michel foucault 

 sayfa  / 2
adana çık aradan

  1. michel foucault 17-18.yüzyılın koşutluğuna karşılık bilimler sınıflandırıldıkça,paranın değerini artı değer kuramları,merkantalizm olmak üzere anlatan binbir türlü kuram ortaya çıktıkça kavramları bir koşutluğa paralel olarak değişen dilin olanaklarını çözümleme yapabilmek amacıyla en iyi kullanmış olan yazarlardan biridir.çözümlemeleri daha çok veri içeriklidir.araştırış tarzı daha çok tarihselciliğin başladığı kökene dikkat eden ama o kökeni rousseacu doğalcı teorileri eleştirip yadırgayacak bir biçimde verileri tamamıyle tarihselcilik içinde seçen bir doğrultuda objektiftir..freud ve marxın teorilerinin bir özgürlük anlayışının peşinde koşar görünmelerine rağmen toplumsal baskı konusunda oluşturdukları kitle bakımından çok haklı bir biçimde saf ırkçı teorilerle,nietzcheci üst insanla,darwinist uslamlamalarla yan yana koymuştur.denetim toplumupsikiyatrik iktidargibi kavramlar türetmiştir...verileri objektif bir biçimde elde ettikten sonra sıra onları değerlendirmeye gelince gayet subjektiftir.değerlendirme onun için bir yöntemden ibarettir.ve bu yöntem incelemelerin sistemleştirilmesi konusunda;ekonomik ve millli ölçekler yerine tamamıyle stratejik bir savaşımın belirleyici ölçeğini getirmekten meydana gelmektedir.
    (mollacellad imam u azam, 14.01.2007 16:06)


  2. (bkz: chomsky vs foucault)
    (this is the end, 18.03.2007 22:10)
  3. postmodernizmi en iyi anlatan isimdir, denebilir. bu bir pipo değildir adlı kitabıyla modernizm sonrasında neler olup bittiğine, daha neler olabileceğine dair bir fikir edinebilirsiniz. adından da analaşılacağı gibi varlık fenomeninden yola çıkarak farklı bakış açıları geliştiriyor. bu böyle aristoya platona kadar uzatılabilir de sıkıldım.
    (betty blue, 18.03.2007 22:29)
  4. (bkz: pir)

    kendi deyimiyle "delilik üzerine çalışacak kadar akıllı, akıl üzerine kadar çalışacak kadar deli" biridir.

    (bkz: iktidarın mikrofiziği)
    (bkz: iktidarın makrofiziği)
    (man with a digital camera, 02.05.2007 12:53 ~ 14:19)
  5. sanırım çalışma alanını en iyi özetleyen cümle şudur:
    "bütün çalışmalarını modernitenin bireyler üstündeki etkisi ve getirdiği yeni güç ilişkileri üstüne kurdu."

    hapishaneler, polis, sigorta, delilik, eşcinsellik ve sosyal haklar konularında çalışmıştır.

