muhyiddin ibn arabi *  

adana çık aradan

  1. 1165 (h.560)te endülüs’teki mürsiyye kasabasında doğdu. 1240 (h.638)ta şam’da vefât etti.

    küçük yaşından îtibâren ilim tahsil etmeye başlayan ibn-i arabî, sekiz yaşındayken işbiliyye’ye gitti ve pekçok âlimin meclislerinde bulunup ilim öğrendi. zekâsı keskin, hâfızası pek kuvvetli, fesâhat ve belâgat sâhibiydi. hadîs ilmini ve diğer aklî ve naklî ilimleri; ibn-i asâkir, ebü’l-ferec ibn-ül-cevzî, ibn-i sekîne, ibn-i ülvân, câbir bin ebî eyyûb gibi büyük âlimlerden öğrendi. tefsîr, fıkıh, hadîs ve kırâat ilimlerinde büyük âlim oldu. tasavvufa yönelip, ebû câfer el-uryânî, ebû midyen mağribî, cemâleddîn yûnus bin yahyâ, ebû abdullah temîm, ebü’l-hasan’dan ve seyyid abdülkâdir-i geylânî hazretlerinin rûhâniyetinden feyz aldı. tasavvufta yüksek derecelere kavuştu. ilminden ve feyzinden istifâde etmek için, mürâcaat edilen belli başlı büyük âlimlerden oldu. 1194’te endülüs’ten ayrılarak tunus’a, 1195’te fas’a gitti ve karşılaştığı âlimlerle sohbet edip ilim meclislerinde bulundu. 1199’da tekrar endülüs’e dönüp, kurtuba’ya geldi. 1201’de tekrar endülüs’ten tunus’a geçti.
    hac yolculuğunda mısır’a, sonra kudüs’e uğradı, oradan da mekke-i mükerremeye giderek hac farîzasını yerine getirdi. iki yıl kadar mekke’de kalıp pekçok tasavvufî mârifetlere kavuştu. 1204’te mekke’den ayrılarak mısır, şam, ırak, cezîre ve anadolu taraflarına seyâhat etti. bir ara konya’ya geldi ve selçuklu sultânından çok ikrâm ve hürmet gördü. sultanlar tarafından kendisine pekçok tahsisat tâyin edildiği hâlde, hepsini fakirlere dağıttı. sofiyye-i aliyyeden ve kelâm âlimlerinden olan sadreddîn-i konevî’nin hocası ve üvey babası oldu. bu seyâhati sırasında da birçok büyük zâtla karşılaşan ibn-ül arabî, daha sonra haleb’e gitti. 1215’te tekrar konya’ya döndü. aynı sene içinde sivas’a, oradan da malatya’ya gitti ve 1230’da şam’a yerleşti. tasavvuftaki yüksek derecesi sebebiyle sekr (şuursuzluk) hâlinde iken vahdet-i vücûd konusunda söylediği bâzı sözleri yanlış anlaşılıp iftirâya uğradı. fakat zamânının devlet adamları tarafından himâye edildi. ömrünün sonuna doğru sâkin bir hayât sürmeye başlayıp, füsûs-ül-hikem ve muhtasar adlı eserlerini yazdı. 1240’ta yetmiş sekiz yaşına gelen ibn-i arabî, şam’da muhyiddîn ibn-üz-zekî’nin evinde vefât etti. muhteşem bir şekilde cenâze namazı kılınıp, kâsiyûn dağı eteğine defnedildi. şam halkı, büyüklüğünü anlayamadıklarından kabrini çöplük hâline getirdiler. osmanlı sultânı yavuz sultan selim han, mısır seferi sırasında şam’a gelince bu duruma son verdi ve bu büyük zâtın kabrinin bulunduğu yerde bir câmi ile yanı başında bir dergâh yapılmasını emretti. câmi ve dergâh ile birlikte ibn-i arabî hazretlerinin kabri üzerine de bir türbe yaptırdı.

    kendisinden yüzlerce sene sonra ortaya çıkan telgrafın çalışma tekniğini bildirerek, edison’u (1847-1931) dahî “üstâdım” demek mecbûriyetinde bırakmıştır.

    -rehber ansiklopedisi-

    (bkz: ukte)
    (metuss, 25.03.2006 18:51 ~ 16.04.2007 19:48)


  2. (bkz: muhyiddin arabi)
    (metuss, 22.04.2006 04:27)
  3. muhyiddin ibn arabi'nin tam adı, ebu bekir muhammed b. ali'dir. lakabı mürsiye'li muhyiddin ibn arabi el-hatemi es-sufi el-fakih ez-zâhiri'dir. ibn arabi adıyla tanınmıştır. 1165'de ispanya'da doğmuş ve döneminin tanınmış endülüslü alimlerinden dersler almıştır. zaten kendisi soylu bir aileye mensuptur. babası, filozof ibn rüşd'ün dostudur. ilk tahsilini lizbon'da daha sonra da işbiliyye'de tamamladı.

