yemek yerken italya'nın 2. dünya savaşı sırasında ''kayıtsız şartsız teslim olduğu'' haberi ulaşır. şerif bu güzel haberi trendeki pek çoğu faşist olan diğer öğretim üyelerine duyurur hemen. 12 mart darbesinin ara rejim başbakanı nihat erim de onlardan biridir. bu habere bozulur ve şerif'e ''yanlış bir şey duymuş olacaksınız, hukuk-u düvel'e göre kayıtsız şartsız teslim diye bir şey olmaz'' diye karşılık verir. şerif'in cevabı ateşli bir parrhesia hastası olduğunun kanıtıdır: ''hukuk-u düveli kim ipler, kayıtsız şartsız teslim olmuşlar işte!''

    1944'de nihal atsız ''başvekil saracoğlu şükrü'ye açık mektup''ları yayınlar. hedefteki isimlerden biri de şerif'tir. 1944'teki komunist cadı avında üniversiteden arkadaşlarıyla birlikte komünizm propagandası yaptığı için tutuklanır. ama bir süre sonra savaşta naziler yenilmeye başlayınca ülkenin ekseni yeniden kayar. dünya çapında bir üne sahip olan şerif'i daha sonra iyice fokurdayacak bu cadı kazanından 1945'te onu princeton'a davet eden abd hükümeti kurtarır. 1947 yılında türkiye'deki işine yeniden dönmek istediğinde ise bu kez karşısına evlendiği amerikalı eşinden dolayı memurluktan çıkarıldığına dair bir mevzuat maddesi çıkarılır.

    ve o an kararını verir. bundan sonra hayata muzafer sherif olarak devam edecektir. o günden sonra 1988'de alaska'da kalp kirizinden ölünceye kadar ne sade ve beliğ türkçesiyle tek bir kelime yazar ne de çocuklarına türk isimleri verir.

    cumhuriyet, kurtuluş savaşı'nda ölümden son anda dönen, ziya gökalp'in cenazesinde milliyetçi nutuklar atan, sonra sosyalist ve antiemperyalist olan izmirli zengin beyaz türk muzaffer şerif'ten bir muzafer sherif yaratmıştır. bunun için de ne kadar övünse azdır..."

    http://www.taraf.com.tr/...
  6. türkiye'de sol görüşleri nedeniyle hapse giren, işkence gören dünyaca ünlü psikolog. ülkesini terketmek zorunda bırakılmıştır ve abd'ye gitmiştir. orada toplumsal psikoloji'nin önde gelen temsilcilerinden biri olmuştur ve 1954'te, yani bundan tam 57 yıl önce yüzyılın psikoloji alanındaki en önemli deneylerinden birini gerçekleştirmiştir. "robbers cave experiment" adını taşıyan bu deney, " survivor " yarışmasının da ilham kaynağı sayılıyor.
  7. sosyal psikolojinin kurucusu, deneysel psikolojinin de babasıdır. uluslararası önemli kaynaklarda adı "muzaffer sherif" olarak geçer.

    sherif, sosyal psikolojideki çalışmalarını daha çok birey ve grup arasındaki normlara göre gerçekleştirdi. ona göre birey, kabaca bir tabirle sürü psikolojisi'ne göre hareket edip karar veriyor ve uyguluyor. bu yüzdendir ki çalışmalarını gruptan ayrı bir birey ve tek başına bir birey olarak iki ayrı koldan ele alıyor.
    daha sonrasında çalışmalarına abd'de devam ediyor. tezini orada tamamlayıp tekrar türkiye'ye dönüyor. türkiye komünist partisi'ne üye oluyor ve birçok çalışmalar yapıyor. yurt ve dünya adlı dergi'nin de bir üyesi oluyor ama bu dergide çok bir çalışma göstermiyor.

    yurt ve dünya dergisi anti-faşist bir dergiydi. ancak bir çok yazıda açıkça marksist etkiler sezilmekteydi. 1943 yılında da bu dergiden ayrıldı.

    ama görüşlerini dile getirmekten vazgeçmedi:
    "ırk psikolojisi aslında benim ilgi alanım değildir, ancak bir sosyal bilimci ve sorumlu bir vatandaş olarak, şu andaki hükümetin ırkçı politikalarından bahsetmek benim görevimdir" demesiyle o dönemin "marksist ideolojileri var" denerek tutuklanan yazar ve bilim insanlarından biri oluyor. 4 ay hapis yattıktan sonra, harvard üniversitesi akademisyenlerinin durumu haber alması, amerikan büyükelçisi' nin araya girmesiyle şerif serbest bırakılıyor. daha sonra amerika’ya 1944’de dönüyor ve “ the psychology of ego involvements “ kitabını yazıyor burada açık dille sosyalist dünya görüşünü yansıtıyor.

    1949 yılına kadar türkiye’ye dönmek niyetinde iken türk hükümeti’nin; muzaffer şerif'in amerikalı eşinden ve düşüncelerinden dolayı sorun çıkartacağından çekinerek abd’de kalmaya karar veriyor. 1949’dan 1966’ya kadar üniversitesinde çalışacağı oklahoma’ya taşınıyor. bu dönem şerif’in kariyerinde ikinci bir dönem olarak kabul edilir. artık başoğlu soyadını atarak sherif soyadını alır. oklahama üniversitesi'nde de, sosyal psikoloji literatürüne geçecek "robers cave" deneyini tasarlıyor.