    eserleri: delilik ve medeniyet, kelimeler ve şeyler, bilginin arkeolojisi, hapishanenin doğuşu, cinselliğin tarihi.
    (cappuccetto verde, 02.05.2007 13:12)
  6. (bkz: ferda keskin)
    (neredesin soğuk kış, 19.05.2007 15:15)
  7. yazdığı, kurguladığı, anlatmaya çalıştığı her şeyde "power" kavramını gözümüze gözümüze sokan düşünür. insanlar arasındaki bu güce dayalı ilişkileri, makro dünyada iktidar meselesi ile açıklarken, mikro dünyada sınıf kavramı olarak ele almıştır. iktidar deyince, cinselliğe girmeden edememiş, history of sexuality nam bir kitap yazmıştır. bazıları kendisini ideoloji antropologu olarak tanımlarlar ki, cidden kendisi kadimden bu yana gelen ideolojileri incelemek adına hayata başlamış fakat çok acayip bir yerden çıkmıştır. marxist olduğu kati olmakla birlikte, yapı-sökümcülük meselesinin gereklerini yerine getirmek suretiyle marx'ın da analizini yapmayı ve eleştirmeyi, hatta yer yer yerin dibine batırmayı eksik etmemiştir. post-modernisttir, delikanlıdır. ayrıcana da çok karizmatik ve cüsseli bir kişiliktir.
    (şiirbaz, 23.05.2007 15:42)
  8. episteme kavramlaştırması ziyadesiyle mühimdir. zira batı medeniyetini ve modernitesini kritik etmeye tam da bu noktada başlar. tanım olarak episteme bilime ve bilgiye dair sistemli tüm formülizasyonları meydana getiren söylemsel bütünlere işaret eder ve kopuşlar, eşiklerle dolu bir süreçtir. iş bu sebepten de insan bilgisi geçmişten günümüze duraksamadan birikimsel olarak artarak devam etmez, tersine içinde bulunduğu epistemenin özellikleri çerçevesinde bir önceki ve sonraki epistemelerden özgün bir hal taşır.

    foucault'nun da "kelimeler ve şeyler" kitabında örneklendirdiği üzere, 16. yüzyıl epistemesi içerisinde dil bilim kelimelere şeyleri temsil etmek hakkını ancak bir eşdeğerlik çerçevesi içerisinde verirken, yani kelimelerin işaret ettikleri şeyleri onlara eşdeğer oldukları için temsil edebildikleri düşünülürken; paranın zenginliği temsil gücü de, o zenginliğe özdeş oluşunun göstergesi varsayılan, içinde bulunan değerli maden miktarı ile mümkün olmaktaydı. ne var ki 17 yüzyıl epistemesi 16 yüzyılın bu eşdeğerlik yasasının son bulduğu noktada başladı ve kelimelerin şeyleri temsil gücü sadece insanların bu temsil gücünü o kelimelere atfetmesiyle ilişkili hale geldi. aynı şekilde, 17. yüzyılda artık para da içerisinde değerli maden olduğu için değil, bir yasal, siyasi erk tarafından kendisine zenginliği temsil gücü verildiği için değerli sayılmaktaydı. görüldüğü üzere episteme kuhn'un paradigma kavramını andırmakla beraber, daha kapsayıcıdır toplumun bilgi ve bilim namına meydana getirdiği tüm ürünlere tekabül eder. dolayısıyla da doğru-yanlış, gerçek-yalan gibi tüm kavramlara. ne de olsa realite daima söylemsel bir oluşum içinde kurgulanır ve onun nasıl kurgulandığı ait olduğu epistemeden sorulur.
    (strange fruit, 01.07.2007 22:22 ~ 23:56)
  9. "kendini bilmek ruhunu bilmeği gerektirir" diyerek beni kalbimden vurmuştur.
    (spanki, 11.08.2007 13:44 ~ 13:50)
  10. batı toplumuna has çalışmalar yapar, bunu özellikle belirtir. evrensel, üniversalist değildir ve tümel değil ama spesifik entelektüeldir. deleuze'un "bize başkası adına konuşmamanın erdemini öğrettiniz" övgüsüne mazhar olmuş kişidir. teorisinin kavranabilmesi güçtür çünkü tüm yazdıkları birbirine bağlıdır, birbirini önceler ve her çalışması illa bir yerlere varacak diye bir kural da yoktur. bunu kendisi de; college de france'da verdiği derslerde itiraf eder. althusser'in öğrencisi olması, özneyi kurucu değil aksine ideoloji yoluyla kurulan bir efekt * gibi görmesini de getirmiştir. bu yüzden post-yapısalcı diye adlandırılır. ancak yapısalcıları da evrenselci bulduğundan bu tanımdan nefret eder.

    kendisine has kavramlar kullanır. bunlardan belli başlıları düşüncesinin anlaşılabilmesi için gereklidir, çünkü analitik olarak pivot önemdedir. dispositif gibi.