    1201'de ibn rüşd ile görüştü. daha sonra uzun bir seyahate çıktı. fas, ceayir, libya, mısır yoluyla önce şam taraflarına sonra sekiz yıl kaldığı anadolu'ya uğramış, mekke ve medine'deki günlerinden sonra şam'a tekrar dönmüş ve 1240 yılında orada vefat etmiştir.

    tasavvuf düşüncesinin gelmiş geçmiş en etkili ismi muhyiddin ibn arabi'dir. bazı kaynaklar onun beş yüz civarında eserini kaydeder. en önemli eserleri şunlardır;

    -fusûsu'l-hikem
    -fütühât-ı mekkiyye
    -inşaü'd-devâir
    -ükletü'l-müstevfiz
    -tedbirat-ı ilahiyye
    -et-tecelliyât
    -tercümanü'l-eşvâk
    (open your heart i am coming home, 29.01.2007 02:58 ~ 07.02.2007 01:50)
  4. eserleri incelendiği zaman onun bir ayetle herhangi bir konuyu temellendirmediği görülür. demek istediğim onun nazik bir yöntemi vardır. "...bu ayetin bana işaret ettiği..." der, yani "bağlayıcı olmayan kişisel bir bilgidir bu" demek ister. esasında bu, genellikle sufilerin ayetleri yorumlama biçimlerinde gördüğümüz bir tavırdır.

    sufiler, öncelikle düşünce sistemlerini islam'ın en temel kaynaklarına dayanarak oluşturmuşlardır. daha sonra anlaşılması zor olan bu sistemi, belki de halk içinde meşhur olmuş sözlerle ya da ililm dünyasında zayıf hadis olarak nitelenen sözlere indirgemişler ve insanların anlamasını kolaylaştırmayı amaçlamışlardır. bunu yaparken sufiler, "...bu ayetin bana işaret ettiği.." ya da "...bu ayetin bende çağrıştırdığı şey..." diye, söyledikleri sözlerin öznel olduğunu ve kimseyi bağlamadığını belirtmek istemişlerdir. ibn arabi'de de bu tavır en bariz bir biçimde görülmektedir.
    (open your heart i am coming home, 22.02.2007 01:18 ~ 01:19)
  5. şeyh-i ekber..
    "ey sevgilim, kaç kez seni çağırdım, ama sen beni işitmedin
    kaç kez kendimi gösterdim, ama sen bana bakmadın
    kaç kez kendimi rayiha kıldım, ama sen beni koklamadın
    kaç kez kendimi gıda kıldım, ama sen beni tatmadın
    nasıl oluyor da dokunduğun şeylerde beni hissetmiyorsun (...)
    beni nasıl görmüyor, nasıl işitmiyorsun (...)
    ben tatlı olan her şeyden daha tatlıyım
    arzulanır olan her şeyden daha arzulanırım
    güzel olan her şeyden daha güzelim
    ben cemil ve melih'im
    sev beni ve başka hiçbir şeyi sevme, iste beni
    bütün endişelerinden geç, ta ki yegane endişen kalayım..."*
    (kabuklu badem, 24.04.2007 00:05)
  6. önemi, kendisinden önce tasavvuf literatüründeki vahdet ve tevhid düşüncesi ile alakalı birikimi sistemleştirmiş ve varlık hakkında kapsamlı bir tasavvur ortaya koymuş olmasından kaynaklanır. fikirlerinin esasları, takip edildiğinde daha önceki yüzyıllarda yaşamış sûfîlerde bulunabilir. ama kendisinden önceki birikimi sistemleştirmek ve kendisinden sonrakilere de bütün halinde bir külliyat bırakmak ona nasip olmuştur. sonraki sufiler bir anlamda, onun dediklerini şerh etmekle uğraşıp durmuşlardır.

    ayrıca meşhur vahdet-i vücûd terimi, mahiyet olarak ibn arabi tarafından tam olarak ortaya konmuşsa da bu şekli ile eserlerinde geçmez.

