|
|
- edebiyat'ın sanatın ülkemizde en çoşkun icra edildiği şehir olması bakımından istanbul sahip olduğu martı popülasyonunu edebiyatın, sanatın çarçabuk gelişmesinde yardımcı olmak üzere sanat ve edebiyatla uğraşan elit tabakaya sunmuştur. eğer elit sanatçı ve edebiyatçılarımız birecikte bir sanat ve edebiyat yelpazesi yaratıp türkiye'ye yaymak isteselerdi martı'nın yerini kelaynak kuşları alacaktı. bundan da çıkarabileceğimiz edebiyatın ve santın iş görebilmesi için sanatçı ve edebiyatçının yanında bir kuş türüne ihtiyacı vardır. dünyanın her yerinde bu böyle. son olarak bir cenent kuşu temalı aborjin şiiriyle veda etmek istiyorum
tüyleri rengarenk, alımlı,
gökkuşağı kıskanır seni
ey kuşların kralı
cennet kuşu
bizim robert'a selam söyle
bumarangımı geri getirsin
getirmezse bizim dingoyu
salacağım üstüne cenent kuşu
- muhteşemliği birbirlerine bu kadar zıt şeyleri bir araya getirebilmesinde saklıdır.
edebiyat ve sanatın ne kadar süper, çılgın, deli, şahane şeyler olduklarını hepimiz zaten biliyoruz. bunlardan bahsetmeye bile gerek görmüyorum açıkçası. peki ya martı? martı pistir. martı terbiyesizdir. martı iğrençtir. martı salaktır yahu.
hepiniz bilirsiniz. bu martılar gün içinde açık mekanlara park ettiğimiz arabalarımızın üstüne sıçarlar. bazen bize bile sıçarlar. ayakkabının içine sıçtıkları bile görülmüştür. götünü bile tutamayan zibidi hayvanlardır. küçük hesapların peşinde koşarlar. istanbul'da hangi vapura binseniz, mutlaka arkasında koşan yüzlerce martı vardır. 2 lokma simit için yapmayacakları seviyesizlik, izbelik yok bu terbiyesizlerin. salaklar da.. sürekli naylon poşetlere, kutu kola ambalaj lastiklerine falan takılıp, kendi kendilerini bağlıyorlar. ölüyorlar sonra da.
çok da pis hayvanlar bunlar. ne güzel beyaz tüyleri var, adeta soğuk bir kış gününe, gofret yiyemeyen bir küçük kızın gözlerinden akan isyankar göz yaşları gibi yavaş yavaş yağan karın beyazı... lan noluyo amına koyim ne diyorum ben? görüyor musunuz işte bu muhteşem üçgen beni bile bir anda içine aldı. ama engin tecrübelerim ve magandalığımın bana kazandırdığı üstün güçle bir anda sıyırıverdim kendimi bu durumdan. ne diyordum? pis değil mi bu hayvanlar? evet çok pisler. ne güzel beyaz tüyleri var ama denyolar bütün gün pis suyun, bokun, arıtma kanalının içindeler. sonra da karabatak gibi bok karası oluyorlar.
neresinden tutsan bir sik etmeyen, beceriksiz, ezik hayvanlardır martılar. ama işte bu, serbest bıraksan iç açıları belki de 720 derece edecek, ama sadece kurallara olan saygısından ötürü, tevazu gösterip 180 derece ile yetinen bu büyük üçgen; martıyı bile sanatın, edebiyatın yanına sırıtmadan yerleştirebiliyor. muazzam bir şey, akıl alır gibi değil.
- (bkz: bir martı kanadına yansımış o soyut imge)
- çok da duygu yüklü olmayan martılara duygu yüklenme çabası içinde kıvrılan her an yamuklaşabilecek üçgen.
acı gerçek: martılar kutuplarda yavru ya da ölmek üzere olan penguenleri yer.
- ığğ vahşi şey. hiç de romantik değil!
- bu üçgenin martı köşesi yeşil başlı gövel ördeke özenmektedir.
