mevlana yazmıştır,hikayelerde cansız nesleler konuşur ve onlara seslenilir.öğütler verir.aslı konya mevlana nüzesinde yüzyıllardır dinlenmektedir.ayırca (bkz. kelile ile dimne)
"ne olursan ol gel ister mecusi, ister puta tapan ol; yine gel" dizesiyle ün yapmış mevlana'nın bir eseri olarak bilinir; ancak sadece mevlana'ını mesnevisi yoktur. mesnevi, divan edebiyatı şairlerinin kullandığı günümüz romanına yakın bir edebiyat türüdürrrr
mesnevi edebiyatımızda bir nazım türüdür. ikilikler demektir. mevalna'nın mesnevisinin dışında da pek çok mesnevi olmakla beraber mevlana'nın eseri farklıdır. mesnevinin ilk 18 beytini mevlana kendisi yazmış, gerisini katipleri kaydetmişler.
bu kitabın adı "mesnevi"dir. o, ona ulaşmada, inanış sırlarını açıklamakta dini temellerin temellerinin temelleridir. o, allah'in en bilindik fıkhı, en aydın şeriatı, en reddedilmez kanıtıdır. ışığına misal, içinde bulunan kandilliktir sanki. bir doğar bir parlar ki sabahlardan da ışıklıdır. gönüllerin cennetleridir ki pınarları, dalları, budakları var. ululuklara erişmiş, yücelikler elde etmiş kişilere en büyük konak, en güzel dinlenme yeridir ki "hayırlı" kişiler orada yerler içerler; hür kişiler orada ferahlanırlar, çalarlar, çığırırlar.
o, mısır'daki nil'e benzer, sabırlılara içilecek sudur; firavun'un soyuna, kâfirlere ise hasrettir, zulûmdür. hani yüce tanrı "onunla çoğunu azdırır, çoğunu da doğru yola götürür." demiştir ya! gerçekten de o gönüllere şifadır, hüzünlere cila... kuran'ı iyiden iyiye açıklar; rızkları genişletir, bollaştırır; huyları temizler, güzelleştirir; şanları yüce, özleri erdemli kişiler kendi elleriyle yazmışlardır onu.
başka lâkapları da vardır, allah takmıştır o lâkapları ona; bizse azını söyleyip sözü kısalttık. zira;
az çoğa delâlet eder. bir avuç buğday koca bir harmana delâlet eder, bir katre su ise koca deryalara...
mesnevi'ye kendini kaptıran bir kişi, kısa zamanda bütün ciltleri bitirir, ve bitirdiği anda da aşağı yukarı tüm tek tanrılı dinleri, bir çok islam mezhebini, eski anadolu yaşayışını, bazı atasözlerimizin nereden çıktığını ve buna benzer bir çok yararlı bilgiyi, güzel hikayeler eşliğinde özümser. günümüzün moda dizilerindeki bir çok afilli laf ve hikayenin de aslında hz. mevlana'ya ait olduğunu görür. insana cidden bir şeyler katar, iyi bir çevirisini tercih etmek son derece önemlidir.
mevlana mesnevisi 26000 çift mısradan meydana gelir. konu itibariyle kainatı anlatır. kainat da çiftlerden meydana gelir. dolayısıyla çiftlerden meydana gelen kainatı anlatan eser anlamında bu esere "mesnevi" adı verilmiştir. mesnevi'nin özü ilk 18 beyitidir. bu 18 beyiti mevlana kendisi yazmıştır. 1000'den fazla yazma nüshası vardır bu eserin. 50 civarında da şerhi vardır.
bi-şnev in ney çün şikâyet mi-kuned
ez-cüdâyiha hikâyet mi-kuned
ilk beyiti budur. mevlana mesnevisine "b" harfi ile başlamıştır. bu çeşitli sebeplere bağlanır. kur'an'ın özünün fatiha olması, fatiha'nın özünün besmele olması, onun özünün de "b" harfi olması, mevlana'nın belh şehrine duyduğu özlemi anlatması, bir diğer rivayet de elest meclisinde allah'ı onaylarken "bela" denmiş olmasıdır.
