minibüs 

adana çık aradan

  1. 1) ülkemizde otobüs'ten sonra ikinci sırada gelen toplu taşıma aracı.

    2) bir takım ilkel yaşam formlarının halen cinsel deneyim kazanmaya çalıştığı toplu taşıma aracı.
    (skuba, 04.04.2004 07:45)


  2. vites atarken bir dişiye değme, dikiz aynasından dişi ile bakışma, kadın şöförleri kıstırma vs gibi erkek şöför içgüdülerinin tavan yaptığı erkek şöför tatmin aracı
    (balık, 07.04.2004 22:01)
  3. yaşlı teyzeler konuşabilir minibüslerle. o seslerin kapının açılması ve bismillahirrahmanirrahim sözü ile çıktığını sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

    minibüs: pssss (hoşgeldin teyze)
    teyze: pssss (hoşbulduk yavrum nasılsın?)
    minibüs: pssss (n'olsun gidip geliyoruz işte)
    (ördeklerindomatestabanfiyatlarınaetkisi, 07.04.2004 22:04 ~ 16.08.2006 22:53)
  4. (bkz. minibüs ekosistemi)
    (bkz. minibüs uzayı)
    (skuba, 22.05.2004 04:16 ~ 09.06.2004 01:31)
  5. istanbulda plakaları 34 m şeklinde başlayan , tepesindeki lambanın rengine göre güzergahı belli olan toplu taşıma aracı. mesela minibüs caddesinde beyaz lambalılar kadıköy-pendik, siyah lambalılar küçükbakkalköy-kadıköy arasında yol almaktadır.pembe lambalar ise acıbadem minibüslerinin rengidir. bu lambaların renkli olmasının amacı dayı şurdan geçer mi sorusunun önlenmesidir.
    (ascella, 16.08.2004 16:59)
  6. ülkemizde asla fabrikadan alındığı gibi kalmayan toplu taşıma aracıdır. bu araçların sağında solunda muhakkak sanayideki aksesuarcıdan alınmış ışık,yazı,ek dikiz lambası,vb. aksesuara rastlanır. hatta minibüs şoförlerimizdeki bu aksesuar çılgınlığı otokar firması tarafından görülmüş ve günümüzde platinium isimli,minibüsçülerin en çok rağbet ettikleri aksesuarları standart donanım olarak bulunduran modeller üretilmeye başlanmıştır.
    (battal boy cekirge, 18.04.2005 23:28)
  7. farklı diyaloglara rastlayabileceğiniz taşıma aracıdır.

