dünya üzerinde bunca ülke varken uyuşturucu kaçakçısı neden türkiyede yakalanmıştır? belki de bunda bir art niyet vardır dediğim filim. izleme olanağım oldu. vasat bi filim.
aldığı iki oscar ın bir şey ifade etmediği film. lâkin iki salatalık alsa daha uygun olurdu. verilen oscar filmin içeriğinin doğruluğuna değil en azından bu film için bok atma işlemi iyi gerçekleştirdiği için verilmiştir. üstelik haklı bir filmse türk halkından beğeni görsündür. kendi haklarında yapılan aşağılayıcı filmlere tepkisiz kalan milletler utansındır.
senaryosunu oliver stone un yazdığı alan parker ın yönettiği sanatsal da dahil her açıdan ilkokul musameresi kalitesindeki film.izlerken yakılan elektriğe yazık işin özeti.
oliver stone'un geçenlerde alexander filmi çerçevesinde türkiyeye yaptığı ziyaret sonrası çok geç olsa da senaryosundaki türkiyeyi ve türk insanını aşağılayan bölümlerden dolayı özür dilediği ve filmde çizilen türk imajının gerçekle alakası olmadığını kabul ettiği filmdir.
yurt dışında türkiye deyince yabancıların aklına gelen ilk şey. hatta bu film yüzünden türkiye'ye yapmak istediği ziyareti iptal eden adam bile gördüm. amacına ulaşmış bir film yani...
türk olan vatandaşların diyolaglarını benim bile anlamadığım ama bence abartılı olmayan(hatta polislerin fotoğraf çektirme sahnesinin kesinlikle var olduğuna inandığım)senaristi oliver stone,yönetmeni allen parker olan film.
bir adet bile istanbul ağzıyla konuşan türkiyeli'nin olmadığı bir filmdir, zira çoğu rol türkçe bilen ermeni ve rumlara verilmiştir. özellikle hırslı türk milliyetçisi savcı rolü oynayan kişinin ermeni olduğunu da belirtmek isterim.
bununla birlikte aslında o kadar da 30 yıl öncesinin türkiye'sini devasa ölçülerde abartmadığını düşünüyorum. elbette bazı abartılı yönler olacaktır fakat filmin çoğu bölümünün de hapisanede geçtiğini belirtmekte fayda var, ve bu konuda insan hakları mahkemesinde işkence konusunda ne denli bir sicile sahip olduğumuzu düşünürsek, hele hele 30 yıl öncesinin türkiyesi ise söz konusu olan, biraz daha objektif bakmamız gerekli filme.
esrar kaçakçısı kişinin hakkıyla yakalanmasının ardından merkeze götürülmesi ve buradaki olaylar tam anlamıyla komedidir. filmin yaran sahnesi, fotoğraf çektirme bölümüydü bence:
- gel bakalım fotoğrafçı bey, şu amerikalının fotoğrafını güzelce çekiver hadi yürü yürü yürü.
emrindeki polislere seslenerek:
- kalk kalk kalk hazır ol hadi. bana afal afal ne bakıyorsunuz ulan!
amerikalıya döner:
- hoşgeldin amerikalı tıfıl hoşgeldin.
polislere bakarak:
- ulan herifle beraber resim çekilecez. esrarı eline verin bakalım şunun.
bundan sonrası asıl komedidir zaten, polisin biri amerikalının yanında fotoğrafçıya karşı saçlarını düzeltip gülümsemektedir.
