çocukluğumda küçük bir fantezim vardı.
karşı komşumuz ozan abiler vardı, ben henüz 6-7 yaşlarındayım. bilgisayarları vardı, onlara bir bahane bulup da gidebilmek için yapmadığımı bırakmazdım, tek nedeni bilgisayara bir şekilde dokunabilmek, şanslıysam da bilgisayarı açtırıp volfied, kick off, veya fox oynayabilmekti, o zamanlar dos ortamı tabi, öyle mouse falan yok o zamanlar.
işte o zamanlardaki en büyük zevkim, amcama gazete aldırmaktı. öyle okuyacağımdan falan değil, bir bilgisayar reklamı varsa bakıp iç geçireyim diye. boy boy resimlerle, yanında bisiklet hediye edenler, mavi parlak ekranlar, inanılmaz bir gözalıcılığa sahip kasalar, adeta bakıp da hayal kurmam içindi sanki. benim için bir gazetenin üstünlüğü, verdiği bilgisyaar reklamı ile doğru orantılıydı.
o zamanlar bizimkilerin benim ders çalışmama katalizör olarak kullandığı iki şey vardı; birisi hala babamda olan omega saat, diğeri ise bir bilgisayar; yeri bile hazırdı benim için o zamanlar. hayatımda artık onlar için çalışır olmuştum, ailem "ilkokulu 1.likle bitir o saat kolundadır" dediler, okul 1.si oldum, sonra "anadolu lisesini kazan, tamamdır" dediler, onu da yaptım. sonra "liseyi bitir" dediler, sonra "üniversiteyi kazan" dediler, şimdi de "üniversiteyi bitir" diyorlar, neyse konudan çok da fazla uzaklaşmayayım.
işte o zamanlar hayalini kurduğum iki bilgisayar vardı, birincisi
acer aspire, ikincisi de mitac'tı işte. ram'dir cpu'dur gpu'dur falan anlamazdım fazla, benim için önemli olan göze güzel gözükmesiydi bilgisayarın. işte bu bilgisayarlar benim için birer transformers'tılar adeta sanki, kasasına aşık olmuştum, hayatımdaki en büyük amacım bunlardan birine sahip olmak, dokunmaktı, araştırıp van'daki satış noktasına gitmiştim kıç kadar boyumla, dokunmuştum, fiyatını sormuştum, hatırlıyorum.
şu anda bu giriyi sony vaio ile yazıyor olabilirim, yanımda masaüstü bir bilgisayarım da var, ama hep içimde bir ukte olarak kalmıştır mitac, hep sahip olamamanın üzüntüsü vardır içimde, öyledir işte.