    (bkz: foucault sözlüğü)
    (man with a digital camera, 13.08.2007 19:15 ~ 20:51)
  11. (bkz: büyük kapatma)
    (bkz: deliliğin tarihi)
    (ahmak ı hayal, 11.09.2007 12:29 ~ 12:29)
  12. ''bu sistem; rönesanstan itibaren; gücün aristokrasiden zengin sınıfa geçmesiyle başlar. yüzyıllardır yöneten sınıf aynıdır. tamamıyla kontrole dayanır''
    (kesmeseker, 15.09.2007 02:20)
  13. sarkacıyla meşhur olan foucault değildir.

    (bkz: jean bernard leon foucault)
    (no more, 15.09.2007 02:26)
  14. foucault''nun eserleri:

    cinselliğin tarihi(alfa yayınları 1986)
    söylemin düzeni(hil yayınları 1987)
    annemi, kızkardeşimi ve erkek kardeşimi katleden ben, pierre riviere(ara yayıncılık1991,imge kitapevi2000)
    hapishanenin doğuşu(imge kitapevi 1992,2000)
    ders özetleri(yapı kredi yayıncılık 1993)
    benin yapımı(ara yayıncılık1992)
    bu bir pipo değildir(ypı kredi yayıncılık 1993)
    kelimeler ve şeyler(imge kitapevi 1994,2000)
    dostluğa dair(hil yayınları 1994)
    bilginin arkeolojisi(birey yayıncılık 1999)
    kendini bilmek(om yayıncılık 1999)
    entelektüellerin siyasi işlevi (ayrıntı yayınları 2000)
    özne ve iktidar(ayrıntı yayınları 2000)
    (demesterizasyon, 19.09.2007 23:44)
  15. gördüğüm kadarıyla baudrillard ve derrida'nın başına gelen foucault'nun da başına gelmiş; postmodern etiketi yapıştırılıvermiş nedense üzerine hemencecik. böylesi daha mı kolay acaba oturup okumaktan ve içine düştüğümüz çukuru anlatan bu adamı anlamaya çalışmaktan; sanırım öyle çünkü "ya nasıl olsa postmodern, siktir et" şiarını ilke edinmiş kimileri için bu keli öpülesi adam oldukça ağır gelmektedir . neyse onun söylemleriyle türkiye'de yaşananları çaprazlama girişimi olacak bu yazı ;

    tespit 1 : hapishane tarafından yaratılan suçlunun sistem için yararlı olduğunu söylüyorum. çünkü manipüle edilebilir, ona her zaman şantaj uygulanabilir. sürekli olarak bir ekonomik ve siyasi baskıya maruzdur. herkes bilirki suça eğilimliler fahişeliği örgütlemek için en kolay kullanılabilecek olanlardır. ya pezevenk olurlar ya da ne idiği belirsiz faşist siyasetçilerin elinde maşa olurlar.
    o, suça eğilimli olmuştur, çünkü hapishaneye girmiştir. veya dahası var olan mikro-suça eğilimlilik hapishane tarafından makro-suça eğilimliğe dönüştürülmüştür. hapishane suça eğilimlileri kışkırtır, yaratır, üretir.

    tespit 2:günümüzde, 19 .yy dan bu yana suçlular her türlü devrimci dinamizmlerini kaybettiler. marjinal bir grup neydana getiriyorlar. onlara bu marjinaliğin bilinci verildi. nüfus içinde yapay, ama kullanılabilir bir azınlık oluşturuyorlar. toplumdan dışlandılar ve bu tabaka , tecrit edilmiş bu azınlık toplumun geri kalanına korku salmak için , devrimci hareketleri , örneğin emekçi sendikalarını denetlemek ve baltalamak için kullanıldı. iktidar kendi siyasi hedeflerini dayatmak için bu tabaka içinden kiralık katiller seçip alıyordu.