esas adı muhammed celaleddin olan bilinen adıyla mevlana'nın divan-ı şems-i tebrizi ile beraber en önemli eseri. en beğendiğim mısrası şudur: "kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür".
bu gerçekten çok anlamlı ve içinden ilginç tartışmalar çıkabilecek bir saptama. hemen akla david michael levin'in the hegemony of vision (görmenin hegemonyası) adlı kitabını getiriyor. kitap üzerine zamanında yazdığım bir makaleden bir bölüm aktarayım da birazcık bu saptamayı neden bu kadar sevdiğimi anlatmış olayım. görmenin duyma üzerindeki egemenliği batı metafiziğine sirayet etmiştir. theoria görmektir, teori yapmak ancak görmekle mümkün olur. bu tanrısal bakış ‘tümü’ görmeyi, bütünüyle kavramayı içerir. bu anlamda görmek hakikate giden temel uğraklardan birisidir. bu hal batı bilgisinin, en önemli yaşamsal belirti olan sese 'kulak vermemesinin' ve temelde sesi unutmuşluğunun farkındalığı ile ortaya çıkan bir anlama halidir. mevlana'nın mısrası içinde kulak hem konvansiyonel bir düzlemde göz ile aynı statüye çekilmekte, hem de görme denilen şey zaten tasavvufta başka türlü tanımlanan bir tür bilmeye yani ancak bir benlik transformasyonu ile mümkün olan bir tür hale işaret etmektedir.
paulo coelho'nun simyacıyı aparttığı kitaptır. uzun yıllardan beri biz dışında herkesin ayrıntısıyla inceleyip üzerine düşündüğü ve dolayısıyla pek çok elle tutulur fayda kazandığı ama bizim bir türlü okumayı dahi beceremediğimiz hazinedir. biz daha çok kütüphanedeki boşlukları doldurmak için kullanıyoruz.
mevlana mesnevi'sinde bir hikâye anlatır:
bir adam, dostunun kapısına gelip, kapısını çalar. içeriden gelen ses:
-kapıyı çalan da kim, diye sorar.
adam:
-ben'im, diye cevap verince, dostu:
-git, şimdi zamanı değil, sonra gel der.
-adam, kapıdan ayrılır ve bir yıl dostunun hasretiyle yanıp tutuşur. bir yılın sonunda dostunun kapısına tekrar gelir. reddedilme korkusuyla kapıyı çalar.
içeriden gelen ses:
-kim o, diye sorar. adam:
-sen'im, diye cevap verir.
dost, adamı içeri davet eder:
-mademki ben'sin, içeri gir. ev dar iki kişi sığmıyor, der.
kaçımızın sen' im diyebileceği, ruhunu birleştirebileceği bir dostu var? kaçımız ben'ini sen yapmayı başarabildi? işimiz hep ben'lerle. çok sevdiğimizi söylediğimiz halde sen'im diyemiyoruz sevdiğimize. ya sevgimizde bir problem var ya da ben'imizde. eğer sevdiğimizle sen olabilseydik, arada mesafeler olsa bile sen'imiz hep yakın olurdu. bu yüzden"gözden ırak olan gönülden de ırak olur"sözü, sen olamayan ben'ler için doğru olsa gerek. sen olmayı başarabilseydik maddi mesafelerin bir önemi olmaz, gözümüzden ıraklık, gönlümüzdeki ıraklığa engel olurdu.
biz ben'likleri ne zaman aşarsak sen'likler o kadar yanı başımızda olacak. "gerçek aşk" da bu olsa gerek. sen-ben değil, sevdiğimizle bir olmak.
ben'ini leylası ile sen yapan mecnun'a "adın ne?" diye sorduklarında, "leyla" diye cevap vermişti. mecnun'un karşısına bir gün leyla çıktığında, önce onu tanıyamamış, leyla olduğunu anladığında ise ona şunları söylemişti; "bir bütün idim ben leylâ ile. sense leylâ"yım diyorsun. sen leylâ isen eğer; beni yakmaya hayalin yeter, takatim yok sana kavuşmaya. varlığı olmayan bir zerreye aynadan ne fayda? canım gideli hayli zamandır, cismindeki bir başka candır; bir özge candır. sensin beni benden ayıran, uzaklaştıran. ben yokum, senin tecellin var. vuslatının ağır yükünü kaldıramam ki. önceleri sen vardın, şimdi ben yok oldum. manevi dünyamda dostum daima sensin. leyla öldüğünde ise mecnun'a "leyla ölmedi mi?" diye sorduklarında "hayır, ben leyla'yım" diye cevap vermişti.
