• görseller

    • mustafa suphi
    • mustafa suphi
    • mustafa suphi
  1. tkp'nin kurucusu , samsun'da atatürk'le görüşmeye giderken denizde gemilerinin batmasından dolayı ölen siyasi kişilik.
  2. 10 eylül 1920'de bakü'de ilk kongresini toplayan türkiye komünist partisininbanisi ve bu topraklarda sol örgütlenmenin anıt isimlerinden.
    kendisini memeleket şairi nazımın dizelerinden anmsayalım bir de:
    -siyah gece
    beyaz kar
    rüzgar
    rüzgar
    -trabzon'dan bir motor açılıyor
    -sahilde kalabalık!
    -motoru taşlıyorlar
    -son perdeye başlıyorlar!
    -burjuva kemalin omzuna binmiş
    kemal kumandanın kordonuna
    kumandan kahyanın cebine inmiş
    kahya adamlarının donuna
    -uluyorlar
    -hav... hav... hak... tü
    -yoldaş unutma bunu
    burjuvazi
    ne zaman aldatsa bizi
    böyle haykırır:
    -hav... hav... hak... tü
    -gördün mü ikinci motoru?
    -içinde kim var?
    -arkalarından gidiyorlar.
    -ikinc motor birinciye yetişti
    -bordaları bitişti
    -motorlar sarsılıyor
    -dalgalar sallıyor
    sallıyor dalgalar
    -hayır
    iki motorda iki sınıf çarpışıyor.
    -biz onlar!
    -biz silahsız
    onlar kamalı
    -tırnaklarımız
    -kavga son nefese kadar
    -kavga
    -dişlerimiz ellerini kemiiyor
    -kamanın ucu giriyor
    -girdi...
    -yoldaşlar, ey!
    artık lüzum yok fazla söze:
    bakın göz göze
    -karadeniz
    15 kere açtı göğsünü,
    15 kere örtüldü.
    on beşlerin hepsi

    bir komünist gibi öldü.
  3. onbeşlerin kitabesi
    kazıdık onbeşlerin ismini, kanlı kızıl bir mermere!...
    bir çelik aynadır gözlerimiz, onbeşlerin resmini görmek isteyenlere!...
    onbeşlerin ağıdı
    1922
    yangınlara fazla bakan gözler yaşarmaz,
    alnı kızıl yıldızlı baş secdeye varmaz.
    döğüşenler ölenlerin tutmaz yasını!
    yine fakat bir yıldırım zulmeti yırsa,
    sağır göğün koynundaki çanı haykırtsa.
    anıyoruz göğsünüzün son sayhasını.
    eski cihan, yeni cihan önünde eğil!
    aramızdan birkaç yoldaş ayırmak değil,
    her ne yapsan varacağız emelimize!
    karadeniz... bunu duysun derinliklerin:
    o ateşli göğüsleri delen hançerin
    kabzasını alacağız biz elimize!
    hayali gönlümde
    hayali gönlümde yadigar kalan
    bir yanım deryada çalkanır şimdi
    onbeş yandaş ile boğulup ölen
    bir yanım deryada çalkanır şimdi. ooy... ooy... ooy... ooy...
    onbeş yoldaş ile boğulup ölen
    bir yanım deryada çalkanır şimdi.
    garip garip öter derya kuşları
    su içinde uykuları düşleri
    bir gelin döküyor kanlı yaşları
    bir yanım deryada çalkanır şimdi. ooy... ooy... ooy... ooy...
    bir gelin döküyor kanlı yaşları
    bir yanım deryada çalkanır şimdi.
    yarelerim tuz içinde kanıyor
    uyku basmış ela gözler sönüyor
    bir yanımda suphi, nejat ölüyor
    bir yanım deryada çalkanır şimdi. ooy... ooy... ooy... ooy...
    bir yanımda suphi, nejat ölüyor
    bir yanım deryada çalkanır şimdi.
    nazım ile zindanda gün be gün biriz
    söyletir dilsizi ağlatır körü
    sağ yanım çürüyor sol yanım diri
    bir yanım deryada çalkanır şimdi. ooy... ooy... ooy... ooy...
    sağ yanım çürüyor sol yanım diri
    bir yanım deryada çalkanır şimdi.
    gelir günler gelir yarem sarılır
    bir gün olur elbet hesap sorulur
    bir yanım acem’den çin’den çevrilir
    bir yanım deryada çalkanır şimdi. ooy... ooy... ooy... ooy...
    bir yanım acem’den çin’den çevrilir
    bir yanım deryada çalkanır şimdi.