- çık ulan çık ben senin kumandanığım ulan, ben senin kumandanığım ulan.
ardından amerikalıya dönüp
- sırıtma ulan fotoğrafçıya bakıver sırıtma, bak sıçarım suratığa.
fotoğrafçı fotoğrafı çeker.
esas adam : - güzel güzel, çok güzel fotoğraftı dimi lan?
tabi bu sahne anlatılmaz yaşanır cinsten olmakla birlikte gora'nın en yaran sahnelerinden daha da yarıcıdır. ayrıca bu sahnelerin tamamı türkçedir ve ne orjinal filmde ne de ingilizce altyazıda bunların tercümesi yoktur, yani sadece türkler anlayabiliyor, zaten tercüme edilse de o tadı vermeyecektir ki.
art niyet denen olgunun kitabını yazmış, taraflı bir yazar* ve "..." bir yönetmen* tarafından çekilmiş, "eser" olmaktan uzak, "sanat eseri" ile aynı satırda olması ise "sanat" kavramına hakaret sayılabilecek, "film" demeye bin şahit gereken bir ayıp.
bütün inanç ve değerlerimize sırayla küfreden, bunu bir gerçekmişçesine izleyiciye sunan (ve bunda ne yazık ki başarılı olan), kin ve nefretin yansımasına gösterilebilecek örneklerin at koşturanı, flama taşıyanı.
filmi eğer altyazısız izlese idim inanın zerre anlayabilecek değildim, zira türk diye gösterilen tiplerin hiçbiri türk değildi ve yamuk ağızlarına türkçe'yi hiç yakıştıramadım.
ne çamur içinde tepinen türk(!) tiplemesi, ne yamuk yumuk türkçe(!)leri ile gösterilen tiplemeler, ne ortaçağ görüntülü türkiye(!) manzarası ne de başka birşey, bunlar ancak birer karalama olabilir, öteye gidemez. ama eğer "..."nın biri çıkıp benim atatürküm'e hakaret ederse, afedersiniz ama onun anasının muhtelif yerlerine yeni delikler açar, cümle aleme alem yaptırırım.
filmde dikkat çeken bir yön de, akıl hastalarının bulunduğu hapishanedeki sütunun etrafında dönme sahnesidir. öyledir ki bu sahne sanki biraz kâbenin etrafında tavafı andırıyor, inceden koyun gibi dönüyosunuz mesajı vermeye çalışıyor gibi...tabi ki olmaya bilir de...
yine de diyeceğim şudur ki, gerçekten bayağı bir abartılmış bir film...gram zekası olan batılılar-ki batılı ne demektir, batı kavramını da ayrı bir tartışmak gerekir-dan bazıları biraz araştırma yapsalar, azcık kıçlarını kaldırıp şu güzel ülkeme bir gelip görseler de anlasalar filmin ne kadar abartıldığını...
filmle ilgili birkaç komik ayrıntı var bende paylaşayım:
- filmin geçtiği zaman nixon'in türkiye'ye rest dedigi, bulent ecevit'in ise gördüm diyerek cevap verdiği bir dönemdir. yani turkiye'nin ambargo yediği dönem. film siyasi bir gerekliliğin ürünüdür amerikalılar için.
- film de sehir manzaraları camilerden ibaret.
- sokak veya cadde gibi ortamlarda hep çarşaflı kadınlar var, bir tane iki tane de değil.
- filmde w. hayes, siz domuz milletsiniz, hepiniz piçsiniz gibi laflar ediyor. mazallah bugün bunları başka bir millet için söyleyen film çekseniz kiyamet kopar.
- türk erkekler yüzde doksan bıyıklı, şişman, baya baya esmer ve çirkin. benim için sorun yok ama, demek ki bu özellikler batı dünyasında negatif olarak biliniyor.
filmin tek güzel yanı sütun çevresindeki tavaftır. 'harvard ve oxford mezunu', kafayı çizik ahmet kardeşim filmi özetlemiştir. william hayes diğerlerinin aksine ters yönde sütunu tavaf eder ve diğerlerinin tepkisini çeker. çünkü william hayes komünizmi temsil eden sol taraftan tavafını yapıyordur. halbuki tavaf yani devlete bağlılık sağ taraftan tavafla mümkündür.