hallac-ı mansur, allah'tan başka her şeyin batıl ve yalnız allah'ın hak olduğuna kesin kanaat getirince, "sen kimsin?" sorusuna muhatap olduğunda "ene'l-hakk" (ben hakk'ım) diye cevap vermiş ve bu cevap onun idamına sebep olmuştu. ben'ini sen yapmanın ne demek olduğunu bilmeyenler, kelime mânâsı; "ben hakk'ım" demek olan "enel-hak" sözünün hakîki mânâsının: "ben yokum, hakk var" demek olduğunu anlayamamışlar ve bu hakk aşığını idam etmişlerdi.
bir rivayete göre hallac-ı mansur'u darağacına astıkları vakit iblis yanına gelmiş ve "bir sen ene (ben) dedin, bir de ben (sen ene'l-hakk dedin, ben "ene hayrun minhu" [ben ondan hayırlıyım] dedim). nasıl oluyor da allah, bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime lânet yağdırıyor?" diye sormuş. hallâc-ı mansûr şu cevâbı vermiş: "sen "ene" dedin, kendini ortaya koydun, ben "ene" dedim, kendimi ortadan kovdum. benliği ortaya getirmenin kötü, benliği ortadan kaldırmanın ise iyi olduğunu bilesin, diye bana rahmet, sana lânet etti."
ene'l-hakk'ı bir başka şekilde ifade eden yunus emre de "beni bende deme ben bende değilem! bir ben vardır bende benden içeru"demiştir.
hakk'ı dost edinip ben'ini unutanlar bu birkaç örnekle sınırlı değil. şimdi soralım ben'imize, sen'im diyebileceğimiz bir dostu bulmayı başardık mı? birinin sen'im diyebileceği kadar dost olabildik mi?
kalplerimiz çok genişti. içini hep ben'lerle doldurduk. sanki ben'ler kalplerimizi daha da genişletti. kalplerimiz genişledi genişlemesine ama içinde o kadar çok ben vardı ki sen'lere yer kalmadı. kalplerimizi ben'lerden sen'lere açmayı başaramadık. bunu başarmanın belki de tek yolu vardı" ben'i öldürmek. ben'i öldürmek kolay kolay olacak bir şey değildi. ben'e sen dedirtebilmek için ben'in iyi bir terbiyeye ihtiyacı vardı. ben terbiye olmazsa sen'i bulmak mümkün olmazdı. bu terbiye de sevgi ve aşk ile olurdu.
ben'imizi terbiye etmek için uğraştık mı? böyle bir amacımız oldu mu?..
muhyiddin ihyâ efendi, "rabbim, sen beni bana verdin,/ ben de kendimi sana veriyorum" diyor. bizi, bize veren o'na ben'imizi verebildik mi? "kendimi arıyorum, gören var mı?"diyecek kadar ben'ini o'na veren ve o'nunla sen olabilen erzurumlu ibrahim hakkı, o'ndan gelen her şeye razı olduğunu şu dizeleriyle bildiriyor:
hoştur bana senden gelen,
ya gonca gül, yahut diken
ya hayattır yahut kefen,
nârın da hoş, nurun da hoş,
kahrın da hoş, lütfun da hoş.
gelse celalinden cefa
yahut cemalinden vefa
ikisi de cana safa
nârın da hoş, nurun da hoş,
kahrın da hoş lütfun da hoş...
ne mutlu sen'ini bulabilene.
elif şafak'ın araf adlı romanı mesneviden bir alıntıyla başlar.
bir hakim dedi ki: yazıda bir kargayla bir leyleğin beraber uçtuğunu, beraber yemlendiğini gördüm. şaşırdım-kaldım; derken aralarındaki birlik nedir, onu bulayım diye hallerine dikkat ettim.
şaşkın bir halde yaklaştım. baktım, gördüm ki ikisi de topaldı.