    onbeşlerin ağıdı
    oy anam neden kara bu denizi suları?
    akça m’olaydı oğul onbeşlerin suları?
    oy anam neden pekçe bu denizin dalgası?
    yumuşak molaydı oğul onbeşlerin kavgası?
    oy anamneden yaslı bu denizin canları?
    sevinçli m’olaydı oğul onbeşlerin kanları?
    oy anam neden bora fırtına denizi bu?
    yaralı aslan oğul onbeşler denizi bu.
    oy anam adı neden onbeşler bu denizi?
    kızıl mayası oğul onbeşler bu denizin
    yaşar miraç
  4. kim bilir yaşadıkları nasıl bir iğrenç kumpasın, akıl almaz bir vurdum duymazlığın, aymazlığın, hainliğin, çıyanlığın, rezilliğin, beter bir rüsvalığın, korkaklığın, aczin, ilkesizliğin, namussuzluğun, edepsizliğin aksiydi. kim bilir?

    büsbütün sürecin gelişimini anlatıp hem uzun tutmak, hem de kin ve öfkeyle bu adi, bu zavallı, bu hastalıklı saldırıyı yeniden hatırlamak istemiyorum. bu yüzden sadece 'o gece'yi, 28 ocak'ı yazacağım. ama öncesinde dönemin erzurum valisi hamit efendi'ye, o idare-i maslahat güzara, o yandan yemiş emperyalist goygoycuya, o yalancıya, o takkesi görünen kula, o dolancıya iki çift lafım var (affınıza sığınıyorum): senin ta a.q!

    burada, mustafa suphi'nin karakterinden ve yaptıklarından ziyade, öldürülüş sürecindeki gelişmeleri aktaracağım. sıkça alıntı yaptım. bunlar editörlüğünü yaptığım, alpay kabacalı'nın "bilinmeyen yönleriyle cumhuriyet tarihi" kitabından. (...)

    olayların düzenleyicisi olan vali, meclis başkanlığına çektiği telgrafta şöyle diyordu:

    “mustafa suphi on yedi arkadaşıyla erzurum’a gelmişse de istasyonda toplanan binlerce halk tarafından aşağılanmış ve kovulmuştur. önceden alınmış olan güvenlik önlemleri sonucunda fiili bir saldırı yapılmamış, adı geçen bekletilmeyerek yoluna devam etmeye mecbur olmuştur. trabzon yolunu izlemekte olup yolu üzerindeki halk konak ve yiyecek vermemektedir.”

    aynı gün bayburt kaymakamına gönderdiği şu telgraf, olayları yönlendirenin vali hamit olduğunu açıkça ortaya koymaktadır:

    “...bunlar trabzon yoluyla sınır dışına atılmak üzere mahfuzen o tarafa gönderilmiştir. oraya vardıklarında bir kimse ile karşılaşıp görüşmelerine meydan verilmeyerek yine kuvvetli muhafaza altında gümüşhane’ye doğru sevkleri ve fiili saldırılarda bulunmamak şartıyla halkın bunlara yemek ve yatak vermemelerine ve hakarette bulunmalarına karşı konulmaması gerekir.”

    valinin dahiliye vekili (içişleri bakanı) doktor adnan’a (adıvar) gönderdiği bir telgrafta ise, mustafa suphi’nin “üzerinden aşırılan ayrıntılı bir rapor”dan söz edilmektedir.