    -ışıklarda inebilir miyim?
    +niye, karanlıktan mı korkuyorsun?
    (gülümsün, 30.08.2005 17:04)
  8. hindistan,pakistan,bangladeş,afganistan ve türkiye gibi çok gelişmiş ülkelerde kullanılan insanları konserveleme prensibine dayanan atraktif taşıma aracı.
    (bkz: magirus)
    (keyif pezevengi, 09.01.2006 08:29)
  9. izmirliler için dolmuştan bir farkı olmayan taşıma aracı. aradaki fark istanbul'da öğrenilir. çünkü izmir'de sarı dolmuşlardan yoktur.
    (böcek, 09.01.2006 12:40 ~ 12:40)
  10. en sinir bozucu tarafı da minibüse geçip oyuran paşazadelerin paralarını insanı dürterek uzattırmaları
    (crocus, 28.06.2006 21:50)
  11. kolumu kaldırıyorum. aslında hayatımın diğer alanlarında son derece manasız olabilecek bu hareket, karşımda ayakta duran yolcu sayısının fazlalığı nedeniyle sağa doğru eğik bir minibüs olunca anlam kazanıyor. bu minibüsçede “al beni ağbi” anlamına geliyor. minibüsçü ağbi, bu hareketi bir minibüsçü olarak anlıyor, benim önümde duruyor, ve paneldeki kırmızı düğmeye basarak “fıısspppp” efektiyle açıyor kapıyı. fakat ben kapının açıldığını fark etmiyorum. normalde kapı açılına girebileceğiniz bir boşluk da gerekir. kapı, bir boşluğa açılmalıdır ki kapı olabilsin. kapıdan sonrasına, normalde boşluk olması gereken yere bakıyorum herhangi bir boşluk yok, fakat minibüsçü benim binebileceğimi sanıyor. bir bildiği vardır minibüsçünün diyorum ve biniyorum minibüse.
    minibüse bindiğim anda içimi bir korku kaplıyor. ilk basamaktayım! bilenler bilir ki, bu ilk basamak pek bela bir şeydir. minibüsçü ağbi benim bu minibüste her nasılsa bir basamak çıkmış olabileceğimi düşünüp, aynı “fıısspppp” efektiyle o kapıyı kapatırsa, minibüsten ayaksız olarak inme ihtimalim var, ayağım kapıyı açan ve kapayan demir mekanizmaya sıkışabilir çünkü. ben bu düşünceler içinde nasıl bir basamak daha atlayacağımı düşünürken, o korkunç sesi duyuyorum, minibüsçü o kırmızı düğmeye basıyor yeniden “fıısspppp” efektinin “fı” kısmı çıkıyor kapıdan, ve ben nasıl olduğunu anlamadan kendimi bir basamak atıyorum. 1-2 saniye daha geç kalmış olsam, acımı çaktırmamaya çalışarak “ağbi kapıyı açar mısın!!” şeklinde bağırıp ağbinin kırmızı düğmeye değmesini bekleyeceğim ümitsiz bir şekilde. fakat 1-2 saniye önce davrandığım için, hiçbir sorunum yok, mağrur bir şekilde duruyorum minibüsün 2. basamağında.
    ilk maceramdan hemen sonra ikincisi başlıyor, para uzatmak ve uzattırmak. yaklaşık 2 santimetrekare alan uygun görülmüş bana minibüste, bunu pek yadırgamıyorum, e peki minibüsçü ağbi parayı nası uzatıcam ben diye düşünüyorum. bir laf vardır, “birinin özgürlüğünün başladığı yerde diğerininki biter.” bu laf minibüs ahalisine pek bir şey ifade etmiyor. hepimizin özgürlüğü iç içe, ortada topluca bir özgürlük var, 34 ml 1848 plaka nolu minibüsün özgürlüğü. bu özgürlükleri ayıklamaya kalksan, baya zaman alır, zaten kimse de kalkmıyor böyle bir şeye, herkes yerli yerinde. bu düşüncelere dalmışken, o canımdan çok sevdiğim minibüscü ağbinin “ücretleri göndermeyenler…” şeklinde tamamlamaya gerek görmediği cümlesiyle sarsılıyorum, kendime geliyorum, amaca yoğunlaşıyorum. para uzatmak! bana ayrılan 2 santimetrekare alanı fazla aşmamaya çalışarak, elimi cebime sokuyorum, parayı her nasılsa çıkarıyorum, ve minibüsün derinliklerine doğru kolumu uzatarak tüm cesaretimle, “bi kadıköy uzatır mıs…?” cümlesini söylüyorum. sonlarını söylemeye gerek görmüyorum, çünkü bu güzel minibüste bu cümlenin son iki harfini duymayıp da anlamayacak bir insan olduğuna inanmıyorum. fakat benim parayı uzattığım insan, gerizekalı çıkarak “ neresiydi?” diye soruyor. daha doğrusu ben o adamı görmüyorum, derinliklerden geliyor bana onun sorduğu soru, “kadıköy!” diye bağırıyorum tekrar. inşallah para üstü göndermez geri benim o canımdan çok sevdiğim minibüs şöförü şeklinde yalvarıyorum kendi kendime. çünkü o paranın üstü gelirse, derinliklerden bir kol çıkıp kadıköy üstü diye fısıldayacak, tabi kol fısıldamayacak, o kolun sahibi insan fısıldayacak, ama ben kolla haşır neşir olduğum için sahibi beni ilgilendirmiyor. ben yine bir takım düşünceler içindeyken, bir kol uzanıyor ve kadıköy üstü diyor. “hassiktir” diyorum içimden ve yine o iki sanimetrekareyi fazla ihlal etmeden, bu para üstünü almaya çalışıyorum. en sonunda o kolla ilişkim bitiyor, para üstünü cebime koyuyorum, ve minibüsteki önemli bir aşamayı daha atlatıyorum, para uzatmak!