    şimdi bu tespitleri türkiye'ye uyarlayalım; hani o ırkçılıktan eser olmayan , farklı ırktan ve etnisiteden insanların özgür yaşadığı i, militarizmin siyasete karışmadığı müstesna ülkede. fakat nasıl oluyorsa bay foucault'nun dedikleri bu müstesna ülke üzerine cuk diye oturuyor. iktidar sahipleri halktan aldıkları meşruiyeti öylesine önemsiyorlar ve büyütüyorlar ki muhalif bir gazeteciyi - onlara göre ermeni dölünü tabi ki- cümle alemin gözü önünde kendi kiraladıkları katillere öldürtüyorlar. ve bunu tam bir işbirliği içinde yapıyorlar; başka zaman görülemeyen siyaset-asker ilişkisi burada tam bir senkronizasyona dönüşerek üstü örtülmeye çalışılıyor bu olayın. zamanında bu mikro suçlular devletin elinde solculara karşı kullanılarak profesyonel suçlular haline dönüştürülmemişler miydi? yine güneydoğuda ve doğuda bir halkın üstüne tanklarla giden ve tuttuğu katillerle çocukları bile öldüren bu iktidarların maşaları değiller miydi? özel timler , jitemler ve benzerlerini bir terminatör edasıyla kullanan yine aynı güç sahipleriydi.

    foucault'ya postmodern demek kolaydır ama buna benzer dolusuyla bağlantıyı gözönüne getirmektir önemli olan.
    (joussaince, 02.10.2007 23:23)
  16. iktidar ve onun karşısındaki bireyin* durumu üzerine yaptığı tespitleri makyevel'in bu minvaldeki tespitlerinden çok da öteye gidemeyen abartılmış bir filozoftur.
    (aytok, 02.10.2007 23:56)
  17. eşcinsel filozof, aidsten ölmüştür antiparantez
    (earendill, 03.10.2007 12:15 ~ 12:17)
  18. önce biçimsel bir etkilenme (kel ve karizmatik görünüşlü bir filozofla karşılaşmayalı uzun süre olmuştu , ayrıca çok eşliliği savunan yaşam biçimi , fahişelerle yakın ilişkisi ve uyuşturucu yetiştirmesi) ve bu ilgiyle gelen okuma isteğinin sonunda şu sıralar hayatımda ilk sırayı alan bir filozof; michel foucault kuşkusuz tanışmak ya da canlı dinlemek istediğim bir iki adamdan birisiydi , ne yazık ki bu şansımı çok uzun süre önce yitirmişim , bu normaldir çünkü foucault'nun sağlıklı bir insan olarak 80 sene yaşaması onun karizmasını azaltırdı bence. foucault'yu sınıflandırma çabası içinde olmak ve onu hakim iktidar kipliklerinden birisi (örn. marksizm ya da postmodernizm) içine sokma anlayışı bence eksik bir yaklaşım olacaktır çünkü foucaut'nun marksizmden kurtulmak yönündeki söyleminin de , modernizmin arkaikliğini gösterirken tutunduğu tavır da hakim iktidar anlayışının getirdiği fikirsel yoksunluktan ve kısırlaşmadan kurtulma çabasıdır. işte gelmek istediğim noktaya geldim ; foucault'nun iran'da ki pehlevi rejimi üzerine corriera della serra'da ekim 1978 de çıkan yazısı , başlığı: "modernizmin ayakbağı" . sabır gösterip aşağıdaki alıntıları okuyacak olanların türkiye'de ki kemalizmin bu türden bir şeyle benzerliğini düşünmelerini dilerim .