    mustafa kemal paşa olup bitenleri izlemekteydi. valiye gönderdiği 25 ocak tarihli telgrafında kurulda kaç kişi bulunduğunu, hepsinin mustafa suphi ile birlikte erzurum’dan yola çıkarılıp çıkarılmadığını sormaktadır. şevket süreyya aydemir, o sırada trabzon’da bulunan eski ittihatçılardan küçük talat’ın (muşkara) halil paşaya yazdığı mektuptan kimi parçaları 21 temmuz 1971 günlü milliyet’teki yazısında vermiştir. aydemir’in tümünü yayımlamaktan kaçındığı bu belgede, olayla ilgili bilgiler yer almaktadır:

    “mustafa suphi ve arkadaşları, muhafaza-i mukaddesat adı altında meydana çıkan mütegallibe (zorbalar, derebeyleri) ve softalar güruhundan pek feci saldırılara uğramışlardır. erzurum’da bırakılmadan yola çıkarılmışlar ve trabzon’a kadar her kasaba ve köyde (...) birtakım zorbaların teşvikiyle çeşitli hakaretlere uğramışlardır. erzurum valisi hamit bey trabzon müdafaa-i hukuk merkez kuruluna verdiği bir telgrafta alenen bunların imhasından bahsetmiştir.”

    ve 28 ocak gecesi işlenen cinayet...

    mustafa suphi ve yoldaşları, ağır kış koşulları altında trabzon’a yollandılar. kızakla gidiyorlardı. bayburt’tan sonra sürekli hakaret gördüler, aç bırakıldılar. trabzon’dan inebolu’ya gönderileceklerini, oradan ankara’ya ulaşacaklarını sanıyorlardı.

    trabzonlu veteriner yüzbaşı abdülkadir, trabzon’un maçka ilçesinde topluluktan ayrıldı. on yıl trabzon milletvekilliği yapmış olan mahmut goloğlu, bu olayı anlatırken (cumhuriyete doğru 1921-1922 [milli mücadele tarihi dördüncü kitap], ankara 1971, s. 43-44) kişiler arasındaki bağlantıları ve cinayetin kimi ipuçlarını vermektedir:

    “...abdülkadir, kars’tan çektiği bir telgrafla, trabzon’a gelmekte olduklarını, sevinç içinde, kardeşi yunus babası mehmet efendiye bildirmişti. mehmet efendi trabzon’da dava vekilliği yapıyordu ve müdafaa-i hukuk cemiyeti’ne bağlı olarak silahlı bir müfrezenin başında bulunan iskele kayıkçılar kâhyası yahya’nın umumi vekili idi.

    yahya kâhya ise, trabzon müdafaa-i hukuk cemiyeti başkanı barutçuzade ahmet efendinin emrindeki bir kuva-yı milliye komutanı durumunda, giresun’dan samsun’a kadar olan kıyıları egemenliği altına almış topal osman ağa gibi ve fakat sadece trabzon’da egemenliğini sürdüren, bu egemenliğe dayanarak trabzon’a girip çıkan eşyalardan kendi başına vergi alan bir çete reisi idi. barutçuzade ahmet efendi, dünya türk ve islam birliği için enver paşanın kurmuş olduğu teşkilat-ı mahsusa’nın trabzon’daki temsilcisiydi.

    mustafa suphi ve arkadaşlarına tertipler hazırlayan erzurum valisi rodoslu hamit bey (kapancı) de birkaç ay öncesine kadar trabzon’da vali idi. trabzon müdafaa-i hukuk cemiyeti başkanı barutçuzade ahmet efendi gibi ittihatçı ve onun yakın adamı olduğundan trabzon mebusluğuna da seçilmişti. öteki trabzon mebuslarınca da tutuluyordu ve elbetteki bütün bu ilişkiler ve dostlukları içinde vali olarak bulunduğu trabzon’da yahya kâhya’yı da çok iyi tanıyordu.