    5 dakika yol alıyoruz minibüste, minibüsten “inecek var” “müsait bir yerde”, “ışıklarda” kelime ve kelime öbekleriyle beraber inen insanlar oluyor, minibüs yavaş yavaş boşalıyor, bizim alanlarımız 4’er santimetrekare artarak 6’şar santimetrekareye çıkıyor dolayısıyla ben de insanları inceleme şansına sahip oluyorum. bir minibüste olması gereken asgari türbanlı kadın sayısının 3 üstünde türbanlı kadın var, yani mutaassıp bir minibüsteyiz. bu kadınların hepsi de adeta bir dayanışma içinde yan yana veya arka arkaya oturuyorlar, erkeklerle hiç muhatap olmuyorlar. ben de inadına dik dik bakıyorum bu kadınlara, ki rahatsız olsunlar, fakat türbanlarını biraz saçma bağlamışlar, kapatıyor gözünün sağ ve sol taraflarını sadece karşıyı görebiliyorlar. en arkada oturan dörtlü birbirine zıt insanlardan kurulu, bir adet yaşlanmanın sınırlarına dayanmış, artık daha fazla yaşlanamayacak bir amca, bir adet metallica tişörtlü ve tabi ki her iki kulağı kulaklıklı son derece 20 yaşında bir genç adam, ve 2 adet, zannedersem birbiriyle arkadaş iki adet boyalı sarı saçlı 30-40 yaşları arası tipik türk kadını var.
    bu arka 4’lü arasındaki ilginç ilişki dikkatimi çekiyor, incelemeye koyuluyorum. daha fazla yaşlanamayacak amca, yanındaki metallica tişörtlü çocuğa, çocuk ben binmeden önce minibüste erotik dans yapmış gibi bakıyor. her tarafını süzüyor, inceliyor, ve her halinden belli ki tasvip etmiyor. genç de bunun farkında, fakat çaktırmamaya çalışıyor, dimdik karşıya bakıyor, ve elleriyle dizlerine vurarak, dinlediği müziğe ritm tutuyor.
    bu ikilinin yanındaki iki arkadaş ise inme gerginliği içinde. ineceği yeri tam bilmiyor, ve sürekli ayakları üzerinde yarım doğrularak, ön camdan nereye gittiğimizi kontrol ediyor, sonra sağ ve sol yanına bakıp, biraz önce gördüğü görüntünün sağ ve sol camda olup olmadıklarını kontrol ediyor, öyle olduğunu görünce rahatlıyor, ve tekrar bir telaşla ön cama bakmaya başlıyor, bu bir döngü içinde, yine tereddütlü bir şekilde “inebilir miyim?” diye sorana kadar devam ediyor. öyle bir soruyor ki bu soruyu, minibüsçü ağbi yok sen daha inme senin ineceğin yer burası değil dese, onu kadıköy’e kadar götürse, tereddütsüzlük içinde hoşnut hoşnut gidecek. fakat minibüsçü ona itiraz etmeyip de şak diye açınca kapıyı, kadın tereddütlü tereddütlü iniyor minibüsten.
    ben bu tipleri incelerken, birden canımdan çok sevdiğim minibüsçü amca ani fren yapıyor, ve şimdiye kadar nerde olduğunu anlamadığım tip de kendini belli ediyor : “cık cık cık cık…”. minibüsteki herkes kendi altı santimetrekaresi içinde geriliyor, ve tüm bakışlar o insana dönüyor. ben de dönünce o insana, onun biraz önce incelediğim türbanlılardan biri olduğu anlaşılıyor. kadın da sıçtığının çoktan farkına varmış durumda, fakat çok geç olduğu için minibüsçüye bakıyor sadece aynadan, ondan bir hamle bekliyor. minibüsçüden