    "1922 yılında kazak alayının başındaki rıza han ingilizler tarafından iktidara teşvik edildiğinde kendini atatürk'ün dengi olarak gösterdi. kuşkusuz bir taht gaspı söz konusuydu ama m.k'den alınan 3 hedef için; milliyetçilik , laiklik ve modernleşme.oysa ilk iki hedefe pehleviler asla erişemezlerdi. milliyetçilik konusunda jeopolitiğin ve petrol hazinesinin yol açtığı baskıları ne nasıl yumuşatacaklarını bildiler , ne de bu konuda başarılı olabildiler; baba pehleevi rus tehlikesinden sıyrılmak için ingiliz tahakkümüne girmeyi kabul etti , oğul pehlevi ingiliz varlığının ve sovyet sızmasının yerine amerikalıların siyasi ,askeri ve ekonomik denetimini getirdi.laiklik konusunda da durum oldukça güçtü;çünkü ulusal bilincin hakiki kaynağını fiili olarak oluşturan şey şii mezhebiydi; rıza şah , şii mezhebiyle ulusal bilinci birbirinden ayırmak için tek dayanağı, başka yerleri kırıp geçirmekte olan ariliği canlandırmaya çalıştı: halkın gözünde bir sabah kendinin ari olduğunu keşfetmek ne anlama gelebilirdi ki?bugün persopolis harabelerinde ikibin yıllık monarşiyi kutlama törenleri yapıldığını görmekten başka birşey değil.

    uluslar arası güçler pehlevilere bütün kemalist programdan kemirecek tek şey bıraktı: modernleşme. 60 yıldır şah tek varlık nedeniymiş gibi hala buna sarılıyor. (afedersiniz ama araya girmem gerekiyor. sanırım foucault'yu postmodern etiketiyle imleyenler bu eleştiriyi göz önüne alıyor, pardon devam edebilirim)

    .... bu ihtiraslı teknokratlar ve onlarla birlikte olan başkaları , şah'ın yetkilerini sınırlandırarak ve hayallerini suya düşürerek "modernleşmeyi " hala kurtarmak istiyorlar. günümüzde iran'da ayakbağı olanın modernleşme olduğunu anlamadılar.
    burada bir iran'lı profesörden dinlediklerini yorumluyor bay foucault: bazı büyük feodal hazinelerin , ardından hazar kıyılarındaki verimli toprakların gaspedilmesi. devlet ikrazları , banka kayıtları , pehlevi vakfı gibi ikraz müesseseleri numaralarıyla uygulanan modern yöntemler; ama aynı zamanda da bir akrabaya verilen imtiyazlar , bir yakına sağlanan gelirler gibi çok arkaik biçimler. bütün modernleşme dev bir gaspa yol açmıştır. tarım reformunun karları omran bankası sayesinde şah ve ailesinin ellerine geçmiştir, tahran'ın inşa edilecek sokakları ganimet gibi paylaşılmıştır.

    bu durumda sizden rica ediyorum:avrupa'da çok yaşlı bir ülke için çok modern bir hükümranın baht ve bahtsızlıklarından artık söz etmeyin bize.burada ,iran'da yaşlı olan şahtır. elli yıl ,yüz yıl geride kalmıştır.yağmacı hükümranların yaşındadır, laiklik ve sanayileşme yoluyla ülkenin öününün açılacağı yönünde modası geçmiş bir hayali taşımaktadır.günümüzde arkaizm ,şah'ın modernleşme projesidir,despotik silahlarıdır , kokuşmuş sistemdir.arkaizm rejimdir.
    (joussaince, 05.10.2007 23:37 ~ 21.07.2008 08:58)
  19. "hiçbir rejim hakikati reçetelendiren kadar tehlikeli olamaz" demiş, düşünür. insanın aklına doğrudan türkiye geliyor..