- ılık bir nisan akşamı burgaz ada'daki sex and drugs and rock'n roll adlı salaş balıkçı meyhanesinin terasında, nihansın dideden eşliğinde hafifden demleniyor ve 0,50 dinlendirici gözlüğümle sait faik okuyorkene; tepemden geçen edepsiz bir martının haydari'nin üstüne sıçmasıyla artık ahengini yitrmiş olduğuna inandığım bir kavram.
cidden düşünüyorum da, artık bu üçgenden martının çıkarılıp, edebiyat ve sanat'ın düzlemde iki paralel doğru'ya dönüştürülmesi gerekiyor çünkü martıların duygusallık ile uzaktan yakından alakası yok.
düşünün bir kere; alfred hitchcock'un the birds filminde katil rolünde gördüğümüz, bülent üstün karikatürlerinde bitirim şarapçı şeklinde resmedilmiş, yine bir çok hikayede fırlama tasviriyle vücut bulmuş ve kendinden ufak birçok kuşun yuvasını bozup yavrularını yiyen bu piç martıların duygusallıkla pek ilgisi olduğu söylenemez.
sen vapurda gidiyorken, martıya simit atıyorsun misal. ne kadar duygusal değil mi? şimdi ağlicam amına koyim.
önceden genelde deniz kıyısında bulunuyorlarmış falan, otantik ortam der durulurdu ama hadi bizim karşı damı da geçtim (duygusallık damda geziyor), artık anadolu'nun her kentinde martılara rastlamak mümkün. kırşehir ve çanak antendeki martı silueti; suppeer emotion...
martılar sadece basit birer şahittirler; vapurda kız arkadaşını kaçamak ellemeye çalışırken seni gören, sahildeki kardeşler çay bahçesinde ince belli bardakta beş şekerli çay içiyorken yanıbaşına konan veyahut burgaz ada'da efkar dağıtayım derken haydari'nin orta yerine sıçıp ona omlet havası katan.
eğer edebiyatta duygusal bir hava yakalanmak istiyorsa yüreği pır pır atan ne bileyim bir serçe, bir saka, bir yalıçapkını ya da bir çavuşkuşu gibi daha tıknaz, gariban ve yetim tipli, korunmaya muhtaç karakter sahibi kuşlar seçilmeli; buna bağlı olarak duygusallık damla damla değil, adeta coşkun bir sel havasında okuyucuya yansıtılmalıdır.
- martı'nın edebiyat ve sanatla arasını yapan denizdir. denizin hatırınadır bunca sık anılması. hatta kuş olmasına rağmen çok az gökyüzü ile ilişkilendirilir olması da... denize bakınca, o mavilikte görünen, hareketli ve karmaşık beyaz.... velhasıl martı denizin yüzsuyu hürmetine aramızdadır.
- bir martıyı ağlattın işte
bir çocuk garanti intihar eder artık
kütür kütür küfrediyor gece imanıma
bir yaprak kırılıp suya düşüyor
su yaralanıyor su kanıyor şelale!
ah nasıl titredim tensiz
bir piyanist büküldü sanki
kesişen ayrışık doğrular gibi
çarpışıverdim yüzünle. yüzün
öyle düzgün suna bir elyazısı
yüzün yüzüme aksedince
yüzün ayna alnımda
yüzün uzun hüzünlü bir alınyazısı!
bitmemiş bir ömrün yalanısın
sen: kabuslarımın tabiri
çocukluğumun arta kalanısın!
öldüreceğim kendimi dudaklarınla
dudakların etle, şehvetle seferber
sen! bana inen son kutsal kitap
son fakir yatır
son aciz peygamber!
bir martıyı ağlattın işte
bir çocuk garanti intihar eder artık
sorun martıyı kimin nasıl kullandığıyla ilgili olabilir. belki. bu belkinin riskini üzerimizde taşımamamız, şiiri, yazıyı her an bir martı pisliğine bulamamamız için sanatçılara martı kullanma ehliyeti verilmeli belki de. kendini kanıtlamış, "tamam bu adam martıyı alır, babalar gibi de kullanır" diyebileceğimiz sanatçılara verelim bu ehliyeti. baktık kötü kullanıyor, martıyı pis işlerine alet etmeye başladı, puanından düşer, puanı çok düşen sanatçıdan da alırız geriye. o değil de, sizin hiç martınız öldü mü? benim bi kere öldü, bütün kara parçaları kör oldular, elbette afrika dahil.
|