    hakkında bir internet sitesi için bkz: http://www.ibnularabi.com
    (wer bin ich, 24.04.2007 00:14 ~ 00:23)
  7. namaz kılarken secdeye vardığında, 3 kez tekrarlanan "sübhane rabbiye'l-ala" tesbihinden sonra şu duayı eden alim;
    "kalbime bir nur ver,
    kulağıma bir nur ver,
    gözüme bir nur ver,
    sagıma bir nur ver,
    soluma bir nur ver,
    önüme bir nur ver,
    arkama bir nur ver,
    üzerime bir nur ver,
    altıma bir nur ver,
    bana bir nur ver,
    beni nur kıl."
    beni nur kıl ile kastedilen şudur; beni sen kıl, yani, beni benden al ve yegane varlığım sen ol ki, baktığım her şeyi ancak seninle göreyim.. aynı duayı hz. peygamber'in de yaptığı rivayet olunur.
    (kabuklu badem, 24.04.2007 00:19 ~ 00:21)
  8. nev'in hayran olduğu,ve kendisine yakın bulduğu dostlarına üstüne basa basa okumalarını tavsiye ettiği mutasavvıf.
    (ışığım ve gölgem, 30.06.2007 12:27)
  9. - 1 -

    önsöz

    geçenlerde çok kıymetli bir dostum*, muhyiddin ibn arabi'nin kim olduğunu; hakkındaki eleştirilerin ne düzeyde bir tutarlılık arzettiğini; özellikle ahmed-i serhendî'*nin ona olan 'karşı' tutumunun ne anlama geldiğini sordu. kendisine bunun, sözlüğün mesaj fasilitesiyle anlatılmayacak kadar uzun ve yorucu; sadece onun tarafından değil herkes tarafından bilinecek kadar da önemli bir mevzu olduğunu; bu kıymetli ve incelemeye değer meseleyi elimden geldiğince bir giride toparlamanın daha uygun olacağını söyledim ve uzun bir yazı yazmaya karar verdim.

    fakat arkadaşlarım, abartılı bir şekilde uzun olan bir girinin, sözlük okuyucularını ne kadar süre cezbedeceği sorununu gündeme getirince ben de "uzun" bir yazıyı "tek bir giride" değil de birden fazla giride ve "arkası yarın" şeklinde bir yöntemi seçtim.

    diğer yazıların hangi bir zamana yetişebileceği hususunda elbette söz veremem. ama şu kadarını söylemem izin verin; enine boyuna dalmak istediğim bu konunun başkahramanı, tasavvuf tarihinin ve hatta islam düşünce tarihinin en etkili adamı, ibn arabi. kimisine göre en büyük üstad*; kimisine göre ise en büyük kafir*. ona karşı olan tavırların bu zıt kutupluluğu şahsi kanaatime göre yine onun eserlerinin hacmi ve sayısı ile ilgilidir. 20. yüzyılın başında ünlü araştırmacı osman yahya'nın kayıtlarına göre ibn arabi'nin yazdığı eser sayısı –elimize ulaştığı kadarıyla- 550'yi geçmektedir. bu denli bereketli bir yazarı incelemek her zaman islam bilginleri için bir sorun olarak ortada durmuş; buna ek olarak ibn arabi'nin dili kullanırken sıkça başvurduğu 'semboller' araştırmacıların işini daha da zorlaştırmış dolayısıyla ibn arabi hakkında günümüze dek doyurucu çok az çalışma yapılabilmiştir. şeyh-i ekber[yazım boyunca ibn arabi'den bu şekilde bahsedeceğimi belirteyim.] üzerine çalışan araştırmacılar daha çok onun konevî, cendî, cilî, kaşanî gibi talebe ve şarihlerinin oluşturduğu literatüre yönelmişlerdir. bu, aynı zamanda girilerin neden uzayacağının da bir göstergesi. şüphesiz aynı sıkıntıyı şimdi biz de yaşayacağız.

    bu yüzden sevgili dostlarım... zahmet edip göz bebekleri bilgisayar ekranında küçülen ya da bu konuya şöyle bir göz gezdiren herkese ama herkese içtenlikle şükranlarımı peşinen sunarım.

    giriş

    ele aldığımız şahsı ve onun etrafında şekillenen düşünce sistemini ve eleştirileri daha iyi anlama çabamız, kuşkusuz tarihsel süreci biraz irdelemekle kolaylaşacaktır. bu nedenle ilk önce şeyh-i ekber'in hayatını; ona etki etmiş isimleri; seyahatlerini ele alalım. sonra bazı eserleri üzerinden tepkilere neden olmuş görüşlerini "objektif" bir şekilde aktaralım. şunu özellikle ve hemen belirteyim ki, ibn arabi'nin bazı görüşlerine yapılmış eleştirileri aynı tutarlılıkla savunabilmek benim işim değildir. şu an için bu yetkinliğe haiz değilim. amacım sadece söz konusu görüşleri aktarmak. sizlerin sadece haberdar olmasını sağlamak.