beklenen hamle gecikmiyor, çat diye basıyor düğmeye, şak diye açılıyor kapı,”beğenmiyosanız inin.” diye bir ses geliyor minibüsçüden, kadın tereddütlü toplam bir saniye düşünme sürersi olduğunun farkında, düşünüyor ve kararını veriyor. “düzgün kullanın o zaman!” diye çok yanlış bir çıkış yapıyor minibüsçüye. minibüsçü, benim hayatımda görmediğim bakışlar atıyor kadına, kadın da bu bakışları hayatında hiç görmemiş olacak ki, “yani iyi ki bi…” şeklinde gittikçe sesi kısarak söylediği bu cümleyle iniyor minibüsten. minibüsçü dönüyor önüne, yolcular rahatlıyor, fakat minibüsçünün siniri dinmiyor. daha hızlı kullanmaya başlıyor, zaten bizim için zor olan altı santimetrekare içinde ayakta durma işlemi daha da zorlaşıyor böylece, ve herkes inen kadına hak veriyor minibüste, yavaş yavaş “cık cık cık” sesleri gelmeye başlıyor minibüsün dört bir yanından, yaşlısı genci seferber oluyor “cık cık cık”larla minibüsçüyü doğru yola getirmeye çalışıyorlar. bu “cık cık cık”lar arttıkça daha da sinirleniyor minibüsçü, daha da basıyor gaza, ve bu kadar hızlanınca minibüs, şu ana kadar olan her şeyden habersiz, “cık cık cık”ların hiçbirini, hatta belki minibüsçü-türbanlı kavgasını bile duymamış olan, metallica tişörtlü müzik dinleyen çocuk, “abi adam gibi kullansana şu arabayı!” diyor sinirli bir şekilde, bu sefer tüm bakışlar ona dönüyor, o gayet sinirli bir şekilde minibüsçüye bakıyor. minibüsçü minibüsü yavaş yavaş sağa çekiyor. biz yine kapıyı açıp “in o zaman!” diyecek zannederken minibüsçüyü, minibüsçü oturduğu yerde eğiliyor, koltuğun altından bir şey alıyor, ve şöfor kodluğundan zor bir hareketle yolcu bölümüne geçiyor. bu geçişten sonra, minibüsçünün elindeki o esrarengiz şeyin levye olduğunu anlıyoruz ben ve bütün yolcular. minibüsçü ise hiç bir şey anlayacak durumda değil, kenetlenmiş bir şekilde en arkadaki metalciye doğru yürüyor, geçiyor karşısına, kaldırıyor levyeyi, tam indirecekken, daha fazla yaşlanamayacak olan adam, kendinden hiç beklenmeyecek bir şekilde minibüsçünün arkasına geçiyor, levyeyi elinden kapıyor, ve vuruyor minibüsçünün ensesine, sonrasında zaten sinirli minibüs halkıyla beraber çullanıyoruz minibüsçünün üstüne, herkes sakinleşip bir kenara çekildiğinde görüyoruz ki kanlar içinde bir minibüsçü yatıyor yerde. bu işlerden anladığını iddia eden biri adamın nabzına bakıyor. bakmasıyla beraber yüzündeki pembe rengi ona veren tüm hücreler, elbirliğiyle başka bir yerine gidiyorlar adamın, adamın yüzü kireç gibi oluyor, ve ağzından “ölmüş.” kelimesi çıkıyor sadece. herkes birbirine bakıyor en boş bakışlarıyla, en sonunda metalllica tişörtlü arkadaş yerinden kalkıyor, “herkes sakin olsun!” diye bağırıyor. minibüs ahalisi sanki bunu da anlamamaış, “kim lan bu herkes” der gibi birbirine bakıyor. metalci yeniden kontrolü ele alıyor “evet, bir hata yaptım.” diyerek söze giriyor. “ama eğer minübsçü