    colin gordon'un derlediği, foucault'un governmentality* kavramı üzerine yayınlanmış çalışmaları toplayan kitapta da türkiye örneğine yer verilmiş olması tesadüf olmasa gerek.
    (man with a digital camera, 24.10.2007 21:13 ~ 21:14)
  20. iktidar fenomeninin mezar kazıyıcısı olmuş lakin, mezardaki irin ve ufuneti istemeden de olsa eline bulaştırmış 20. yy'ın en dikkate değer yazarlarından biri, belki de en önemlisidir. kabak kafalı hasan şaş kılıklı birisi. hocası nietzsche'dir. iktidarı hemen her yerde arar: hapisanede, akıl hastanelerinde, üniversitelerde, bilimsel yaklaşımlarda akla gelebilecek her yerde.. onu okumayanlar ne postmodernizmi, ne modernizmi, ne iktidarı, ne felsefeyi ne de sosyolojiyi hakkıyla anladığını iddia edemez. bilimsel yanda akıldaşları ise feyeraband, lacatos, ve özellikle de kuhn'dur. bunlar zaten bilindiği gibi, dar alanda kendi aralarında kısa paslaşmalar yapmakla meşhurdurlar.
    (lord of the words, 02.11.2007 02:14)
  21. "eğer belli bir insan özü var diyorsanız ve bu özün kendisini gerçekleştirmesini sağlayacak haklar ve olanakların topluma verilmediğini savlıyorsanız bir hataya yol açmaz mıyız? aynı anda hem ideal hem gerçek (bugüne kadar bastırılmış) olabilen bu özün nihai kurtuluşunu hedeflerken, içinde yaşadığımız sınıflı, eşitsiz toplumun terimlerini kullanarak hareket ediyor olmuyor muyuz? insanın özü, insanın özünün kendisini gerçekleştirmesi, adalet gibi kavramlar kendi uygarlığımız, bilgi tipimiz, felsefemiz içinde doğmuş kavramlardır ve dolayısıyla sınıf sistemimizi yansıtan birer sonuç formudurlar. bu yüzden, belki de öyle olmaması pişmanlık verici ama kimse bu kavramları devrimci bir savaşı meşrulaştırmakta kullanmamalıdır."
    (ahmak ı hayal, 28.11.2007 00:59)
  22. özne ve iktidar kitabında (dits et ecrits serisindeki 2. kitap) m. riggins'le söyleşi diye bir bölüm vardır ki abimizin hayatına ilişkin bir sürü şeyi öğrenebilmemi sağlamıştır. örneğin fransa'dan nefret ettiğini, fırsat bulsa abd'de yaşamak istediğini, karışık sandviç ve kola tarzı bir beslenmeyi tercih ettiğini ve en önemlisi mutlak zevke asla ulaşamayacağı için böyle bir kaygısı olmadığını. bununla ilgili ilginç de bir anekdot anlatır , açık gök mavisi bir paris öğleden sonrasında sokakta yürürken kendisine bir araba çarptığını ve bir-iki dakika boyunca içinden geçen ölüm düşüncesinden aldığı mutlak zevki hayatının hiç bir safhasında duyumsamadığını belirtir ve şöyle der;"düşünsenize bulutsuz bir sonbahar gününde ölmek üzeresiniz, işte mutlak zevk bu olsa gerek."

    belki bilirsiniz , cinselliğin tarihi 6 cilt olarak tasarlanmıştı ama 3. ciltten sonrası gelmedi , buna ilişkin olarak kendisine yöneltilen tutarsız ve çelişkili eleştirilerine de; "sürekli aynı şeyi düşünecek olsam niye köpek gibi çalışayım." demişliği vardır.

    iktidarın sorunsallaştırılması, bilginin soykütüğünün araştırılması ... bunların tamamı bu güzel abimizin entelektüel yanını (ha bu arada , "ben bir akademisyen değilim, bir entelektüelim" de der.) yeterince sergiliyor ama onu diğerlerinden ayıran bir farklılık da yaşam tarzıdır. fahişelerle birlikte olan , deri ceket ve kot giyen kaç entelektüel tanıyorsunuz acaba? benim açımdan onu habermas ya da hilmi yavuz gibilerden ayıran farkların en önemlilerindendir bu, tabi çakma foucault olmaya özenen hbk gibilerden de.
    (joussaince, 16.12.2007 21:27)
  23. (bkz: fuko)
    (beşincicemre, 25.12.2007 01:01)
  24. marksist cenahta iktidar ve devrim sorununa yaklaşımı yüzünden eleştirilir. halbuki fuko kadar iktidarla uğraşmış bir başka düşünür yoktur.