film ajitasyon politikasının kurbanı olmuştur kanımca. biraz duygusal yapalım, herkes ağlasın adamcağıza, biz de gişe hasılatından kotaralım diye bağırılıyor. halbuki abartılmasa hah işte biz de bunlardan şikayetçiyiz diyebilirdik. ama yok allan parker bile 19. yüzyıldan kalma ingilizlerin türk düşmanlığı geleneğinden etkileniyorsa vay dünyanın haline.
türk karakterleri oynayanların tipleri, pislikleri, konuşmaları, çekimin yapıldığı mekanlara bakılarak türkler hakkında aralıksız olumsuz çağrışım yaratan film.. "türkiye'de durum böyle, objektif olalım arkadaşlar" tribine girenin alnını karışlarım..
özellikle mahkemede duruşma sırasında hakimin türkçe konuşması tam bir felaketti. zaten yanılmıyorsam hakim şu sigaradan dolayı bogazına alet tutup konuşanlar gibi bir ses tonuna sahipti, bir de türkçe konuşmaya çalışınca tam bir rezalet oldu.
bu ve bunun gibi türkçe konuşma daha doğrusu konuşamama rezaletlerinin yanında tamamiyle batı dünyasının o dönem türkiye'sine karşı oluşturmuş olduğu artniyetin dışa vurumuydu film. sürekli william hayes acındırılmakta, türkiye, âdeta bir insanın giripte sağ çıkamayacağı bir ülke konumunda, yunanistan ise bir cennet konumunda gösterilmekteydi.
yani artniyetin hatti hesabı yok..
bir insanın daha doğrusu erkeğin en can alıcı noktalarından birine bile değinilmiş. o esnada william'ın sevgilisi ziyarete geldiğinde, sevgilisinden göğüslerini açmasını istemiş ve hayvanvari sesler çıkararak kendi kendini tatmin etmişti. bunu bile duygusal bir arkaplan eşliğinde seyirciye sunmuşlardı. aslında burada kendi egolarını beslemişler bunu da türklerin yaptığı işkencelerden bir tanesi diyerek izleyiciye yutturmuşlardı.
film sadece rezalet unsurlarından oluşmuyor. mantıksızlıklar özellikle filmin sonunda peşpeşe sıralanıyor. belki bir çok kişinin gözünden kaçmış olabilir ama william'ın gardiyanı öldürdüğü sahnede isterse saatte 200 km hızla itsin o gardiyanı, o duvardaki askılığa kafanın girmesi mümkün değil.. arayın mythbusters ekibini denesinler..
bunun dışında william'ın gardiyandan anahtarı alıp elini kolunu sallaya sallaya hapishaneden çıkması, eroin kaçırırken sınırda yakalanıp, yunanistan'a geçerken yakalanmaması, filmin hadi olayı tatlıya bağlayalım kısmına mantıksızlıklar silsilesi olarak eklenmiştir.
öyledir böyledir, rezilliktir.
alinur velidedeoglu cannes da bu filme konu olan adamı tesadüf eseri bulmuş ve amatör bir röportaj yapmıştır. içerği, temel olarak bu kişinin kendisine işkence yapılmadığını anlatıyor olması. ancak kimse yayınlamak istememiş, kendisi de bu nedenden dolayı youtube koymuştur.
izlemek faidelidir.
alinur dedeoğlu'nun, bu filmin tam olarak gerçekleri anlatmadığı doğrultusunda, hayat hikayesi filme konu olan kişi ile yaptığı 2 parçalık röportaj şu adreslerden izlenebilecek filmdir.
ayrıca kendisiin de belirttiği üzere, bu sayfalar ne kadar hit alırsa, o kadar kişiye ulaşıp, o kadar kişide ülkenin imajı hakkında olumlu yansıyacak. dolayısı ile izlemesek bile; sadece açıp izlenme sayısına katkıda bulunmakta fayda var.