    öncelikle bu yazıları yazarken yararlandığım bazı kaynakları daha sonra genişletmek üzere sıralayayım;

    *ibn arabi, fususu'l-hikem
    *ibn arabi, fütühat-ı mekkiye
    *claude addas, kibrit-i ahmer'in peşinde:ibn arabi'nin hayatı
    *michel chodkiewicz, sahilsiz bir umman
    *tasavvuf, ebu'l-ala afifi
    *suad el hakim, ibn arabi sözlüğü
    *abdürezzak kaşanî, tasavvuf sözlüğü
    *m. çakmaklıoğlu, ibn arabi'de marifet'in ifadesi
    *ekrem demirli, sadreddin konevi'de bilgi ve varlık
    *ismail fenni ertuğrul, vahdet-i vücud ve ibn arabi
    *ferid kam / m. ali ayni, ibn arabi'de varlık düşüncesi



    1. ibn arabi'nin hayatı:

    konu ibn arabi olduğunda tarih cetveli bize 1100-1250 yılları arasını incelememizi söyler. bu dönem, endülüs'te muvahhidler iktidardadır. bununla beraber kuzey afrika'dan gelen berberilerin sayısı artmakta; hristiyan azınlık da güçlenmektedir. ispanya'daki iktidar mücadeleleri içerisinde bir isim ibn arabi'yi incelerken işimize yarayacak: ibn merdeniş. bu zât, hristiyan paralı askerlerinin de desteğini alarak endülüs'teki etkinliğini artırmak için önce kurtuba'yı sonra da işbiliyye'yi almaya çalışarak muvahhidlere meydan okudu. fakat muvahhidler kısa bir süre sonra 1165'te ibn merdeniş'in ilerleyişini durdurdular ve ibn merdeniş, ibn arabi'nin doğduğu şehre, mürsiye'ye kaçmak zorunda kaldı.

    ibn arabi'nin soyu hatim tai'ye dayanır. hatim tai, islam'dan önce mekke civarında yaşamış ve cömertliği ile şöhret bulmuş bir isimdi ve hz. peygamber'in onu öven sözleri mevcuttu. ibn arabi, bu adamın soyundan gelmekle her zaman için gurur duymuştur. ibn arabi'nin babası, az önce bahsettiğimiz ibn merdeniş'in yanında değerli vazifeler almış bir devlet adamıdır. daha sonra işbiliyye'de görev alacak olan babası ibn rüşd ile tanışacak ve oğlunu bu filozofla buluşturacaktır. öyleyse ibn arabi, doğduğu ve yetiştiği dönemde hem entelektüel bir ortamın içinde bulunmuş hem de dönemin siyasi olaylarını yakından inceleme imkanına sahip olmuştur.

    1165... ibn arabi'nin doğduğu ve aynı zamanda büyük tasavvuf insanı abdülkadir geylani'nin ise vefat ettiği tarihtir. bir kaç sene sonra ibn arabi ve ailesi işbiliyye'ye yerleşir. aynı yıllarda selahattin eyyubi kahire'deki şii fatımi devletinin varlığına son verecektir. ailesi ve önceki kuşaklar içerisinde kendisinin ilerde yaşayacağı manevi temayüllere yabancı olmayan birçok ismin bulunması, ibn arabi'nin neden daha genç yaşta tasavvufa merak sardığını açıklar. kendisinin "cahiliye dönemim" diye bahsettiği ilk gençliği, bu dünyanın eğlencelerine yönelik arzusunun arttığı ve allah'a yönelik iştiyakının da gidip geldiği belli belirsiz bir dönem. ibn arabi'nin -daha açık bir ifadeyle- çok keskin olmasa da dünya görüşü hakkında bir "dönüş" yaşadığını buradan anlıyoruz.

    kısa bir süre içerisinde islam ile ilgili fıkıh, tefsir, hadis, akaid gibi temel ilimleri öğrenen ibn arabi yavaş yavaş bazı tasavvufi tecrübeleri daha genç yaşında yaşamaya başlar. 1180 yılında kurtuba'da, aristo şarihi ünlü filozof ibn rüşd ile görüşür. aynı yıl içinde meşhur eseri fütühat'ı yazmaya başlar. bu eser ilerki yıllarda 32 sifiri bulan dev bir ansiklopediye dönüşecektir. ve 1184 yılında şeyh uryebî'ye intisab ederek tam manasıyla tasavvufa giriş yapar. üç sene sonra islam dünyasını sevindiren bir gelişme olacaktır: selahatin eyyubi'nin kudüs'ü haçlılardan alması.*