    evet, fuko “kurtuluş”un nerede olduğunu göstermez, zaten spesifik entelektüel tanımını da bunun üzerine kurmuştur, devrimin ortak bir tahayyül olduğunun altını çizer. ancak varolan iktidar yapılarının, onların söylemsel araçlarının, teknolojilerinin eleştirisini yapmazsak bunların kendisini ileride tekrar üreteceğini söyler. (bir burjuva fransız tarafından çarlık döneminde ruslara önerilen çalışma kamplarının stalin zamanında büyük çapta tekrardan ortaya çıkması gibi. ya da bir hapishane gözetleme sistemi olarak düşünülen panoptikonun daha sonra okullara yayılması gibi) demek istediğim, fuko hiçbir zaman, marx’ın işçi sınıfına “biz size neden mücadele ettiğinizi göstereceğiz” demesi gibi bir şey dememiş, iktidarın analizi ve kendi deyimiyle “şimdinin ontolojisi” işiyle iştigal etmiştir. analizlerini yaparken heidegger’in ontolojisine, nietzscheci soybilime, kantçı kritik tutuma, marksist maddeciliğe sadık kalmış ve özellikle les mots et les choses'de görülebileceği üzere fenomenolojiden de yoğun şekilde faydalanmıştır.

    fuko analisttir sözün özü ve devrim gibi büyük bir altüst oluşun ardından kurulacak, sentezlenecek yeni toplumun teknisyenliğine soyunmak onun işi değildir. ona göre, öncelikle iktidarı ve nasıl işlediğini anlamak çok önemlidir. iktidar basitçe iyi ya da kötü denemeyecek ama tehlikeli olabilecek bir fenomendir ve devrimci çabanın da bu tehlikeleri gözardı etmemesi gerekir, çünkü geçmişte özgürleşme adına yola çıkmış hareketlerin nasıl özgürlüğü yok ettiği, bakunin'i haklı çıkarır şekilde defalarca gözlemlenmiştir.

    marx'la ve onun düşünce evreniyle arasındaki farklara -ki birçok marksist bu farklara dikkat etmez- gelince...

    fuko diyalektiği, çelişki mantığını bir yöntem olarak reddeder. ona göre esas olan çelişki değil çatışkıdır. diyalektik düşünüş, marksistlerin bildiği gibi, sentezi, çelişen güçlerin “sublated” bir anda aşılmasına dayandırır. fuko bu düşünüş modunu kullanmadığı için onda gelecekte devrimci sentezin nasıl olacağına dair sorunun yanıtını aramak nafiledir. bu sorunun yanıtı hepimizdedir. hatta marksizmi, bazı devrimci ütopyaların sonunu getirdiği için eleştirmekten kendini alamaz.

    fuko'da tarih anlayışı, progresif, lineer değildir. ona göre toplumlar bir tahakküm formundan ötekine geçer ama mutlak surette ilerlediklerini söylemeyeyiz. bu da onu marx'ın eurocentric bakış açısından ayırır. entelektüeller fransa'da atıp tutarken fuko irandadır, tunustadır. mayıs 1968 olaylarını "hypermarxization of events" diye küçümser ve ısrarla dönmediği tunus'ta eylemlerde yakalanıp 15 yıl yiyen öğrencilerin direnişini yücelterek "quartier latinde taş atmak kolay!" diyerek bizatihi vatandaşı fransızlara ayar verir.