hayatta olsaydı, bu minibüsün mutlaka kadıköy’e ulaşmasını isterdi, bu minibüsü, ona olan saygımız yüzünden kadıköy’e götürmeliyiz!” diyor. herkes birbirine bakmaya devam ediyor. en sonunda onaylayan mırıltılar, “evet işte bunu yapmalıyız!” a dönüşüyor. elbirliğiyle yerdeki kan temizleniyor, minibüsçü minibüsteki en prestijli yer olan arka koltuğa, uyuyormuş süsü verilerek oturtuluyor, metallica tişörtlü genç direksiyona geçiyor, ve yolculuk tekrar başlıyor.
    10 dakikalık bir yolumuz kalmış, metallica tişörtlü genç sakin kullanmaya çalışıyor, ama eli ayağı titriyor, yolda bir sürü kolunu kaldırıp binmek istediğini belirten insan var, fakat hiçbirinde durmuyoruz doğal olarak. yol alıyoruz, minibüsteki herkes gergin, herkes birbirini kolluyor, sanki bir yolcu patlasa diğeri de patlayacak gibi bir hal var. fakat çıt yok minibüste. bu çıt olmayan minibüs, birden bir inlemeyle, inlemeli bir minibüse bırakıyor yerini. birbirine boş boş bakmakla meşgul olan yolcular, meşguliyetlerini bırakıp arka koltukta ölü sanılan şöföre dönüyorlar, ondan sonra bu işlerden anladığını iddia edip minibüsçünün nabzına bakan adama dönüyorlar. nabzına bakan adam da bize bakıyor, yalvaran gözlerle “nabzı valla durmuştu!” diyor. metallica tişörtlü genç minibüsü yine sağa çekiyor, minibüsçünün yanına gidiyor. herkes içinden “e şimdi naapıcaz?” diyor, bunu ilk dışından söyleyen ben oluyorum. herkes bana dönüyor. birden tüm bakışların vahşileştiğini hissediyorum. minibüsçü inlemeye devam ediyor. tüm minibüs ahalisi yavaş yavaş üstüme yürümeye başlıyor. yaklaşıyorlar, yaklaşıyorlar. minibüsçü hala inliyor. yaklaşıyorlar, bana değecek mesafeye geliyor metallicacı genç, elinde levye. levyeyi kaldırıyor, tam indirecekken o ve diğer tüm minibüs ahalisi donuyor, minibüsçünün inlemesi kesiliyor. minibüsün tavanında beyaz çok güçlü bir ışık beliriyor. ben o ışığa bakıyorum, ışıkta yavaş yavaş bıyıklı bir surat beliriyor. birden minibüsün kapısı “fısspppp” efektiyle açılıyor, ve o beyaz ışık “hadi in yavrum. senin hiçbir suçun yok.” diyor bana. şaşkınlıkla “sen kimsin?” diye soruyorum. sadece suratıma gülümsüyor. iniyorum minibüsten hareketli sokaklara. indiğim minibüse dışarıdan bakıyorum. anormal hiçbir şey yokmuş gibi gözüküyor. herkes yerli yerinde oturuyor. metalcinin yaraladığı şöfor ise hala minibüsü kullanıyor. suratıma bir gülümseme oturuyor. “işte..” diyorum “minibüs tanrısı!!”
    (snitch, 27.11.2006 22:56 ~ 03.02.2007 16:51)
  12. işkence makinesi.özellikle pendik-kadıköy hattında adeta bir macera yolculuğu yaparsınız.şöförleri pek bir karizma olur.sürerken mideniz ağzınıza gelir.hele ki şu son günlerde çalışmalar var yollarda.o engebeli yollarda yaptıkları manevralar takdire şayan.bir de asla minibüsün de bir kapasitesi olacağına ve dolabileceğine inanmazlar.yolda dişi bir birey görünce de üstüne sürerler minibüsü.