    yahya kâhya basit, cahil, katı yürekli bir insandı. trabzon’da hemen herkesi yıldırmış, şehri baskı altına almış, rumlara göz açtırmamakla beraber herkese her istediğini yapar hale gelmişti. bu nitelikleriyle vali hamit bey'in, mustafa suphi heyetini denizden rusya’ya geri gönderme planında baş rolü alacağı tabii idi. nitekim, dava vekili mehmet efendi, kardeşinin kars’tan gönderdiği telgrafı alıp da sevincinden hemen yahya kâhya’yı haberdar edince acı gerçekle yüzyüze geldi. mehmet efendi, verdiği haberle, yahya kâhya’nın da kendisi gibi sevineceğini sanmıştı. oysaki, yahya kâhya haberi duyunca umumi vekiline bir gizliliği açıklayarak, mustafa suphi ile arkadaşları hakkında ankara’dan emir aldığını bildirmiş, kardeşini kurtarmak istiyorsa, şehre girmesine engel olmasını, yola çıkıp bir yerde kardeşini heyetten ayırıp kaçırmasını tembihlemişti. (...) mustafa suphi heyeti maçka ilçesine gelince, kaymakam vekili murat efendinin de yardımı ile kardeşi veteriner yüzbaşı abdülkadir’i kaçırıp gizledi ve heyet yoluna devam etti.”

    o tarihlerde türk komünist fırkası’nın merkez komitesi harici büro azası sıfatını taşıyan ahmed cevad (emre), yoldaş pavloviç’e yazdığı mektupta (tarih dünyası, s. 2, ocak 1965) grubun uğradığı saldırıları şöyle anlatmaktadır:

    “ta erzurum’dan itibaren bizim yoldaşlarımız aleyhinde gösteriler başlamıştı. halka diyorlar ki: ‘rusya’dan gelmiş olan komünistler bolşeviklerdir. onlar mağazaları kapamak için geldiler. kimsenin almak ve satmak yetkisi olmayacaktır. sonra araştırma başlayacak; herkesin eşyasına ve parasına elkonacaktır. komünistler dinsizdir. allaha inananları hapse atacaklardır. din, ticaret ve özel mülkiyet bolşevikler tarafından yasaklanmıştır."

    ahmet cevad devamında;

    "göstericiler arasında burjuvazi tarafından para ile elde edilmiş ve polis teşkilatı tarafından komünistler aleyhine yöneltilmiş cahil kişiler çoktu. bunlar bizim yoldaşlara saldırarak taşlamışlar ve parça parça etmeye kalkışmışlardır. yolda bizim yoldaşlara kimse ekmek ve atları için yem satmıyor. hükümet ise bolşevikleri koruyucu rol takındığını göstermek istiyordu. komünistleri savunmak için hükümetin tedbir aldığı yalandı. bizim belgelenmiş kaynaklardan aldığımız haberlere göre polisler halkı dükkânları kapamaya teşvik ettikleri gibi, savunmasız kalmış olan yoldaşlarımızı taşlamak için halkı tahrik etmişlerdir. bu gibi saldırılarla yoldaşlarımız dört ya da beş şehir ve kasabada karşı karşıya kalmışlardır. fakat bu yoldaşlar en vahşi hücuma trabzon’da uğramışlardır. bunlar trabzon’a gelir gelmez halk bağırıp çağırmış ve tahrikler altında limana yöneltmiştir.”

    işin ilginç yanı, mustafa suphi ve yoldaşlarına trabzon’da bir resmi karşılama töreni hazırlanmış olmasıdır. o günlerde trabzon lisesi öğrencisi olan eski bakanlardan prof. tahsin bekir balta, “mustafa suphi ile arkadaşlarının resmi merasimle karşılanmaları emredilmiş olacak ki, bizi yani lise öğrencilerini tabur halinde karşılamaya çıkardılar. erzrurum’dan gelen yolun şehre girdiği ayafilbo caddesine gidip yol kenarında yer aldık. bizden başka daha başka karşılayıcılar da vardı. hatta rus konsolosunun da oraya gelip karşılamak üzere mustafa suphi ile arkadaşlarını beklediğini söylemişlerdi,” diyor.

    eski milletvekili ve eğitimcilerden hıfzırrahman raşit öymen (o sırada trabzon öğretmen okulu öğrencilerinden) ise şunları anlatıyor:

    “iskele kâhyası yahya, mustafa suphilerin yolunu şehrin dışındaki değirmendere’de kesti ve şehre sokmayarak çömlekçi mahallesinin alt yolundan doğruca iskeleye (buhti’ye) getirdi. burada mustafa suphi ve arkadaşlarına çok ağır hakaretlerde bulunuldu, küfürler edildi. heyet, hazırlanmış olan bir motora bindirilerek yola çıkarıldı. hemen arkalarından, kâhya’nın silahlı adamlarını taşıyan bir motor daha kalktı. hava kararmak üzereydi. mustafa suphi ve arkadaşlarına hakaret edenler arasında genel meclis üyesi molla bey ile o günlerin trabzon kabadayılarından faik de vardı. faik ikinci motordaki çetecilerle beraber birinci motorun peşinden gitti.”

    28 ocak 1921 gecesi işlenen cinayetle ilgili bilgiler şöyle:

    mustafa suphi ve arkadaşları, hava kararırken, üzerlerinde bulunan birkaç tabanca alınıp motora bindirildiler. inebolu’ya götürüleceklerini sanıyor olmalıydılar. motorun ters yönde ilerlediğini, inebolu’ya doğru değil rusya’ya doğru gittiğini farkettiler. o sırada, karanlıklar içinde ilerleyen ve yahya kâhya’nın adamlarını taşıyan ikinci motor yaklaştı. katiller, öndeki motora atlayıp üzerlerine saldırdılar. büyük olasılıkla bir boğuşma oldu. sonunda mustafa suphi ile yoldaşları, ölü ya da canlı olarak denize atıldı.

    ölenlerin sayısı, değişik kaynaklarda 12 ile 18 arasında gösterilmektedir. valinin telgrafından, kars’a gelen grupta 19 kişinin bulunduğu anlaşılmaktadır. bunlardan ikisinin (mehmed emin ve süleyman sami) erzurum’da ya da bayburt’ta ayrıldıkları, birinin (veteriner yüzbaşı abdülkadir) maçka’da alıkonulduğu, mustafa suphi’nin eşinin de öldürülenler arasında bulunmadığı gözönüne alınırsa, 15 kişinin cinayete kurban gittiği sonucuna ulaşılır.