    1190 yılı ibn arabi için önemli bir yıldır. bu tarihte hem fütühat'ın en önemli bölümleri yazılacak hem de ibn arabi o güne kadarki en mühim vizyonunda tüm peygamberleri mana aleminde görecektir. bunlardan başka hz. isa'nın bazı havarileri ve mana aleminde yüksek görevlere sahip dönemin yaşayan zâtları ile de birebir görüşecektir. siyasi olarak bu dönemde üçüncü haçlı seferleri yapılıyor, selahattin eyyubi vefat ediyor, konya kuşatılıyor ve islam dünyası yavaş yavaş bir kaosun içine sürükleniyordu. bu karmaşanın içinde halkın itikadına zarar verdiği gerekçesiyle, ibn arabi'nin çok değer verdiği ünlü sufi sühreverdi'nin de idam edilmesi mühim bir hadisedir.

    1194 yılında babası vefat eden ibn arabi, bir alime karşı geldiği için rüyasında hz.peygamber tarafından te'dib edilir; ardından hz. hızır ile üçüncü görüşmesini yapar. aynı yıl içinde "hz.peygamber'in ilmi"ne varis olduğu müjdelenir. kendisini etkileyen en büyük isim diyebileceğimiz ebu medyen ile görüşmeleri de devam etmektedir. bu dönemde kastilya hıristiyanları işbiliyye'ye saldırmışlar; endülüs'te sıkıntılı bir dönem başlamış; iki yıl sonra ebu medyen'i kaybeden ibn arabî, kısa bir süre sonra da ibn rüşd'ün vefatını öğrenmiştir.

    bu tarihlerden sonra ibn arabi'nin hayatı artık bir "yolculuk"tur. bir sufi aynı zamanda iyi bir seyyahtır. nitekim ilk zamanlar sufilere "sufi" ismi verilmeden önce "seyyahûn" yani ""gezenler" deniyordu. ibn arabi'nin ispanya'dan başlayıp, mağrib, mısır, ırak, hicaz ve anadolu'ya dek sürecek seyahatları bu dönemde başlıyor.

    1203 yılında haçlılar istanbul'u ele geçirmiş ve ünlü yahudi filozofu maimonides vefat etmişken ibn arabi, medine'de hz.peygamber'in kabrini ziyaret etmekte ve bulduğu sakin ortamda sürekli eserlerini telif etmektedir. burada isimlerini saymanın başlı başına bir zorluk olduğu sayısız "önemli insan" ile görüşmeleri ise hiç hız kesmez.

    ilerleyen yıllarda ibn arabi, sivas ve malatya'ya uğrar; en ünlü öğrencisi sadreddin konevî'yi yetiştirir ve daha sonra suriye'ye geçerek kalan ömrünün büyük bir kısmını burada geçirmeye başlar.

    1229'da tasavvuf tarihini en derin bir şekilde etkileyen fususu'l-hikem adlı kitabı rüyasında hz.peygamber'in elinden alan ibn arabi sonraki yıllar içinde bu eseri öğrencisi konevi'ye öğretir; büyük bir hacme sahip olan fütühat adlı eserini ikinci kez gözden geçirerek tamamlar; genişleyen talebe halkasında derslerini okutmaya devam eder. 1236'da hristiyanlar kurtuba'yı ele geçirmiş; moğolların istilası başlamış ve şam yönetimi el değiştirmişken ibn arabi 1240 yılının kasım ayında vefat etmiştir. kabri suriye'de, şam'dadır. yeri bellidir. yavuz'un sayesinde...

    ***

    siyasi olayları da ele alarak mümkün olduğunca kısalttığımız bu biyografide gördüğümüz şu oldu: ibn arabi, islam dünyası için son derece karışık sayılabilecek bir ortamda yetişmiştir. tıpkı gazali'nin ve mevlana'nın benzer sıkıntıları yaşadıkları gibi... hayatı boyunca hep yolculuk yapmış; sürekli eser telif etmiş ve özel konumlardaki özel insanlarla özel görüşmeler yapmıştır. bu görüşmelerin nasıl bir vasfa sahip olduğu, ne anlam ifade ettiklerini ilerde ele alacağız. şimdilik onun bazı önemli eserlerini tanıtarak devam edebiliriz.
    (open your heart i am coming home, 27.10.2007 01:28 ~ 01:33)
  10. - 2 -

    2. ibn arabi'nin iki önemli eseri ve üslubu üzerine:

    2.1. fususu'l-hikem : ibn arabi bu kitabında her bir peygamberi birer hikmetle ele alır. kısa fakat kullandığı dil açısından açıklanmaya muhtaç bir çok yerin bulunduğu bu kitap, tüm islam düşünce tarihi boyunca üzerine en çok şerh yapılmış; en çok reddiye yazılmış; en çok tartışılmış eserdir. yani ibn arabi başlı başına bir literatür oluşturan bir eser kaleme almıştır. ibn arabi'ye yapılan itirazların neredeyse hepsi bu eserde ortaya koyduğu ifadeler yoluyla yapıldı. kitap hakkında tam olarak bir anafikir vermemi isterseniz fusûs, mevlana'nın mesnevi'sinin nesir tarzında yazılmış halidir. bu açıdan kitap osmanlı ve türk tasavvuf tarihine en büyük etkiyi yapmış eserdir. bir kaç çevirisi ve şerhi piyasada mevcuttur..