"bir kuşun, kendi cinsinden olmayan bir kuşla uçmasının, yayılmasının sebebi"
mevlanaya ait olan bir eserdir.
mevlana müzesindeki en eski nüshasına göre 25.618 beyittir.
fakat mesnevi nüshaları zaman zaman yazıldıkça beyit sayıları artıp eksilmiştir. mesela, mevlevi şairlerinden eflaki ahmed dede mesnevinin 26.660 beyitten oluştuğunu; yine mevlevi şairlerinden esrar dede ise mesnevinin kur'an-ı kerimdeki besmele, fatiha, bakara suresinin harf sayısı kadar yani 25.639 beyit olduğunu kaydetmiştir. aşağı yukarı bu sayıya yakın bir beyittedir.
6 ciltten oluşur.
mevlana, mesnevinin her cildine bir dibace * ile başlamıştır. bu dibaceler arapçadır fakat asıl metni farsçadır. bu dibacelerde mevlana bütün samimiyetiyle allah'a övgüde bulunur; mesneviyi tarif eder.
birinci cildin dicabesi şöyledir:
‘ şüphe yok ki, mesnevi gönüllere şifadır, hüzünleri giderir. kuran-ı kerimi apaçık bir hale koyar. rızıkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleştirir. mesnevi şanları yüce, özleri hayırlı katiplerin elleriyle yazılmıştır. temiz kişilerden başkalarının dokunmasına müsaade etmezler.’
ikinci cildin dicabesinde:
‘birisi bana aşıklık nedir? diye sordu. dedim ki benim gibi olursan bilirsin.
aşk ve muhabbet hak’kın sıfatıdır ve hakikatte muhabbet hak’kın olup, kula nispeti mecazidir. yani aşk kullara evvela haktan gelir. sonra kulda zuhur eder.’
üçüncü cildin dibacesinde:
‘nefsin heva ve hevesinden uyan.istirahatine düşkün olan, bir şeyden çabuk usanıp vazgeçen, kendisinden emin olmayan, zahmetlere katlanmayan, yalnız dünya geçimine düşen kişi ilme kavuşamaz. allahın ihsanına şükredip taktir ettiğini yüce bilip, nefsin aşağılık hazlarından, kendisini beğenmekten, tanrıya sığınan kişi ilme kavuşur’
dördüncü cildin dibacesinde:
‘bu faydası en ulu olan güzel konağa dördüncü göçtür. gök gürleyince bahçeler nasıl sevinir, güzel bir uykuyla gözler nasıl uzlaşırsa, bu dördüncü cildi görünce, ariflarin gönülleride öyle sevinir, öyle neşelenir. ruhların huzuru bedenlerin şifası bu dördüncü göçtedir.’
beşinci ciltte ise:
‘şeriat muma benzer, yol gösterir. fakat mumu ele almakla yol aşılmış olmaz. yola düzeldin mi o gidişin tarikattir.maksadına ulaştı mı o da hakikat. bunun için hakikatler meydana çıksaydı, şeriatlar, yollar batıl olurdu.
nitekim bakır altın olursa, yahut da aslında altındır; artık onun için kimya bilgisine hacet kalır. kendisini kimyaya sürtmeye ne hacet var? kimya bilgisi şeraittir, kimyaya sürtünmek de tarikat.’
altıncı ciltte:
‘mesnevinin manevi delil ve beyanlarının altıncı cildi olan bu kitap vehim, şüphe, tereddüt karanlıklarını aydınlatan bir cerağdır. be cerağı hayvani duygu ile görüp anlamaya kimsen kudreti yoktur.’ buyurulmakta ve ‘sır ancak, sırrı bilenle eşittir. sır, onu inkar eden kişinin kulağına söylenmez’ diyerek son cilde başlamıştır.
15. yüzyılda yaşamış muini adlı şairin mesnevi-i muradiye ismiyle ilk kez türkçeye çevrilen kitaptır. yani 15. yüzyıla gelininceye kadar (mesnevi 13. yüzyılda yazıldığına göre) iki yüz yıl kimse bu eseri türkçeye çevirmemiştir. bu da bana ilginç gelmiştir.