    bazı minibüs yolcuları da görülmeye değerdir.özellikle 200 kilo olupta en uçta oturma meraklısı bayanlar insana cinnet geçirtir.yanına oturmak için bin türlü cimnastik hareketi yapmak gerekir.bir de hiçbir şey yapmamış gibi pişkin pişkin etrafa bakmaları vardır insanı mahveder.

    bu konuda çok dertliyim çok..
    (bulletproofcupid, 24.01.2007 14:09)
  13. ülkemizde kimi zaman sırf buna binmemek için bir buçuk saatlik yol yarım saatlik yola, iki hatta üç vasıta sadece bir vasıtaya, deniz - karayolu yalnız karayoluna tercih edilebilen bir çeşit altta kalanın canı çıksın tanışıp kaynaşma merkezi olarak kullanılan araç.
    (alchemilta, 20.06.2007 15:36)
  14. ulaşım sektörünün özelleştirilmesi hele ki küçük işletmecilere devredilmesinin bir yansıması olan sarı, mavi, yeşil araç.

    minibüs dendiğinde herkes feryat figan dert yanar herzaman heryerde. özelleştirme karşıtı değilim ancak madem özelleştireceksin o zaman denetleyeceksin be adam. tüm yurtta hava aynı. özel minübüsler, özel halk otobüsleri hatta ve hatta özel deniz otobüsleri gibi kazancının ne kadar yolcu alabilmesi ile dogru orantılı ulaşım sektöründe amacın halka hizmet olmaması sistemin doğal bir sonucudur. sadece bizim ülkemizde geçerli bir olgu değildir bu. sadece türkiye'de minübüs olduğu da külliyen yalandır. nitekim bendeniz amarikalara kadar bu olayı incelemek için (yalana bak) gittim ve atlantic city'de "jitney" adlı minibüsleri buldum. aynı mantık, daha çok müşteri daha çok kar. tabi orda öle ışıktan geçeyim de bu çifti alayım diye bir şey sözkonusu değil, onların kendi durakları var ama onlar da katil gibi sürüyorlar. ama yapabildikleri kısıtlı çünkü yemiyor.

    türkiyede çok vahim olaylar yaşanıyor; minübüslerde yolcuları döven şöförler, ankarada halk otobüsü şöförünün yolcuları son durağa zorla götürmesi, adını hatırlayamadığım bir anadolu ilinde belediye otobüslerinin camlarının halk otobüslerini kullanmamalarından dolayı taşlanması gibi münferit olmayan olaylar silsilesi.

    sonuç olarak belirli bir zümrenin hayvanlığı, açlığı ya da kroluluğundan kaynaklanması değil de sistemin bunları canavar yapmasından kaynaklanıyor. en basit örneği cevizlibağ zeytinburnu minübüs hattı akıllara zarar. yürüseniz daha hızlı gidersiniz. ama hepsi öyle neden mi? çünkü biri çıkıpta sikerim böyle işi ben geçeyim şu dallamayı diyebilir mi? diyemez, sistem buna müsade etmiyor. halbüki hepsi adam gibi sürse yine aynı parayı kazanacaklar. sonuçta belli sayıda araç çalışıyor. ama ne var, yaptıkları işlerin kendilerine saygıları yok işte o zaman da onlarında kimseye saygı göstermesi beklenemez.

    burdan yola çıkarak ne diyoruz: ulaşım gibi hayati konularda özelleştirmeye mümkün mertebe gitmemek (ama çok zor), gidilecekse de özel girişimcilerin değil şirketlerin işletmelerine olanak sağlamak. yani ulusoy gibi bir firma gelecek ve atıyorum topkapı avcılar hattını işletecek. kati surette araçları kullananlar mal sahibi olmayacak. o zaman ne olur. binen sayısı belli araç sayısı da belli kar aynı ama bundan böyle şiddet sahneleri yaşanmayacak. mutlu mesut yaşayacağız. bende minibüslere binerken onlara belediye otobüs şöförlerine yaklaştığım şevkatla yaklaşacağım. kin, nefret yok olacak, yarınlara sevgi ile bakacağız, sevdiceği gönül rahatlığıyla minibüse bindiricez, ulaşımdan kısıp başka alanlara yöneleceğiz...
    (jayhunx, 29.09.2007 15:01 ~ 15:05)
  15. insanlık suçu olan taşıma aracı. en acı tarafı ise bilindiği üzere türkiye'de çoğu yerde alternatifinin olmaması ve insanın konserve şeklinde taşınmasıdır. ulaşım konusunda direkman türkiye'yi afganistan, pakistan vs. ülkeler klasmanına sokar. sikeyim minibüsü!
    (keyif pezevengi, 23.07.2008 17:44)