    fuko, kankası deleuze ile aynı şekilde, asla hegelyen değildir. (böyle diyorum ama gizli-hegelyen olduğu yönünde de eleştiriler mevcuttur) (zizek’in ikisine kaptığı gıcığın altında da bu anti-hegelci tutumları yatar. bu noktada lacan-zizek çifti, deleuze-foucault çifti tamamen zıt noktalardadır) hegelin devlet felsefesi fukoda yoktur, dolayısıyla kamusal-özel ayrımını fuko’da göremeyiz (işte burada da habermas’ın eleştirileri başlar) devlet iktidarı, siyasal iktidar kavramları fukoda başka türlü belirir. onda devlet iktidarı bütün bunların üstünde, ele geçirilebilecek salt bir iktidar biçimi değildir, her ne kadar tumel bir karakteri olsa da, devlet iktidarının yanında, yöresinde, belki zaman zaman ondan bağımsız başka iktidarların da işlediğini söyler.

    fuko'da, bu anlamda, ele geçirilecek, sabit bir iktidar odağı tarifi yoktur ama nasıl işlediğinin ve hangi şartlar altında işleyişinin hastalıklı bir hal aldığının anlaşılması gereken iktidar ilişkileri vardır ve bunlar her yerde direnişi üretirler. (bu yüzden fuko'da kilit kavram devrim değil ama direniştir)
    iktidar ilişkileri her yerdedir ve mesela, anarşist külliyatta çokça dile getirildiği biçimde sadece negatif olarak işlemezler. kendisi, eğer böyle olsaydı iktidarın çok kırılgan olacağını söyleyerek önemli bir noktaya parmak basar ve pozitif iktidar kavramını ortaya atar. fransada burjuva devriminin ardından kralın kellesi gittikten sonra toplumsal gövdenin sanki başı yerindeymişçesine nasıl işlediğini sorarak analizini derinleştirir ve farklı iktidar teknolojilerinin tanımlarına, tasnifine varana kadar çalışmasını genişletir. kendilik teknolojileri, bu yoldaki önemli bir buluşudur.

    ote yandan, niçeyan tutumunu koruyarak, iktidarın ezilenlerin de elinden geçtiğini hatırlatır. marx’ın da, zekası sebebiyle, bu konuda oldukça dikkatli olduğunu düşünür. hatta diyebilirim ki marx'daki iktidar nosyonu (marksist değil) ile fukodaki iktidar nosyonu arasında ciddi benzerlikler mevcuttur.

    ve en önemlisi, marx 19yy filozofudur, fuko ise 20yy. sscb deneyimini, stalinizmi, çin devrimini, ikinci dünya savaşını görmüştür. fransız kartezyen ve ingiliz empirist geleneklerini birleştiren kant vasıtasıyla büyük bir felsefe devrimi yapmış almanya’nın, nazilerin eline düşmesini (ona göre bu iktidarın bir patolojisidir) ve çocukluğunda yaşadığı şehre saldırmasını* tecrübe etmiştir. bu deneyim fuko'da travmatik bir etki yaratmıştır. öte yandan marx zamanındaki iktidar yapıları, üretim teknolojileri, devlet örgütlenmeleri ile fuko zamanındakiler (savaş sonrası) arasında büyük farklar vardır, toplumlar ciddi kabuk değiştirmiştir. habitusları bambaşkadır, ancak aralarında bir süreklilik, bazen açık bazen örtük bir diyalog olmadığı kesinlikle söylenemez. zaten bu süreklilik olmasa, negri gibi marksistler fuko'yu düşüncelerinin merkezi izleğine yerleştirmezlerdi.
    (man with a digital camera, 30.12.2007 16:49 ~ 27.01.2008 12:17)
  25. ve oturduğu yerden sadece konuşan, teori üreten birisi değildir, hapishaneler için bir bilgilendirme - koordinasyon grubu kurmuştur. (bkz: groupe d'information sur les prisons). elinden geldiğince, toplumsal mücadelenin içinde yer almış bir insandır.
    (man with a digital camera, 31.12.2007 07:49 ~ 09:39)
 sayfa  / 2