    2.2. fütühat-ı mekkiye: seyahatleri sırasında kendisine gelen ilhamları, keşifleri anlattığı bu eser tam bir tasavvuf ansiklopedisidir. 32 sifir... 20 ciltlik bir britannica düşünün. üstad-ı ekber, bu eserinde metafizik, iman, fıkıh, tasavvuf, felsefe, ahiret vs.... dair konular birer labirent şeklinde ele alır. dili ağır fakat incelenmeyi son derece hakeden bu eserin bir şerhi yoktur. dahası bu eserin arapça'dan başka bir metni de yoktur. yoktu... geçen yıla kadar. fütühat, ilk kez, 800 yıldan beri ilk kez arapça'dan başka bir dilde "tam" olarak yer alıyor: türkçe.*

    2.3. üslup: ibn arabi denince akla gelen bu iki eseri kısaca tanıttıktan sonra ele almamız gereken şey, onun üslubudur. islam ilimleri içerisinde tasavvufun her zaman kendisine özgü bir yeri olmuştur. bunda, tasavvufun içerdiği manalar ve kavramlardan öte dili kullanmadaki değişik tavrı da çok etkili olmuştur. sufiler, diğer alimlerden farklı olarak bilgiye bazı değişik yöntemlerden ulaşırlar. kısaca "keşf" diyeceğimiz bu yöntem, sufilere günlük kullanım diliyle anlatılması mümkün olmayan bazı bilgiler sunar. kaldı ki günlük dille bu bilgi anlatılmak istendiğinde sufiler hayatlarını feda etmekle karşı karşıya kalmışlardı *. dolayısıyla sufiler, edindikleri bilgileri farklı bir yöntemle, semboller, şiirler ve anahtar ifadelerle belirtme yoluna gittiler. sözgelimi tasavvuf edebiyatının bu denli gelişmesi, söz konusu yaklaşımı da açıklıyor.

    ibn arabi, islam düşünce sisteminin hemen her alanında fikir beyan etmiş bir bilgin olarak hem şiiri hem de nesri kullanmıştır. bir meseleyi anlatmak istediği zaman, konunun anafikrini başta yazdığı bir şiirde vermek ibn arabi'nin sıklıkla kullandığı bir yöntemdir. yine de onu bir şair olarak algılamak yanılgıdır, çünkü ona göre şiir 'tam olarak' bir ifade aracı sayılamaz. esasen bu konudaki temel düşüncem, şiiri ya da nesri kullanmanın düşünürün tamamen kendi şahsi tercihi olduğu yönündedir.

    bununla beraber ibn arabi'nin tasavvufun adab ve erkanına yönelik yazılarında sade fakat metafizik konulara ait yazılarda oldukça çapraşık ve kesik bir dil kullandığını söylememiz mümkün. fütühat'ı ele alalım; bazı mevzuları su gibi okurken bazıları şerhe muhtaçtır.

    ibn arabi
    'nin üslubu üzerine kıymetli çalışmalar yapan james morris, özellikle ve kasıtlı olarak yoğun bir üslupla inşa edilmiş olan fütühat'ın hem ruhani hem de zihni yoğunluk bakımından hırslı ve sabırlı bir okuyucuyu beklediğini ifade eder. ona göre okuyucu metinle bağ kurabilmek için onun en az iki farklı fakat eş zamanlı boyutuna kendisini hazırlamalıdır: ilki entelektüel, zahiri ve objektif olan boyut. okuyucu bu boyutta birçok farklı disiplini teorik olarak bir araya getirmelidir. ikincisi ise batınî, gizli, ruhani olan boyuttur ki okuyucu burada bir fikre sahip olmaktan çok ilhamlar, nasihatlar ve neredeyse tüm eser boyunca karşılaşacağı paradokslarla yüzleşmek zorundadır.

    bu yaklaşım doğru gibi gözükmektedir çünkü ibn arabi bir meseleyi açıklarken onu önce zahir ehline göre yani genel halk için açıklar. sonra da meselenin bâtın tarafına biraz aşina olanlar yani sufiler ve 'gönül ehli' için 'işaret' ve 'sembol' dilini kullanmaya başlar.