elimizden yapacak hiçbirşeyin birtürlü gelmediği,önyargı kurbanı olduğumuz film.en azından bir kere youtube'daki videosunu seyretsek bişeyler yapabiliriz kanısındayım.alinur velidedeoğlu'nu da ayrıca takdir etmek lazım duyarlılığı için.
zamanının başarısız ve kötü filmleri arasında bir numaraya oynamış bir sinema faciası. bu filmi dünyada hatırlayan fazlaca insan kalmamıştır ayrıca filmin fikride tarih olmuş eski bir fikirdir. geçmişte kalmış kötü bir anının adıdır midnight express. artık türkiye ile ilgili bu tarz filimler çekilmiyor hatta olumlu fikirler uyandıracak filmlerle türkiye gündeme gelmekte bunun bir örneği monsieur ibrahim et les fleurs du coran dır. alinur velidedeoğlu’na gelince onunda üzerinde konuşacak malzeme bulma konusunda sıkıntı çektiği aşikârdır. peki, kim hatırlar bu filmi? herhalde bir biz birde malum komşumuz yunanistan.
davetliler arasında reklamcı alinur velidedeoğlu da var.
*
pırıl pırıl, şahane bir hava.
güneş, çapkın çapkın göz kırpıyor.
davetliler, carlton oteli’nin plajındalar.
pek çok milletten insan bir arada.
alinur’un karşısında kırık ama sevimli bir türkçe ile konuşan bir amerikalı
var.
alinur da o gün son derece neşeli, fırsatı kaçırmıyor, espriyi patlatıyor:
"sevgiliniz güzel miydi?"
"hayır" diyor amerikalı en ciddi haliyle, "isterdim ama türk sevgilim hiç
olmadı..."
"nasıl oluyor da kendinizi türkçe bu kadar iyi ifade ediyorsunuz o zaman?
nerede öğrendiniz dilimizi..."
"hapishanede" diyor adam.
"ülkenizin hapishanelerinde beş sene yattım..."
sessizlik.
alinur soruyor:
"hapse neden düştünüz?"
"esrar kaçırıyordum, yakalandım... "
"allah allah yaşadıklarınız midnight express’in hikáyesine benziyor..."
amerikalı da, "benzemiyor, ta kendisi!" diyor.
*
"dünya küçüktür" dedikleri şey, bu olsa gerek.
bir reklamcı olarak midnight express’in ülkemize verdiği zararın kolay kolay
telafi edilemeyeceğine inanan alinur velidedeoğlu, hiç aklında yokken,
karşısında filmin kahramanı billy hayes’i buluyor.
ne var ki, olayı bizzat yaşayan kişi, yani hayes, olan biteni filmden çok
farklı anlatıyor.
"bana türk hapishanelerinde kötü davranılmadı" diyor, "türkiye’deki
cezaevlerini amerika’dakilere tercih ederim."
söz konusu filmin, kasten türkleri karalamak için çekildiğini söylüyor.
en önemlisi de kendisinin öyle şeyler yaşamadığını anlatıyor.
alinur birdenbire, "bu bana aktardıklarınız kameraya da söyler misiniz?"
diyor, "madem türkleri bu kadar çok seviyorsunuz. .."
"hay hay" diyor hayes, "ben derdimi dünyaya anlatamadım, belki sayenizde
sesimi duyururum... "
ve carlton oteli’nin plajında, alinur velidedeoğlu’nun sorularını kamera
karşısında yanıtlıyor.
*
tekrar ediyorum, bunlar tam yedi yıl önce oluyor.
o röportaj, türkiye’de yayınlanıyor.
bu tabii alinur’u kesmiyor, o istiyor ki bu gerçeği, bütün dünya öğrensin.
bugüne kadar midnight express’i izleyip türkiye hakkında olumsuz fikirlere
sahip olanlar, meseleyi bir de olayın kahramanından farklı şekilde dinlesin.
cnn’i, abc’yi, bbc’yi arıyor.
söz konusu röportajı ulaştırmak istediğini söylüyor.
cevap: "çok teşekkür ederiz ama biz ilgilenmiyoruz. .."
nedense avrupalı ve amerikalı hiçbir kanal hayes’in anlattıklarını
yayınlamayı kabul etmiyor.
oysa midnight express, sağda solda gösterilmeye devam ediyor.