    mahmut goloğlu, mustafa suphi’nin eşi üzerine şu ilginç bilgileri veriyor:
    “mustafa suphi’nin eşinin ne olduğu hakkında kesin bir bilgi elde edilememekle beraber, yaptığımız araştırmalar sonunda, o günleri yaşayanların birbirini tamamlayıcı anlatışlarına göre, genç kadın yahya kâhya tarafından çömlekçi mahallesindeki eve kapatılmış, eve bir de muhafız çeteci konulmuş, bir zaman sonra kadın, muhafız ile anlaştığını sanarak saklı tutulduğu yeri tarif eden bir kâğıdı rus konsolosluğuna göndermiş, fakat muhafız çeteci kâğıdı yahya kâhya’ya götürmüş, ondan sonra da kadını bir daha gören olmamıştır. yahya kâhya’nın, mustafa suphi’nin eşini heyetten nasıl ayırdığı da bilinemiyor.”
  5. ulusal kurtuluş savaşı'nda yurdunu korumak için (diğer komünist yoldaşlarıyla birlikte) türkiye'ye geldiğinde tbmm'deki kemalist ve gerici kanat tarafından öldürtülen, bu coğrafya halklarının, proletarya'nın sosyalist manevi lideri. gençlik yıllarında ittihat ve terakki yanlısı olmasına rağmen sonrasında sosyalizme gönül vermiş, yoksul işçi ve köylülerle örgütlenerek türkiye'de itilaf devletlerine (batı emperyalizmi) karşı mücadele edip devrimi gerçekleştirme ideali uğruna canını vermiş biri mustafa suphi
  6. türkiye komünist partisinin kurucularından.15 aydınla beraber karadenizde kalleşce öldürüldü.
  7. "taraf" çıkışlı sağ-liberal iftiraların, iddiaların ve paranoyaların mustafa suphi gibi bir sol önderin şaibeli ölümündeki yaygın kanaati oluşturabiliyor olduğunu üzülerek gördüm.
    öncelikle herkes şunu bilmeli ki olayın üzerinden yaklaşık 90 sene geçmiş olmasına rağmen cinayetin azmettiricisi kesin olarak bilinememekte. kimse başka kinlerini, nefretlerini mustafa suphi üzerinden mustafa kemal e iftira atarak kusmaya kalkmasın.bu konuda kesin bir kanaata ulaşılamamışken başka iddiaların yok sayılıp mustafa kemalin kesin azmettirici olduğunu söylemek ancak kötü niyetli ve ön yargılı yaklaşımların sonucu olarak ortaya çıkabilir.
    atatürk ün mustafa suphi ile yıldızının pek barışmadığı görülüyor olabilir. bunun sebebi atatürk ün verdiği mücadelenin parolasının "ya istiklal ya ölüm" kuracak olduğu ülkenin temel prensibinin de "kayıtsız şartlık bağımsızlık" olması olabilir. pek ala mustafa suphi sovyet arzusu ile kurdurulan bir partinin başkanı idi. ancak atatürk yıllar sonra deniz gezmiş in de ifade ettiği "ben amerikan emperyalizmine, sovyet revizyonizmine,... karşı bir türk devrimcisiyim" çizgisinde bir devrimci liderdi. bunların yanında mustafa suphi atatürkün verdiği antiemperyalist kurtuluş mücadelesi ile pazarlık peşinde değildi. sovyet yardımının alınmasında ve türki coğrafyalardaki milli mücadeleyi destekleyen örgütlenmelerin oluşmasında mustafa suphi kilit rol oynamıştı.
    taraf gazetesinin ve antikemalist emperyalperver çevrelerin saklama çabasında olduğu iddialar işte bu noktada ortaya çıkıyor. sovyetler içinde ve türki cumhuriyetlerde örgütlenme çabasında olan bir başka kişi (bkz: enver paşa) üzerinde yoğunlaşan iddialar da var. o yıllarda trabzon un ittihat ve terakki nin hakim olduğu bir şehir olması da bu iddiayı kuvvetlendiren bilgilerden. bir başka iddia da mustafa suphi yi (bkz: stalin)in öldürtmüş olmasıdır. (bkz: galiyev) in de katili olan stalin, galiyev i mustafa suphi aracılığı ile mustafa kemalin ajanı olmakla suçluyordu. yani mustafa suphi sovyetlerdeki iç kavgaların kurbanı olduğu yolunda da yok sayılamayacak bir iddia mevcut. şu da unutulmamalı ki cinayetin çözülememesinin en önemli nedenlerinden biri rus arşivlerinin açılmıyor olması.
    kimse yazdıklarımı yanlış anlamasın. ben, mustafa suphi cinayetinin arkasındaki sır perdesini çözdüm diye ortaya çıkmıyorum. mevcut iddiaların hiç birini de yok saymıyorum. diğer iddialara gözlerimi kapatıp başka amaçlarla ve düşmanlıklarla tek bir iddia üzerinde de yoğunlaşmıyorum.


    bu yazının amacı sağcı-liberal-küreselleşmeci-kapitalist "taraf" gazetesinin iftira biçimini örneklemekti. sola ve solculara sürekli çamur atma ve sol ideolojidekileri sistemin içine çekme çabasında olan taraf gazetesine en azından mustafa suphi meselesinde yüz vermemeliyiz. onlar mustafa suphi üzerinden atatürk e cumhuriyete antiemperyalist halk mücadelemize çamur atmakta olsalarda herkes şunu bilmeliki mustafa suphi kurtuluş savaşının yanında kesin olarak kayıtsız şartsız bi şekilde mevzilenmişti. bu da başka bir dünyada yanlış tespit ve yanlış çözüm önerileri ile yaşamakta olan, "solculuk" oynayan ya da oynatılan çocuklara ders olsun. umarım er ya da geç türkiye ve dünya gerçeklerine gözlerini açıp doğru yerlerdeki mücadelemize katılırlar. çünkü artık bıçağın kemiğe dayandığı noktadayız. birbirimizle uğraşarak kaybedecek vaktimiz yok...