    ibn arabi
    'yi anlamayı zorlaştıran sadece üslubu değildir. fütühat, birbiriyle örgülü binlerce şahıs ve kavramla doludur. bu kavramlar üzerine, son dönem tasavvuf araştırmacıları, bizim kütüphanelerdeki osmanlıca lügatları ebatında 'ibn arabi sözlükleri'* oluşturdular. tüm bu kavramların ne ifade ettikleri sorunu, ibn arabi'yi anlamamızı güçleştiren bir etkendir bu yüzden.

    ibn arabi'nin esas görüşlerini bir araya getirme fikrimiz de yine onun "konu bütünlüğü" alışkanlığına sahip olmayan üslubu nedeniyle oldukça zordur. sözgelimi on tane temel fikrini ortaya koymak istesek bunun için tüm fütühat'ı taramamız icab edecektir. dolayısıyla bu "yayılmacı üslup" ibn arabi'nin temel vurgularını anlamamızı da zorlaştırıyor.

    ibn arabi eserlerinde bazen kendisiyle sohbet eder, bazen de sizinle. bazen "o" der ama bu "o"nun kim olduğunu bulmak için günlerce araştırma yapmanız gerekecektir. hemen "o" ile tanrı'yı kastetmiştir demeyiniz. doğru, tüm şarihler ibn arabi'nin hemen her ifadesinde "tevhid" yani meşhur olmuş haliyle "vahdet-i vücud" izine rastlandığını söylerler ama mesela fütühat, neredeyse bir telefon rehberi gibidir. binlerce isim.. onlarca farklı milletten... binlerce...

    bazen de sanat yapar üstad-ı ekber. mesela fütühat'ın dördüncü bölümü olan "fasl fi menâzil" tümüyle kur’an kurgusuyla yazılmıştır. 114 bâb, kur'an'daki 114 surenin işlediği ana fikri tasavvufi tecrübe açısından ele alır. buna benzer olarak ibn arabi, fütühat'ı bir labirent şeklinde yazar. her bâb, her bölüm her sayı vs.. bir anlam ifade eder. aslında bunlar, araştırılması zevkli konulardır. fakat ibn arabi, farklı, aniden, değişen, yoğun, muammalı, insanı hayrete düşüren, bazen seciyeli ve ritmik retoriği ile sıradan bir bilgilendirme yapmak istemez. bazı "özel bilgileri" özel kişiler için son derece özel yerlere gizler. bu yüzden fütühat ve fusus, çok çekici kitaplardır araştırmacılar için.

    sonuç olarak ibn arabi'nin kullandığı üslup, meseleleri anlamamızı güçleştiren bir etken olmakla beraber bunun böyle olması gerektiği de bir gerçektir. çünkü tasavvufi yaşam ve bu süreçte elde edilen bilgileri sunmanın tek yolu budur. dolayısıyla hevesli bir okuyucu, ibn arabi'den "çok az" miktarda yararlanmayı da göze almalıdır.

    bu arada ibn arabi'nin bazı temel fikirlerine ulaşmak için sözlüğümüzde daha önceden yazılmış bir giri faydalı olabilir;

    (bkz: ibn el arabi nin tasavvuf felsefesi)
    (open your heart i am coming home, 27.10.2007 01:28 ~ 15:41)
  11. - 3 -

    3. imam-ı rabbani'nin vahdet-i vücud'a bakışı

    3.1. imam-ı rabbani:

    ahmed-i serhendî, şu an delhi ile lahor kentleri arasında bulunan serhend şehrinde 1563 yılında doğmuştur. soyu hz. ömer'e dayandığı tahmin edilerek "farûkî" nisbesiyle de anılır. ancak bizim tarihimizde "imam-ı rabbânî" diye meşhur olmuştur. bunu, hemen tüm müslümanların onun hakkında "müceddid-i elf-i sânî" ünvanını vermesine borçludur. bu ünvan, hz. peygamber'in bir hadisinde belirttiği "her bin yılda bir dini yenileyen bir alim gelir." anlamındaki sözüne atfen verilmiştir. [farklı hadis kaynaklarında bu süre asır olarak ifade edilmiştir. dahası meşhur tefsir alimi beyhaki her yüz senede bir gelecek olan müceddidleri şöyle sıralar; ömer bin abdulaziz, imam-ı şafii, ebu'l-hasan el-eş'arî, el-bakıllânî, imam-ı gazalî, fahreddin râzî vd..] imam-ı rabbani'nin böylesine taltif edilmesinin nedeni, muhyiddin ibn arabî'nin vahdet-i vücud diye isimlendirdiğimiz sistemine getirdiği farklı bakış açısıdır. doğrusu birazdan da açıklamaya çalışacağım üzere buna bir "ayrılık noktası" ya da "eleştiri" demeyi sağlıklı bulmuyorum.