*
ve derken...
youtube icat ediliyor ve salgın haline geliyor.
alinur’un aklına da şöyle bir fikir düşüyor.
eğer bu röportaj youtube’da yayınlanırsa, herkes izler ve gerçeği öğrenir.
ve çok "tık" alırsa daha uzun süre yayında kalır ve dünya üzerinde daha çok
insan neler olup bittiğinin farkına varır.
hepimizin iş edinip, youtube’a girip o filmi izlememizi istiyor.
onun bu işten her hangi bir kazancı olacak mı?
hayır.
o, sadece bu meseleyi gerçekten kafaya takmış biri.
tutturuk yani.
bana da o kadar söyledi ki, sonunda gittim seyrettim.
ve düşündüm.
haklı aslında, korkunç bir şey bu.
birinin başından geçenleri, biri çarpıtıyor ya da kendi yorumunu katıyor ve
bunun filmini yapıyor.
o film de, senin ülkenin imajı oluyor.
sen istediğin kadar, "o öyle değildi böyleydi" de...
midnight express filminin hikayesi bu.
bu ülke, milyonlarca dolar para kaybetti o film yüzünden.
alinur velidedeoğlu’nun midnight express savaşı
1999.
8 yıl önce.
cannes’da "life is beautiful" filmi gösteriliyor.
o müthiş film.
hani sonradan oscar aldı.
davetliler arasında reklamcı alinur velidedeoğlu da var.
*
pırıl pırıl, şahane bir hava.
güneş, çapkın çapkın göz kırpıyor.
davetliler, carlton oteli’nin plajındalar.
pek çok milletten insan bir arada.
alinur’un karşısında kırık ama sevimli bir türkçe ile konuşan bir amerikalı
var.
alinur da o gün son derece neşeli, fırsatı kaçırmıyor, espriyi patlatıyor:
"sevgiliniz güzel miydi?"
"hayır" diyor amerikalı en ciddi haliyle, "isterdim ama türk sevgilim hiç
olmadı..."
"nasıl oluyor da kendinizi türkçe bu kadar iyi ifade ediyorsunuz o zaman?
nerede öğrendiniz dilimizi..."
"hapishanede" diyor adam.
"ülkenizin hapishanelerinde beş sene yattım..."
sessizlik.
alinur soruyor:
"hapse neden düştünüz?"
"esrar kaçırıyordum, yakalandım... "
"allah allah yaşadıklarınız midnight express’in hikáyesine benziyor..."
amerikalı da, "benzemiyor, ta kendisi!" diyor.
*
"dünya küçüktür" dedikleri şey, bu olsa gerek.
bir reklamcı olarak midnight express’in ülkemize verdiği zararın kolay kolay
telafi edilemeyeceğine inanan alinur velidedeoğlu, hiç aklında yokken,
karşısında filmin kahramanı billy hayes’i buluyor.
ne var ki, olayı bizzat yaşayan kişi, yani hayes, olan biteni filmden çok
farklı anlatıyor.
"bana türk hapishanelerinde kötü davranılmadı" diyor, "türkiye’deki
cezaevlerini amerika’dakilere tercih ederim."
söz konusu filmin, kasten türkleri karalamak için çekildiğini söylüyor.
en önemlisi de kendisinin öyle şeyler yaşamadığını anlatıyor.
alinur birdenbire, "bu bana aktardıklarınız kameraya da söyler misiniz?"
diyor, "madem türkleri bu kadar çok seviyorsunuz. .."
