bir işin ters gitme olasılığı varsa, ters gider.
mutlak surette ters gider.
misal;
beğendiğim bir
eril bünye var. bu bünye ile ilk karşılaştığımızda işyeri kuralları gereği benim verdiğim bir eğitimi almak zorunda. geldi çocuk oturuyor en önde, ben işim gereği herkes ile göz teması kuruyorum. ona baktığımda gözlerini çeviriyor.
(eh bu iyi birşey, dikkatimi çekiyor o an zaten) silkinerek, sonra ortama dönüyor, sınavı da iyi değildi pek, dinlememiş beni sersem şey.
sonra, sabahları toplantılara beraber katılıyoruz,
günaydın demiyor.
ama
yemekhanede yemek sırasında bir şekilde bana bakarken yakalıyorum onu.
ve evet, bu bünye ile bugün şirket aracında yalnız kalma ve en az 20 dk seyahat etme şansım var (yine bir eğitim ve test) ve ne kadar arzu edersen o kadar imkansızlaşır.
sabah kalktığımda,
rimel sürerken dün normal
akışkan bir rimel olan lanet şey topak topak oldu kirpiklerimde.
saçlarım şekle girmiyor. önemli değil. jöleledim. çıktık yola.
sahaya geldik aynı araçla, ama ben araca arkadan bindim. olsun. önemli değil. ne de olsa servisten indiğimizde karşılaşacağız. o da ne? giriş kartımı unutmuşum, araçtan inmedim bile. olsun ya, nedir.
yemekhanede bugünkü yemek balık! hem de tava balığı. ne bekliyorsun ki, balık kokacaksın tabi adama. ızgara olsa ye tamam, üstelik tava balığı a.k. yağlı. yemedik, diğer yemek de spagetti, bir kadının başına gelebilecek en kötü olaylardan biri de budur, ilk randevuda spagetti yemek. tamam karşı karşıya değiliz ama görecek spagetti ağzıma burnuma çarpıp, çenemi burnumu yağlayacak.
biliyorum yemekhanede serbest serbest bakıyor bana. aç kaldım.
gitti çapraz arka masaya oturdu. ne bekliyordunuz. yiyemedim spagettiyi, bıraktım. bunları anlatırken bir
hoşsohbet arıya, dedi ki; "erkekler tabakta yemek bırakan kızları sevmez". eh bir daha a.k.
saat 15.30da yapılacak test. öğle yemeği sonrası ofis önündeki kayısıları toplattırmışım, yıkattıp masaya getirtmişim, bir yandan iş bir yandan hoşsohbet arılarla muahbbet. aniden tüylerim diken diken oldu. olmaz. olmaz. olamaz.
karnımdan sesler geliyor ve evet, o kadar kayısıyı yersen, cır cır olursun tabi.
hayatta en sevmediğim şey, işyerinde tuvalete girmek. girdim. mecburen. yanıma her zaman aldığım günlük pedimi almamışım. kendimi yenilenmiş hissedemedim tabi. (altıma yapmadım, yok daha neler)
daha kötüsünden korunmak için de yuttum kuru çayları. lanetler yağdırarak.
odaya sıktım parfüm, her yanıma parfümlü vücut kremimi sürüyorum ama kokmuyor.
içimden de diyorum, "biri odaya girer, osurur gider, benden sanır".
olmadı neyse ki ama daha kötüsü oldu.
sevgili müdürüm, telefon etti, gelmesine 2 dk var, ben de yoğun çalışıyor görüncem ya, kapattım msn falan. veritabanı yaratıyorum.
sen, müdür, aç telefon, "ben de gelcem" de. a.k.
e dedik, "gel". kapattık, ve beklenen geldi.
"sakıncası yoksa" dedim, "müdürüm gelcek". "tamam ama araç iki kişilik" dedi.
heyde hayda oley de oley. aradım hemen müdürü.
na, bizim arabayı getirmiş. üçümüz gittik dolaştık sahada.
korkuyorum benden küçüktür, aldanmayalım, uğraşmayalım. yaşını öğrenmek için soruyorum, "ilk işiniz mi bu mezun olduktan sonra?" "evet" dedi tabi. ulan ben 98de mezun olmuşum. mezun olduğumdan beri çalışıyorum. yıkıldım.
hemen ekledi, "profesyonel olarak evet",
oh mis, rahatladım. tam kaç mezunusun,
tevellüt kaç diyeceğim, müdürüm atladı bir soru sordu. benim cevap gömüldü sır
denizine.
kızım, ne bekliyorsun ki.
sonra geldik işte ofise, bitti.
hiç bir şey öğrenemedim.
sustum oturdum yerime, bizi bıraktı ofis önüne, aldı iki kişilik aracını ve gitti.
ben de geldim bunları paylaşıyorum. a.k. diyerek bol bol.