    imam-ı rabbani, hint ülkesinde yetişmiştir. onun yaşadığı 16. asırda, moğol hükümdarlarından ekber şah hindistan'da hakim durumda idi. bahailik mezhebinin de köklerinin bu döneme rastladığı bilinmektedir. bizim açımızdan bu dönemi önemli kılan husus, ekber şah'ın aşağı bir millet olarak nitelediği araplara ait islam'ın yüksek ve şerefli milletlere uygun hale getirilmesi gerektiği yönündeki fikirleri idi. bu amaçla ekber şah, islam ve hint dinlerinin karıştırıldığı yeni bir dinin oluşturulmasını istiyordu. bu akım zamanla o kadar güçlendi ki, hindistan'da müslümanların yaşaması işkence boyutuna ulaştı. dinleriyle alay edildi, ilahlarına sövüldü, ibadetleri aşağılandı. öte yandan bahailer, hükümdar ekber şah'ın mehdiliğini ilan edip, politikasına destek verdiklerini belli ettiler.

    imam-ı rabbani böylesine dehşet verici bir ortamda yetişti. beş ayrı tarikate intisap etti, islam ilimlerinde uzmanlaştı. birçok şehir dolaştı. sonunda hükümete karşı islam'ı savunmaya girişti. zindana atıldı. bu durum, halkın gözünde onu daha da yücelitti. daha sonra hükümdarın oğlu, cihangir ona bağlandı. bundan sonra hükümdar da imam-ı rabbani'ye ve islam'a karşı kin ve nefret yerine saygı ve ta'zim beslemeye başladı. böylece hindistan'da alevlenmeye başlayan küfür ateşi kısa sürede sönmüş oldu. bana sorarsanız imam-ı rabbani "müceddid" ünvanını fazlasıyla haketmiş olmaktadır.

    3.2. imam-ı rabbani'nin vahdet-i vücud'dan ayrıldığı yerler:

    imam-ı rabbani daha önceden vahdet-i vücud düşüncesini savunan; o neşveyle yetişmiş ve ibn arabî hayranı bir alimdi. gerçi bu husus hiçbir zaman değişmese de onun, ibn arabî'den ayrıldığı bazı "teknik" konular, doğrusu ona "vahdet-i vücud karşıtı","ibn arabi düşmanı" denmesi için yeterli değildir. vardıkları genel sonuçlar açısından olsun; dünya görüşü açısından olsun ibn arabi ile imam-ı rabbani'nin ayrıldığı çok az nokta vardır. bu nedenle imam-ı rabbani'nin vahdet-i şühud" dediği düşünce sistemi ile vahdet-i vücud arasında pek fazla bir fark yoktur. farklar sadece "teknik" bahislerdedir. bunun altının ısrarla çizmek gerekir. şimdi bu teknik mevzuları özetleyelim;

    *ibn arabi'ye göre âlem, allah'ın isim ve sıfatlarının bir gölgesi idi ve asıl'dan farklı değildi. imam-ı rabbani "gölge olması doğrudur ama asıl'dan yani zât-ı bârî'den farklıdır" der.

    *ibn arabi'ye göre âlem bir hayaldir, oysa imam-ı rabbani alemin bir gerçekliği olduğunu savunur.

    *ibn arabi'ye göre alemdeki her şey tecellidir, bu sebeple "mutlak kötü" diye bir şey olamaz. oysa imam-ı rabbani alemdeki kötülüğün asli olduğunu iddia eder.

    * imam-ı rabbani, söylemeseler bile bazı vahdet-i vücud ehlinin allah'a "icbâr" izafe etmelerini kabul etmez. icbâr, allah'ın bir şeyi yapmaya mecbur olduğuna inanmaktır.

    özetle hepsi bu.
    (open your heart i am coming home, 22.01.2008 00:51 ~ 15.03.2008 19:43)
  12. sadık yalsızuçanlar'ın gezgin adlı romanında anlattığı kişidir.
    (z3yn3p, 14.08.2008 20:46 ~ 18.09.2008 22:04)
  13. "ayrılığa ulaşabilseydik ona kendi acısını tattırırdık "diyerek felsefede son noktayı koymuş kişidir.
    (z3yn3p, 18.09.2008 22:06)
  14. hikmet burcunun zirvesi...
    (seyrengiz, 18.09.2008 22:09)