"hay hay" diyor hayes, "ben derdimi dünyaya anlatamadım, belki sayenizde
sesimi duyururum... "
ve carlton oteli’nin plajında, alinur velidedeoğlu’nun sorularını kamera
karşısında yanıtlıyor.
*
tekrar ediyorum, bunlar tam yedi yıl önce oluyor.
o röportaj, türkiye’de yayınlanıyor.
bu tabii alinur’u kesmiyor, o istiyor ki bu gerçeği, bütün dünya öğrensin.
bugüne kadar midnight express’i izleyip türkiye hakkında olumsuz fikirlere
sahip olanlar, meseleyi bir de olayın kahramanından farklı şekilde dinlesin.
cnn’i, abc’yi, bbc’yi arıyor.
söz konusu röportajı ulaştırmak istediğini söylüyor.
cevap: "çok teşekkür ederiz ama biz ilgilenmiyoruz. .."
nedense avrupalı ve amerikalı hiçbir kanal hayes’in anlattıklarını
yayınlamayı kabul etmiyor.
oysa midnight express, sağda solda gösterilmeye devam ediyor.
*
ve derken...
youtube icat ediliyor ve salgın haline geliyor.
alinur’un aklına da şöyle bir fikir düşüyor.
eğer bu röportaj youtube’da yayınlanırsa, herkes izler ve gerçeği öğrenir.
ve çok "tık" alırsa daha uzun süre yayında kalır ve dünya üzerinde daha çok
insan neler olup bittiğinin farkına varır.
hepimizin iş edinip, youtube’a girip o filmi izlememizi istiyor.
onun bu işten her hangi bir kazancı olacak mı?
hayır.
o, sadece bu meseleyi gerçekten kafaya takmış biri.
tutturuk yani.
bana da o kadar söyledi ki, sonunda gittim seyrettim.
ve düşündüm.
haklı aslında, korkunç bir şey bu.
birinin başından geçenleri, biri çarpıtıyor ya da kendi yorumunu katıyor ve
bunun filmini yapıyor.
o film de, senin ülkenin imajı oluyor.
sen istediğin kadar, "o öyle değildi böyleydi" de...
midnight express filminin hikayesi bu.
bu ülke, milyonlarca dolar para kaybetti o film yüzünden.
bir türlü doğrultamadığı bir imajı oldu.
düşünsenize, geçenlerde abdullah gül washington’a gitti, o gün bile film
gösterildi. milyonlarca amerikalı filmi tekrar izledi. şimdi o gece midnight
express’in yayınlanması önceden planlanmış mıydı bilemem ama siz sonuca
bakın. hangi yabancıyla tanışırsanız tanışın, bildiği birkaç şey vardır
ülkemiz hakkında: göbek dansı, şiş kebap, ayasofya, istanbul ve midnight
express...
bu film yüzünden bozulan imajımızı tersine çevirebilir miyiz bilmiyorum ama
olayın "esas oğlan"ını da bir dinlesek diyorum.
meraklılar için, youtube’a girin, alinur ya da midnight express yazın
röportaj çıkıyor.
izleyin...
bir katkınız olsun...
bir türlü doğrultamadığı bir imajı oldu.
düşünsenize, geçenlerde abdullah gül washington’a gitti, o gün bile film
gösterildi. milyonlarca amerikalı filmi tekrar izledi. şimdi o gece midnight
express’in yayınlanması önceden planlanmış mıydı bilemem ama siz sonuca
bakın. hangi yabancıyla tanışırsanız tanışın, bildiği birkaç şey vardır
ülkemiz hakkında: göbek dansı, şiş kebap, ayasofya, istanbul ve midnight
express...
bu film yüzünden bozulan imajımızı tersine çevirebilir miyiz bilmiyorum ama
olayın "esas oğlan"ını da bir dinlesek diyorum.
meraklılar için, youtube’a girin, alinur ya da midnight express yazın
röportaj çıkıyor.