alexandre aja’nın 2008 tarihli 4. filmi.
hills have eyes’tan sonra yine bir yeniden çevrimle sinemalara gelmiş olması ve mirrors’tan sonra
piranha’yı da yeniden çevirecek olmasına yazının ilerleyen cümlelerinde ufaktan değinmek istiyorum.
mirrors için ilk etapta filmi izlememiş insanlara fikir verecek bir giriş yazayım; hafif, klişeleri bağrına basmış, yer yer ürküten ve alışılmışın çok dışında olmayan eğlenceli bir film. orta karar bulmanız olası.
daha detaylı konuşabilirim şimdi.
**********izlemeyenler okumasın**********
hollywood’un alışkanlık haline getirdiği bir başka uzak doğu yeniden çevrimi mirrors. onu çekici kılansa yönetmen koltuğundaki alexandre ‘’alex’’ aja. iyiden iyiye ortama ısınmış olacak ki ismini kısaltmış afişte.
haute tension ve hills have eyes’tan sonra korku filmi severler bağrına bastılar aja’yı. benim de filme gitmemdeki en büyük etken kendisi. asıl çevrim olan
geoul sokeuro’yu izlemedim. iki filmi karşılaştırmayacağım. filmin de karşılaştırılacak bir durumu yok zaten. izleyin ve eğlenin mantığıyla çevrilmiş. ilk yarım saat boyunca bir filmden çok bir eğlence parkını anımsatıyor insana nitekim. uyarıya rağmen bu yazıyı okuyorsanız zaten konuyu biliyorsunuz demektir. kısa bir özet geçmiyorum bu yüzden.
açılış genç yönetmenin imzası gibi mübarek; vahşet. yalnız korku seviyesi çok düşük başlıyor. daha çok iğrendirme amaçlı. filmin genelindeyse benzeri bir sahne bulamıyor oluşumuz da ilginçtir. aja’nın yapımcı zoruyla böyle bir film çektiği düşünceleriyle sarmaş dolaş devam ederken hafiften ana öyküye giriyoruz. kötü adamlar aynalar. filmin tamamında ayna teması çok güzel kullanılmış. adamlar gerçekten belli konularda (aydınlatma, görüntü, ses vs vs) çok yetkinler. bir çok sahnede yansımaları görüyorsunuz ve aynalar tüm film boyunca yakanızı bırakmıyor. aynı şekilde ekranda görünen el feneri yansımaları da öyle. sürekli bir gerginlik yaratmayı biliyorlar. sanki karakterler aynaların ardından izleniyorlarmış gibi bir his yaşıyorsunuz. karakter demişken
ben carson rolündeki
keiffer sutherland’in ses tonu bana ikinci bahar dizisindeki
özkan uğur’u hatırlattı.
öykü klişelere kucaklarını açmış vaziyette ilerliyor. çok içli dışlılar film boyunca. ayrıca inandırıcılık ve gerçekçilik konusunda çok sıkıntılı anlar da yaşıyoruz. örneğin carson’ın dedektif arkadaşı fat man (
lock stock and two smoking barrells’tan
jason flemyng) önce kız kardeş cinayetinde şüpheli olarak carson’ı görse de filmin ilerleyen anlarında arkadaşına istediği bir çok eski polis kaydını sorgusuz sualsiz veriyor. bir daha da gözükmüyor zaten film boyunca. sutherland’ın de aynaların büyüsü üzerine doktor karısına hastanede yaptığı konuşma oldukça mantıksız. ''ya aynalar aslında kötüyse'' ne demek? sonra kadın ayrı bir manyak. ama güzel. kocası, kız kardeşinin ölümü yüzünden aynaları sorumlu tutuyor ancak polise anlatmıyor. kadın rica etse de anlatmıyor ‘’kimse bana inanmaz’’ ah be güzel kadın sen durumu bildir bari polise. ufak ama can sıkıcı ayrıntılar işte. o harabe ve heybetli binadan gelen çığlıklar ve aynaların ben carson’la resmen dalga geçmesi falan oldukça eğlenceli anlar ancak carson’ın da inatla orayı saniyesinden terk etmeyip hala her gelen sese yönelmesi ayrıca kabızca. bari kaçmaya çalışsın da içeriye kitlensin ne bileyim. esseker mevzusu var bir de. garip bir soyadı seçmek konusunda çok başarılı olmuşlar. yalnız bu kez saçmalama sırası aynaya geçiyor. esseker’i bulmasını istiyor bütün bekçilerden ama sadece esseker yazıyor. esseker yazabiliyorsan yaz tam adını bari. ayrıca ben carson, esseker’in izini bulup elinden geleni yapıyor getirmek için, sen niye hala adamın ailesini öldürüyorsun? daha da fenası aynadan çıktın da ne oldu? bütün gücün, havan, şeklin kayboldu. garip tabii. ben carson’ın yaşlı kadını aynaların ortasına bırakması da ayrıca zalimce. az küfretmedim bu vicdansızlığına.
anna esseker’ı bulana kadar gösterilen ani geriye dönüşler zannımca filmin havasını güzelleştiren anlardandı. geçmişten gelen bizden bağımsız izleri hep sevmişimdir. eskitilmiş görüntüler de aynen sevdiğim gibiydi. tabii anna’yı bulduktan sonra öykü yine aynı hızda hafifledi. olmadı yani.
flashback’lerin etkisi çok çok azaldı. anna esseker’ın rahibe olması, filmde göze sokulan haç ve rahibenin kendini feda etmesi de insanları dini duygularına yaklaştırma amaçlı karelerden olarak göze çarptı. tamamen formüller üzerinden kurulmuş bir film olma olayını da sürpriz sonla tamamlamış oldu aja. çok ta sürpriz olmadı tabii ama yine görsel açıdan aynanın içine girmiş gibi hissettirmeyi de başardı. renkler vs.
***************tehlike geçti***************
filmde gözüme en çok batan detay ben carson’ın inanılmaz cesaretidir. dini simgeleri bir kenara koyalım, gerçekten de yaratık maratık dinlemiyor her ortama dalıp her işin peşinden koşturuyor filmdeki baş insan. gerçekte de böyle değil midir? son sahnede aklımdan fellik fellik bu düşünce geçti. insan bir şeyleri kafaya koymaya görsün. eğer bu film tamamen gerçek bir şekilde çekilseydi ilk 15 dakikadan itibaren film şöyle devam ederdi: polis bütün olaya el koyardı, gerekirse ordu gelir o binayı yerle bir ederdi, bilim adamları aynaların sırrını eninde sonunda çözer, o aynadaki korkunç yaratığı alırlar ve fanusa kapatırlar, üzerinde deneyler yaparlardı. o katil iblis te bir deney faresinden farksız kalırdı. çok ciddiyim bilim adamları bunu yaparlar. insan yeter ki kafasına bir şeyi koymaya görsün. 10 cümlede anlatılıp geçilebilecek eğlenceli bir film için böyle gereksiz uzunlukta bile yazabilir.
ekleme: mirrors'la görülüyor ki aja geniş bütçeli filmlere alışıyor. yeniden çevrimleri ard arda yönetmesi onu yüksek bütçeli blockbuster filmlere götürecek yoldur kanımca. piranha'dan sonra yüz milyonluk bir bütçeyi eline alırsa hiç şaşırmam. şu an yapımcılara kendini kanıtlıyor olma olasılığı çok yüksek.